Anne Olma Deneyimi ve Kadın Kimliği / Dr. Serra Dinç

“Anne olma deneyimi” deyince ne anlamalıyız? Bu süreci farklı kılan nedenler üzerine neler söylenebilir?
Anne olmak öncelikle biyolojik bir süreçtir. Ancak bununla beraber her ne kadar doğal bir süreç gibi gözükse de yaşam döngüsü içerisinde kadının yaşadığı fiziksel, psikolojik ve toplumsal değişimlerden ötürü bir kriz şeklinde de ortaya çıkabilmektedir. Annelik bir kadının şimdiye dek doğup büyüdüğü topraklardan ayrılıp yeni bir ülkeye göç etme hali olarak da tanımlanabilir. Dolayısıyla kişinin anne olana kadar yaşadığı deneyimlerin, içinde bulunduğu hikâyenin artık değiştiği söylenebilir. Bu değişim toplum tarafından kadının çocuğunu kucağına alır almaz anneliği içselleştirmesi, kendisini çok mutlu hissetmesi, çocukla beraber karşılaştığı her bir değişimi sorunsuz bir şekilde kucaklaması şeklinde zannedilmektedir. Elbette ki ilk defa anne olma süreci bir kadın için çocuğu ile kurduğu bağ ve koşulsuz sevgi dolayısıyla kendisini iyi hissetmesine yol açmaktadır. Ancak bunlarla beraber annelik farklı boyutlarından dolayı kadının yeni hikâyesinde zorluklara da yol açabilmektedir. Annelik kişinin yaşamında bedensel değişikliklerden ötürü fiziksel, sosyal bir varlık olup yaşamda bulunmasından ötürü sosyal, yeni bir kimliğe geçtiği için kişisel ve her yeni kimlikle kişinin dünyayı, çevresini ve kendisini yeniden tanımladığı için manevi etkiler oluşturmaktadır. Bu sebeple bir kadın anne olduğunda kendi kimliğini yeniden inşa etmektedir. Kişinin yaşamında yeni sorumlulukların olması, günlük yaşama, ilişkilere, kendi ebeveyni ile olan ilişkilere dair tetiklenmeler yaşanabilir. Bu sebeple anne olmak; bir bebeğe bakmak, fiziksel ve psikolojik olarak büyütmenin ötesinde çok boyutlu bir durumdur.
Anne olmanın zorlukları adına neler söylenebilir? Yaptığınız çalışmada anneliğe uyum sağlayamama sebepleri ya da anne olmayı zorlaştıran faktörler olarak neler dikkatimizi çekiyor?
Benim çalışmamdaki anneler, annelik kimliğine geçiş sürecinde yaşamlarında oluşan zorlukları dile getirdiklerinde, annelik rolleri dışındaki diğer rollerinin annelik rolüyle birlikte değerlendirilerek ayrıştırılmadığını, dolayısıyla annelik rolünü çok daha zor bir şekilde gerçekleştirmek durumunda kaldıklarını ifade etmişlerdir. Bir diğer deyişle rollerin iç içe girdiğini söyleyebiliriz. Kadınlar toplum içerisinde yer alırken erkeklerden farklı olarak çocuklarına bakım verme, şefkatli ve becerikli olma, ev içi sorumlulukları alma gibi beklentilerle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bir kadının çocukluğundan itibaren kendisinden beklenen görev ve sorumlulukların anne olduktan sonra da beklenmeye devam edilmesi hatta kadınların anne olduktan sonra annelik rolleri ve hâlihazırda devam eden sorumlulukların bir görülmesi kadınların anneliğe uyum sağlamasını zorlaştırmaktadır.
