Anadolu İrfanı, Bizim Yaşam Tarzımızdır… / Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan

Sayın Bakanım, Bakanlık olarak kültürel zenginliğimiz ve çeşitliliğimizin evrensel kültüre katkı sağlayacak şekilde korunarak geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması anlamında yurtiçi ve yurtdışı ciddi çalışmalarınız olduğu biliniyor. Dünya kültür mirası adına Türk ve İslâm kültürünü temsil noktasında gerek kültür varlıkları gerekse entelektüel ve irfanî birikim bakımından temsil ettiğimiz değerler adına nerede duruyoruz? Kısacası, yurtiçi ve yurtdışı kültür endüstrisinde nerelerdeyiz? Çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
Kültür dediğimiz kavram, toplum hayatıyla alâkalı bir şeydir. Toplumların yaşadığı yer de şehirlerdir. Şehirler; toprağı, suyu, havası, güneşi, oradaki yeraltı kaynakları ile hayatımızı şekillendiren, etkileyen, bize fırsat sunan ve mücadele ettiğimiz, maddi kültürümüzü geliştirdiğimiz mekânların adıdır. Orada somut yapılar; ecdadımızın, geçmiş insanların biriktirdikleri ve geliştirdikleri; yemesi, içmesi, dili, müziği, hepsi bizim değerimizdir. Kültür denilen şey şehirlerde ve toplum içerisinde vardır. Biz kültürel varlıklarımızı hangi vilayette olursa olsun gerçekten koruyup ona günümüzden bir anlam aktardığımızda, bir yönüyle Anadolu irfanını, bir yönüyle şehirlerin kültürünü, öteki tarafıyla imanımızla, inancımızla da bütünleşik bir tabloyu zaten bulacağız. Dolayısıyla kültür deyince, kültürün alt başlıklarındaki bütün disiplinlerde kendimize ait öz değerlerimizi bütün yalınlığıyla, bütün güzelliğiyle anlama gayretimiz, aynı zamanda Anadolu irfanını anlama gayretimiz olarak da ortaya çıkacaktır. Eğer bunu doğru okumazsak, dinî öğretileri ayrı olarak anlamaya, kültürümüzü de ondan ayrıştırıp başka bir şekilde anlamaya çalıştığımızda bir şeyi ıskalamış oluruz: Anadolu’nun irfanı, Anadolu’nun kültürü, Anadolu’nun yaşam tarzı inancımızla, yaşam kültürümüzle çok iç içedir ve bu yüzyıllar içerisinde böyle olagelmiştir. Şehirlerimizdeki kültürü dışlarsak, o zaman hem duygumuzdan ve köklerimizden kopmuş hem de yaşam kültürümüzden ve inancımızdan uzaklaşmış oluruz.
Anadolu irfanı dediğimiz şey bizim yaşam tarzımızdır. Bu yaşam tarzı da yemesiyle, içmesiyle, mimarisiyle, oturup kalkmasıyla, adab-ı muaşeretiyle İslam’dan etkilenerek kendisini olgunlaştırmış zaten. Bazen bilim ve ilimle bir şeylere ulaşmak istersiniz, ama yaşam tarzını öğrenmeniz de gerekir. Kur’an ana kaynak olarak bize İslâm’ı öğretiyor, ama Hazreti Peygamber (s.a.v.), kendi hayatında yaşayarak gösteren ve aktaran bir eğitmen, bir insanlık rehberi, bize bir yaşam tarzı öğretiyor. Onun öğretilerine yaşam kültürü diyebiliriz. Anadolu irfanı buradan beslenmiştir. Geleneksel olarak bize kalmış olan yaşam tarzımızın da kökenine baktığımızda, o da inancımızla ve imanımızla paraleldir.
Dolayısıyla Anadolu kültürü, Anadolu irfanı, Anadolu’nun yaşam tarzı bu anlamda önemlidir. Bu kültürü yaşatmaya yönelik, dilinden şiirlerine, edebiyatından masallarına, ne varsa koruyabileceğimiz sürece ikisini birlikte yürütmüş oluruz. Tabii, İslâmi bilgiler başlığı altında işi anlamak, kavramak başka bir konu; kültürle, irfanla bütünleştirdiğiniz andan itibaren o, bir bilgiye dayanan ama sonuçta bir yaşam tarzını anlatma gayretidir.
Mevlana Hazretleri aslında, gelenekten kopmadan “geleceğe dair de yeni bir şeyler söylemeli” düsturunu buyuruyor. Bazıları farkındalık oluşturmak adına geçmişin üstünü örterek yeni bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyorlar. Bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz?
