Aidiyet ve “Müslüman Mezarlığı” / Dr. Alper Yücel Zorlu

Trafikte önüme çöp arabası düştüğünde hep düşünürüm. Çöp arabaları iyi kokar ama en bariz ve bilinen görevi temizliktir. Son zamanlarda gördüğüm olaylar da artık her şeyin tadının kaçtığına, kokusunun çıktığına dair, sosyal devinimlerin ötesinde patlamalara işaret ediyor. Ömrü başkalarını ifsad etmekle geçmiş insanların peşine takılan ve manen heba olan kalabalıklarla dolu bir toplum haline geldik. İnsanlar bir çıkış yolu arıyor. Bataklıktan kurtulmak adına nereye uzansa, daha çok batacağı bir macerayla hayatına devam edip gidiyor. Uzun bir zamandan beri, ahir zamanın bütün keşmekeşi, insanların başında boza ısıtmaya başladı.
Aidiyetler sorgulanıyor, etnik tahsilatlar yapılıyor, çakma kimlikler oluşturuluyor, bireysel arayışlar dillendiriliyor. Tam bir hesaplaşma var ortamda. Davranış boyutu böyle eylem endam eylese de duygular şirazesini aşmış, sorulan sorular ortada cevap verilmeyi bekliyor. Felsefi bir sorgulama yapmak için ise çok geç kalınmış ve trenler gardan ayrılmış durumda. Yolcuların yola nasıl devam edeceği ise gerçekten merak konusu… “Dijital devrim” hükmünü icra etti diyebiliriz. Son tespitte, ihtilal evlatlarını yiyecek gibi görünüyor desek yanlış olmaz.
“Müslüman mezarlığında yer almak” gibi bir deyişle başladık yazımıza… Aidiyetler üzerinden düşündüğümüzde, insanın hem dünyasını hem ahiretini etkileyen duruşlar ancak böyle ifade edilebilirdi diye düşünüyorum. Çok kültürlü bir dünyada aidiyetlerimiz olduğu gibi, sorumluluklarımız da var. Sadece düşündürtmek için bir şey söylemek istiyorum. “Bu ülkede, Hristiyan mezarlığında yatan Ermeni Müslümanlar vardır.” desem, bilmem konuyu özetlemiş olur muyum? Cumhuriyet öncesi coğrafyamız Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve hâkim unsur Türklerden müteşekkil idi. Bugün kırka yakın devletin yayıldığı bir coğrafyanın hâkim unsuru Müslümanlardı. Balkan toplulukları da şimdiki Avrupa’nın içlerine doğru girdiğimiz hinterland ve hakimiyet alanlarıydı. Dolayısıyla bugün içinde bulunduğumuz coğrafyadaki kültürel ortam, bizim Cumhuriyet öncesi hikayemizle de yakından alakalı.
Günümüzü tanımlamak ise her geçen gün zorlaşıyor diyebilirim. Öyle ki, işin başında yapılması gereken tespitlerden birisi “Acaba bir fetret devrinde mi yaşıyoruz?” sorusunu akla getiriyor. Çünkü bazı sorulara cevap bulabilirsek, mevcut kaosu açıklamanın yolunu açabilecek bir tespitte bulunma imkânı olabilir. Neden bilmem, bundan en az 50 yıl önce Türkiye’ye gelip Müslüman olan bir Avrupalı’nın Karacaahmet mezarlığında yattığını okuyunca, Karacaahmet mezarlığından her geçişimde yanımda kim olursa olsun, sessizce ona Fatihalar göndermeyi hiç ihmal etmemişimdir. Çünkü o, benim için, değer olarak inandığım ne varsa, “benden daha ben” olan bir hüviyet taşır diye düşünürüm. Neden? Çünkü inandığımız değerlerin insan tekilinde evrensel bir karşılığı olduğuna inanıyoruz. Bu şartlarda derdimiz tabii ki mezarlıklar üzerinden bir kara toprak fetişizmi değil, insanları ayırmak ise hiç değil…
İnsanımızın gelir geçer bir gelenek üzerinden Müslümanlığını korumaya ve öylece tutunmaya çalıştığı bir dünyada, fikrî bir hesaplaşma adına, zamanın değişmesi nedeniyle geç kalınmış bazı sorgulamalar, bizim kadim çizgimizi ve ana eksenimizi bir çırpıda değiştirme kudretinde midir acaba?
Ya da bu günler, “Çocuklarımızı gelecek asra göre yetiştirmek” düşüncesinde tembelliğe ve sonunda da boşluğa düşmenin, acilen yüzleşmek zorunda olduğumuz sonuçlarını mı önümüze koymuştur?