Bunun dışında bir kadının anne olmasını zorlaştıran temel sebep toplumun anneliğe dair beklentileri ve olumsuz söylemleridir. Toplumda, edebiyatta, medyada uzmanların gözünde oluşan bir mükemmel annelik söylemi bulunmaktadır. Bir annenin hata yapmaksızın, anne olduktan sonra hem anneliği en iyi şekilde gerçekleştirmeleri hem de annelik öncesi yaşamlarındaki süreçleri devam ettirmeleri gerektiği dayatılmaktadır. Bu durum anne olmayı zorlaştıran süreçlerin başında gelmektedir. Çocuk yetiştirme rolünün sadece anneye yüklenmesi, suçluluğa yol açan annelik söylemleri, kadının kendisini anneliğe adaması gerektiğine dair söylemler, annelerin nasıl bakım verirlerse versinler eleştiri almaları, toplumun bebek bakımına dair beklentileri de anne olmayı zorlaştırmaktadır. Eleştiri oklarının sadece sorun oluştuğunda değil, toplumun ve sosyal çevrenin bir çocuğun davranış biçimine dair kendi normlarına uymaması sonucunda da yine anneye yöneldiği ortaya çıkmıştır. Çünkü toplumun bir bebeğin fiziksel ve psikolojik bakımına dair kalıplaşmış beklentileri vardır. Bu beklentileri bir annenin karşılamadığını gören toplum çok rahatlıkla annenin yaşamına müdahil olabilmekte, eleştirip suçlayabilmektedir. Dolayısıyla annelerin yaşamlarında oluşan yeni görevler ve fiziksel çaba değil, tamamen toplumdan ve çevreden gelen olumsuz söylemlerden kaynaklanmaktadır.
Zorlukların toplumsal normlar ve cinsiyet rollerine bağlı toplumsal boyutu göz önünde bulundurulursa anneyi neler beklemektedir?
Kadınların annelik yolculuğuna çıktıkları süreçte, içselleştirilmiş toplumsal annelik söylemlerinin de etkisiyle nasıl bir anne olacakları, yeni hayatlarında nelerin değiştiği, değişeceği, neleri yapıp yapmayacakları, nelerle karşılaşacakları üzerine kaygıları, hüzünleri, yetersizlik ve suçluluk düşünceleri söz konusu olabilmektedir. Annelik kavramı hem öznel bir deneyim hem de kamusal alanda yaşanan ve gözlenen bir durumdur. Kadınların annelik kimliğine geçişleri sadece bireysel değil, kültürel ve sosyal şekilde de oluşmaktadır, bu da toplumun beklentisine göre bir yaşam oluşturmaya götürür. Bir kadın gebeliğinin başlangıcından itibaren çeşitli uzmanlar ve toplum otoriteleri tarafından nasıl hissetmesi gerektiği, ne yapması gerektiği üzerine birçok söylem ve beklentilerle karşılaşır. Bu beklentileri oluşturan toplumsal cinsiyet ve kültürel konumlar, kadınlar tarafından içselleştirilmektedir. Buradaki kültür, aslında dünya genelinde anneliğe dair oluşan kültürün ve toplumsal söylemlerin, küreselleşmenin yerel kültürün şekil değiştirmesine sebep olmasıyla oluşan kültürdür. İçselleştirme sonucu kadınlar, toplumun beklentisine uyumlu bir şekilde, bebeklerinin bakımının sorumluluğunu tamamen kendilerinin alması gerektiğini kabul etmektedirler. Yeterli annelik için beklenen sorumlulukları yerine getiremediklerinde de suçluluk hisleri oluşur. Dolayısıyla bir kadının çocuğunu emzirip mama vermemesi gerektiği, ağlatmaması gerektiği, sadece annenin bakım vermesi gerektiği, kendini feda ederek bireysel vakit geçirmemesi, çalışmaması gerektiği gibi annelik mitlerinden ötürü ne yaparlarsa yapsınlar kendilerinin yetersiz, suçlu ve her şeyden sorumlu olduklarını düşünür, kaygı ve hüzün yaşarlar.