İnsanların, Anadolu’dan büyük şehirlere geldiğinde, hangi duyguda olursa olsun, kendi kültürünü bir horlama eğilimine girdiklerini fark ediyorum. Bunun sebebi kendi değerlerinin üzerine sanatsal bir yaklaşımla, onu daha iyi anlatacak, aktaracak bir performansı göstermedikleri içindir. Yani fındık üretiyor, fındığı nasıl daha iyi paketleyip satacağını düşünmüyor. Bir müziği daha iyi geliştirecekken bunu yapmıyor veya mimarisini daha da geliştirmeye gayret etmiyor. Modada olsun, gastronomide olsun, tasarımına bir gayret göstermiyor. Bir müddet sonra alıştığını kendi kendine küçümsüyor, dışarıdaki her geliştirilmiş işi de olduğu gibi devşirmeye çalışıyor.
Bunu yaparken hangi duygu adına yapıyorsa yanlış yapıyor. Kalıp kendi memleketinde kendi değerlerinin üzerine bir katma değer kurma düşüncesinden uzaksa, bu Batı’dan, Doğu’dan, Kuzey’den, Güney’den gelsin, nereden geliyorsa gelsin, gelebilir. Genelde kendi kültürünün, kendi değerlerinin üzerine değer katmadan uzak, hazır bir şeyi tüketme eğiliminde oluyorlar.
Bu bir fikir, tercüme eser, araba, müzik, tasarım, kıyafet veya bir yemek olabilir. Bu hazırcı yaklaşım bizim düşmanımızdır. Sanat dediğimiz şey proaktiftir, kökeninden onun üzerine bir şeyler koymaktır.
Ülkemizin uluslararası platformda tanınırlığının ve görünürlüğünün arttırılmasında turizmin rolü çok büyük ve bu durum bazı şeylerle bire bir yüzleşmemizi de sağlıyor. Bu çerçevede, turizm sektöründe ülkemizin rekabet gücünün, pazar payının ve marka değerinin arttırılmasının üst düzeyde önemsendiğini, üzerinde çokça çalışıldığını biliyoruz. Bu işin hiç şüphesiz bir eğitim boyutu da var. Güzel gelişmeler adına neler söyleyebilirsiniz?
Ülkemizde hem tatil turizmi hem de kültür turizmi var. Tatil turizmi için tercih edilen yerler belli. Antalya ve Ege sahillerine gelen turistlerimiz genellikle tatile geliyorlar. Oralarda onları denizle, kumla, güneşle karşılıyoruz ve zengin mutfağımızla insanları mutlu ediyoruz. Türkiye’de bu anlamda ciddi bir marka oluştu. Öte yandan kültür turizmi var; bunun da baş aktörü İstanbul ve ondan sonra kültür şehirlerimizin hepsine de belli oranda turistler geliyor. İç turizm de dâhil, birçok turisti buralarda ağırlıyoruz. Buralara gelen insanlar tarihî mekânlarımızdan başlayarak bizi yakından görüyor, anlıyor, yemeğimizi tadıyor, müziğimizle muhatap oluyorlar. Misafirperverliğimizi, tevazumuzu, paylaşımcılığımızı hissediyorlar. Dünyanın 152 ülkesinde Türk sinemasının, dizilerinin izleniyor olmasını sorguladığımızda, arkasında vicdani ve insani duyguların güçlü olduğu cevabını alıyoruz. Sonuçta, o da Anadolu irfanının bir yansımasıdır. Son dönemlerde yapılan televizyon dizileri ve filmleri tarihimizle bizi buluşturan, kaynaştıran ve bu değerlerin yurtdışında yayılmasına da vesile olan güzel zeminler oluşturdu. Bu açıdan baktığımızda da pozitif işler yapıldığını söyleyebiliriz.
Sinema sektörünün ve tiyatronun geliştirilmesi ve güçlendirilmesi, sanatın ve sanatçının korunması ve sanat sevgisinin yayılması için neler yapılmakta, neler yapılabilir?
Güzel sanatlar destanlarımıza, masallarımıza, hikâyelerimize tiyatro olarak, müzik olarak, sinema olarak ne kadar yenilik katar ve onları yayarsa kültürümüze de o kadar hizmet etmiş olur. Elbette, buna çağdaş yorumlar da ekleniyor, eklenecektir. Bu anlamda çok şey söylenebilir, eksiklikler de anlatılabilir; ama pozitif baktığımızda, özellikle TRT’nin yaptığı dizilerin çok etkili olduğunu biliyoruz. Yani tarih filmleri, son dönemde hem Osmanlı’yı hem yakın tarihi hem Selçuklu tarihini anlatan filmler toplumda bir tarih şuurunun, tarih dersinin ciddi işlendiği izlenimini veriyor. Bunu görüyoruz, hissediyoruz.