Ya da en temelde, hatta belki de en önemlisi, kendi kültüründen kopup savrulan, değişip dönüştüklerini ifade eden insanların cevaplarını bulamadıkları sorular ya da yüzleştikleri sorunlar nelerdir?
Bir başka yönüyle, kendi devirlerindeki sorunlara zamanın imkanları içinde verilen cevapların günümüzde artık büyük oranda bir kıymet-i harbiyesinin kalmamasının doğallığı, güncel problemlere geç de olsa çözümler üretme zaruretini ortadan kaldırmadığına göre, ne tür çalışmalar ya da fikrî mesailer yapılması hususu, sırtının üzerine düşmek yerine, ayağa kalkıp mücadele edecek insanları acilen sahaya davet etmez mi? Ve bu insanlar neredeler?
Görünen o ki, bu soruların cevapları, sadece siyasetin ya da ekonominin pragmatik açılımlarıyla çözüleceğe hiç benzemiyor. Çünkü toplumun değişik katmanlarındaki değer kayıpları, uzun süredir, pek de sorgulanmayan bir sosyal patlamanın sonuçlarıyla bizleri çoktan karşı karşıya bırakmış görünüyor. Eğer, 16 yaşındaki çocuklar suisidal (intihar) girişimlerde bulunuyor, yıkılmaz denilen yuvalar birer birer yıkılıyor, akrabalık bağları her geçen gün birer birer çözülüyorsa, insan insana elini dostça uzatamıyorsa, ahlak, özünde iflas etmişse, tıpkı Marmara Denizi’nin müsilajları gibi, hem yüzeyde hem derinlerde hayat durmuş ama sadece su üstünde gemiler yüzmeye devam ettiği için, bizler kendimizi kandırıyoruz demektir. Ne var ki, temizlik, yine de kaçınılmazdır…
Bugün, toplum içindeki suret ve siretlerimiz, birbirimizi şeklen tanımaya ve onaylamaya yetiyor görünse de, ihmal ettiğimiz pek çok hissiyat ve güzelliği gerilerde bırakarak, hatta “elimizden ancak bu geliyor” gibi bir savunmayla hayata devam ediyor olsak da, gerçeklerle yüzleşme zamanının geldiğini görmemek, ancak, telafisi mümkün olmayan sonuçlarla daha kötüye gitmek demektir. Burada, bir duruş olarak birbirini onaylamak, birbirinin yüreğine sahtekarca dokunmak anlamına geliyorsa, gelin bir an önce bu riyadan vazgeçelim. Hem dünyanın gerçekleriyle mutabık hem de “ahiretçe” bir tutum sergileyelim ki, çabalarımız boşa gitmesin…
Günümüzde “bizim mahalle” ya da “Müslüman mahallesi” gibi laflar, bazı konular gündeme geldikçe, çok kullanılır olmaya başladı. Oysa bizler, İslam’ı özellikle ahlaken yaşamadan, sadece konum ya da mekân bildirir gibi, “bizim mahalle” sözünü kullanamayız. Hakikat, kalplerde mekân tutmadıkça, “bizim mahalle” sözü çok avamî ve çok yüzeysel bir sözdür. Üstelik hakikat kimsenin tekelinde olmayıp, bu konuda hiç kimse vazgeçilmez de değildir. Bu şartlarda temsil, ancak kuru bir iddia olarak kalır… Hatta gerçek değerlerinden kopmuşsa, mürailik ve münafıklığa kadar da gider. Zahire göre dahi hükmedeceksek, bugün bu torbanın deliği çoktur ve su tutmaz, ancak “su götürür…” Çünkü insanoğlunu “hakikatle kandırmak” kadar kötüsü de yoktur. Allah da (c.c.) dinini her türlü, her vesileyle, her hâlükârda yüceltir…
Bugün herkesin rahatlıkla gördüğü bir şey var ki, o da, tarihten gelen ve halen de tartışılan konuların her biri, üstü kabarmış “tarihsel birer tortu” gibi görünse de, günümüzde artık, “psikolojik bir tortuya” da dönüşmüştür. “Bu konu düzelmezse ben yokum” ya da “ben oynamıyorum arkadaş” diyen insanların sayısı oldukça artmıştır. Bu şartlardaki demokrasi arayışları, “benim hakkım yenildi arkadaş” savunmasından ya da hak arayışından başka bir şey değildir. Kırk yıl incinmiş bir adama yirmi yıl yağ çekmekle bu konular aşılamaz.