Kişinin kimliği, kendi gelişiminin yanı sıra tarih, kültürel ve kurumsal normlar ile kişilerin birbirlerine yaptığı katkılarla oluşur. Annelik kimliğine geçiş süreci de bir kadının kendi kendine zaman içerisinde oluşturacağı bir rol kazanımı değildir. Dünya var olduğundan beri annelik rolü olduğuna göre, kişinin içinde bulunduğu topraklardaki annelik sürecinin, kültürel söylemlerin kişinin anneliğine etkisi yadsınamaz. Çok küçük yaşlardan itibaren, büyüdüğünde anne olacağını duymayla, babanın işe gittiği, bebeğe sadece annenin baktığı oyunlarla, fedakâr anneliğin güzellemesinin yapıldığı reklamlar, şiirler, romanlar, filmler ve hatta bilimsel yayınlarla büyüyen kız çocukları anneliği adanması gereken bir kimliğe yerleştirmektedirler. Gebelikle beraber, bebeğini kucağına alır almaz tüm acıların yok olacağını, içinde bir anda bir sevgi oluşacağını, hiç yorulmadan mutlu, huzurlu ve kolay bir şekilde çocuk büyüteceğini zanneden kadınlar, tüm bunları içselleştirmektedirler. Bir anda bir canlının sorumluluğunun hepsinin desteksiz bir şekilde alınması, yıllardır alıştıkları bireysel ve sosyal yaşamlarının sekteye uğramasına sebep olmaktadır. Yıllar içerisinde çevrelerinden, medyadan, çocuklarının sağlıklı bir zihinsel ve psikolojik durumda olması için okudukları kitaplardan, her zaman anne odaklı, annelerin kendilerini adamaları gerektiğine dair söylemleri duymaları ve okumalarının etkisiyle, öznel gerçekliği değil; toplum, tarih ve global kültürün etkisiyle sosyal kimliğin gerçekliğini kullanmaktadırlar. Bu durum da ilişkilerinin bozulmasına ve duygu ve düşüncelerinin dalgalanmasına etki edebilmektedir.
Anne olma deneyimi ve kadın kimliği bir arada değerlendirilirse narrative terapi nasıl bir çıkış yolu ya da katkı sağlayabilir? Kastedilen terapi aslında kişiye özel / öznel yaklaşımları mı içerir? Her annenin hikâyesi farklı ise nasıl bir yol izlenmelidir?
Narrative terapi herkesin yaşamının biricik olduğunu, belirli tanılar ve etiketlerden ziyade yaşanılan sorunun sosyokültürel ve toplumsal alt yapısını da gözler önüne sererek kişiyi yaşadığı sorunlardan dolayı suçlu hissettirmeyen bir postmodern yaklaşım. Herkesin yaşadığı zorluk ne olursa olsun mutlaka o zorluk içerisinde başedebildiği, ona iyi gelen anlar vardır. Sadece sırf zorluklara odaklanıldığında kişi bunu fark etmeyebilir. Narrative terapinin yaptıklarından biri de aslında zorluk içinde yaşadığı bireysel hikâyenin içinde ona iyi gelen alternatif anlara yoğunlaşma ve bunu arttırmaya çalışmasıdır. Baskın olan olumsuz hikâyenin, mesela annelerin doğum sonrası yaşadığı kaygı ve depresif duyguların kendisinden değil, toplumun olumsuz beklentilerinden kaynaklandığını kişiye fark ettirir. Ardından tüm bunlarla baş edebildiği, örneğin bebeği ile sosyal yaşama katıldığı, ona söylenenleri dikkate almadan kendi yolunu çizebildiği nadir de olsa anlara odaklanıp kişiyi güçlendirir. Dış sesleri yok edip kendi iç seslerine odaklanmaları sağlanır. Yani Narrative Terapi kişinin kendi yaşamına özgü yollar bulur. Sadece sorunları değil, sorunu yaşarken bile onda kalan umudu fark ettirir. Bunun dışında onun gibi benzer durumlardan geçmiş kişilerin öyküleri ve nasıl baş ettikleri konuşulur. Örneğin başka kadınların bebekleri ile kurdukları bağlar, maneviyata dayanmaları gibi baş etme mekanizmalarını duyarak kendileri de bununla bağ kurabilirler. Bu sebeple kadınlar her ne zorluk yaşarlarsa yaşasınlar benzer öyküyü yaşamış ama baş etmiş kişilerle bağ kurarak kendi zorlukları içinde problemin yaşamlarına daha az uğradığı dönemlerde neler yaptıklarını, nasıl düşündüklerini fark edip bunları arttırabilirler. Her olumsuz öykünün içinde bile herkese iyi gelen başardığı, çabaladığı anlar vardır. Bunu görebilmek çok değerli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.