Temsil ettiğimiz değerlerle durduğumuz yer arasında her zaman bir şekilde güncellik sorunu oluyor. Modern hayat ve hızlı akan teknoloji bizi sürekli yenilemeye zorlar, üstelik bazı konuları güncel kodlarla ifade etmek büyük bir yetkinlik ve maharet de ister. Bulunduğunuz görev ve bireysel duruşunuz bu konuda size neler düşündürüyor?
Anadolu’nun bir irfanı ve İslami değerleri vardır. En önemli değerlerin birincisi tevazu, ikincisi paylaşmaktır. Eğer bu toplum, hangi işi yaparsa yapsın, tevazusunu koruyorsa, yukarıdan bakmıyorsa, kibirli davranmıyorsa, bencillik yapmıyorsa ve hayatı paylaşıyorsa, zenginiyle, fakiriyle, ailesiyle bunu başarabiliyorsa, Anadolu irfanını devam ettiriyor demektir. Anadolu irfanını devam ettirirken tarihî sokaklarda, mekânlarda bunu yapmaya devam ediyor olması da kabuldür; yeni, modern hayatın bize sunduğu şehirlerin içerisinde yine hayatı paylaşarak bunları yapıyor olması da kabuldür. Dolayısıyla hayat değişiyor, malzemeler değişiyor, enstrümanlar değişiyor; ama değişmeyen şey insanın ruhundaki insanlık duygusudur. İslâm felsefesi barış felsefesidir. İnsanın barışı vicdanıyladır, vicdanının sesiyledir. Çünkü Cenab-ı Allah, insana iyiliği de ilham etmiştir, kötülüğü de. Hacıbektaş, “Aslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda.” diyor. Ceylan, vicdanımızdaki iyiliği temsil ediyor, aslansa bedenimizin hırslarını temsil ediyor. Cenab-ı Allah herkesin içine vicdanı koydu. Yunus diyor ya, “İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” Ne demek bu? İlim, sana vicdanının sesini, kendini bilmeyi öğretiyor. Kendin dediği kalbin, kalbinin sesi. “Sen kendini bilmezsen, kalbinin sesini duymayı öğrenmediysen, bu nice okumaktır? O okuduğunun da bir kıymeti yoktur.” diyor. Anadolu irfanı ilhamını ve gücünü kitaptan alır; insana vicdanının sesini dinlemeyi öğretir.
Dünyada Türkiye’ye doğru bir yöneliş var. Aslında dünyada İslâm’a doğru bir yöneliş var ve Türkiye burada başat rol oynuyor. Bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz?
Bütün toplumlarda sosyolojik bir analiz yaptım diyemem, ama doğru olan bir şey var ki dünyanın her yerinde insanoğlu vicdan arıyor. Herkes kendini arıyor. Herkes tabiatında iyilik arıyor. Nerede bir iyilik var, oraya yanaşıyor. İnsanın dünya mücadelesi bir iyilik arama mücadelesidir. Bunu güçlü bir şekilde kim verirse onun yanındadır. Türk filmlerinin izleniyor olmasının sebebi de bu; oradaki vicdani emareler, yani yardımlaşma duygusu. Türkiye göçmenlere ev sahipliği yaptı. Ekonomik sıkıntı olmasa bunu konuşmaz da, dillendirmez de. Sıkıntı yaşıyor; ama sonuçta, birçok insana ev sahipliği yaptı bu toplum. Asil bir toplum.
Feyz ve Gönül Dergilerimiz toplumun temel evrensel dinamik değerlerine sürekli hizmet eden, insanı kendisiyle tanıştıran bir konumda dinamikliğini ve modernitesini devam ettiriyor. Bu bağlamda okuyucularımıza son olarak neler söylersiniz?
Dünyada herkes iyiliği, merhameti, şefkati, vicdanı arıyor. Sizler de medya grubu olarak herkesin aradığı değerleri işitsel ve görsel anlamda insanların gönüllerine taşıyorsunuz. Dolayısıyla bu anlamda yapılan iş hem insanidir hem vicdanidir hem İslâmi’dir.
Sayın Bakanım, nazik kabulünüz ve güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Şahsen benim de keyif aldığım bir söyleşi oldu. Ben de sizlere çok teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.