“Irkçılık yapmayın, bir hatanız varsa özür dilemekten çekinmeyin, şekilci bir dindarlığı en büyük hakikat gibi dayatmayın, meselelerin irfanî özünden kopmayın, İslamî diliniz aynı zamanda İslam’ın kendi derinlik ve ahlakından doğan insanî bir dil olsun ki, İslam’ı temsil etmek gibi bir ağız, hak edilmiş bir düşünce ve duygu olsun…” gibi uyarı ve tespitleri her zaman söyledik ve söyleyeceğiz. Geçmiş asırların, birbirini sevmek ve anlamaktan, birbirine güvenmekten beslenerek ihdas ettiği toplumsal yapısının özde yaşandığı bir günlük hayat, sadece bizim değil, dünya toplumlarının da arzu ettiği bir arzu ve arayıştır. Medeniyetler ülkelerini ararken, yani aslında insanlık ahlak arayışında iken, İslam ahlakından taviz vermek en büyük fasıklıktır. Bırakın temsili, kendi paçamızı kurtarabilirsek, eksiğiyle güdüğüyle, büyük bir lütuf olur bu… Ya da sağlıklı bir metod olarak, işi ehline bırakmak, kaçınılmaz olmalıdır…
Yukarıda bir cümle sarfettik… Hristiyan mezarlığında yatan Müslüman Ermeniler de vardır dedik. Bu sadece bir örnek idi. Bundan kastım şu idi. Bu devir çok farklı bir devir… Yoksa Allah (c.c.) imparatorluk bakayası bu topraklarda Yahudi’yi, Ermeni’yi, Rum’u her türlü Müslüman eyler… Nice garibanlar vardır ki, vefat ettiğinde manen çok güzel yerlerde ya da sıkıntıdan azade bir durumdadır. Ne dersiniz, böyle bir şeye talip olmak gerekmez mi? Acaba onlar hangi hayırlı durumlarla böyle bir lütfa mazhar oldular? Süleyman Darani Hz. “Umulur ki Allah (c.c.) cömert bir kâfire son nefeste iman nasip eder” diyerek burada da ahlaki öze işaret ediyor. Belki fıkıh bilmez, belki ameli yetersizdir ama o ameller, bizim kendi cahilliğimiz nedeniyle küçük gördüğümüz (!) ve aslında o amellerin bizde olmadığı ama Allah’ın (c.c.) razı olduğu ameller… Duyguların temelinde düşünceler vardır. O yüzden, duyguların, yaban ördeklerinin birbirini takip etmesi gibi düşünceleri takip ettiği bilinir. Bizler nasıl düşünüyor ve kendimizi nasıl kandırıyoruz, farkında mıyız? Her devirde insanlar kendilerini aynen böyle mi kandırırdı acaba? Yoksa kendimizi kodladığımız bu yüzeysellik, sadece bizlere mi has…
“Müslüman mezarlığında yer almak” derken, aslında dünyevi aidiyetimizin şakaya gelir yanı olmadığını anlatmak için söyledim. Bugün, tebliğ düşüncesi olan insanlar, bu devrin, Bediüzzaman’ın deyimiyle, “bir nevi fetret” olduğunu farkettiklerinde, dayatmacı değil hoşgörülü, pragmatik değil fedakâr, fetvaz değil insan kazanmaya dayalı, yüce Allah’ın merhametini insanlardan kıskanan değil, merhamet tecellileriyle dolu bir dünyanın taşıyıcısı olarak varlıklarını ortaya koysalar, bundan ancak Allah’ın yardımı umulur. Yoksa kendimiz dahil ahireti heba olan nesillerin hesabını asla veremeyiz.
Evet, şunu iyi fikretmek lazım; herkes bu soruyu kendine sorsun:
Biz, iyisiyle kötüsüyle Müslüman mezarlığına gömülmeyi hak ediyor muyuz? Kısacası Müslüman mezarlığında yatmak kıymetli bir şeydir arkadaş… Herkes bunu dünya-ahiret böyle bilmeli… Mümin kâfir herkes için Müslüman Mezarlığı çok kıymetlidir ama başka mezarlıklarda yatıp Allah’ın razı olduğu mümin kullar da olabilir, bunu böyle bilelim… Yoksa derdimiz kara toprağın fetişizmi değil… Fetva vermek isteyen varsa önce kendine baksın… Şu kesin ki, İslam ahlakını yaşamadan Müslüman olmanın meyvelerini dünya ahiret elde edemeyiz… Eskiler o nedenle, dua deyince “fiilî duayı” anlardılar. Sonuç olarak bugün de hiç farklı değil vesselam…
İnsanlar, Allah’ın (c.c.) dünya-ahiret, misafirleridir.
İman üzere yaşayıp iman üzere ölenlere selam olsun…
“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen son Nebi’ye salât ve selam olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.