Ana sayfa - Son Sayı - Zorlu Hayat Yolunda Soluklanmak / Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Zorlu Hayat Yolunda Soluklanmak / Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Aynı anda kaç işi birden yapabiliyoruz? Müzik dinlerken ders çalışmak, yemek yaparken çocuğumuzu dinlemek, televizyon izlerken telefonla uğraşmak… İki şeyi aynı anda yaparken kafamızda daha sonra yapacağımız işlerin de planını yapıyoruz. Oldu üç iş! Akıp giden hayatın içinde hep bir koşuşturma halindeyiz. Yaş, cinsiyet, meslek fark etmeksizin ciddi bir karmaşa ve yoğunluğun içinde buluyoruz kendimizi. Günler çok hızlı geçiyor ve biz hiçbir işimizi zamanında yapamıyoruz. İşler bittiğinde biz de yorgunluktan bitiyoruz.
Çalışan bir anne, yorgun bir şekilde eve geliyor, daha dinlenmeye zaman bulamadan mutfağa giriyor. Yemek yaparken çocuğu gelip ona gün içinde neler yaptığını anlatıyor. Anne yemeği yetiştirmekle meşgul, arkası dönük çocuğu dinliyor, aynı anda iş yerinde halledemediği çalışmalarını düşünüyor. İş yerindeyken de çocuklarını evini, akşam yapacağı yemeği düşünüyor belki de…
Zihin sürekli meşgul olduğu için beden de kafa da yorgun olur. Bu anne, çevresinde olup bitenlere anormal tepki verir. Çocuğun döktüğü bisküvi kırıntılarına, hiç bitmeyen ev işlerine, eşinin tezgâha koyduğu bardağa kadar her şeye çok çabuk öfkelenir, bağırır, ağlar.
Hepimiz hayatımızda zaman zaman bu tür zihin yoğunluğu ve yorgunluğu yaşarız. Bir işi yaparken başka şeylerle meşguldür kafamız. Hiçbir işi yetiştiremediğimizi, zamanın bize yetmediğini ifade ederiz. Yapılacak o kadar çok iş varken ve zaman bu kadar hızlı akıp giderken bizden de daha aktif olmamız, her işi halletmemiz beklenir. Aslında bu beklentiyi biz oluştururuz. Kendimizden de bunu bekleriz. Hiç yorulmayalım, az uyuyalım, ailemize, arkadaşlarımıza yetelim isteriz. Bu koşuşturmaca içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Saçlarımıza düşen aklar vardır, orta yere oyuncağını döken çocuklarımız yoktur artık. Çoğu anne babadan duyarız: Ne çabuk büyüdüler, anlamadık.
Öyle hızlı yaşıyoruz ki hayatı… Biz bir şeyleri yapmazsak düzen bozulacak ve dünya duracak gibi. Fazla mükemmeliyetçi davranıp başkalarının sorumluluklarını üstleniyoruz. Aslında kafa yorgunluğumuzun sebeplerinden birisidir bu. Çocuğunun çantasını toplayan anne “Yeter ki çocuğum okusun ben her şeyi yaparım.” der. Başkaları tarafından her işi halledilen çocuk, ailesinin istediği kadar okulu önemsemez, nasılsa benim yerime yapan var diye sorumluluk almaz. Küçük yaşta sorumluluk vermediğimiz çocuklarımız büyüdüklerinde de sorumluluk alamazlar ve hep başkalarına muhtaç yaşarlar. İyilik yapalım derken çocuğun hayata hazırlanması yolunda yanlış yapmış oluruz.
Aileler küçük yaşta çocuklarına yapabilecekleri kadar sorumluluk vermeli ve ona başarı duygusunu tattırmalıdır. Marketten çıkan çocuk poşetleri taşımak ister, hele ki içinde sevdiği şeyler varsa. Aile izin vermez. Ya düşürüp kırar, taşıyamaz mantığıyla ya da çocuğa kıyamadıkları için. Yapılması gereken çok basittir, küçük bir poşet, içinde az malzeme ile çocuğun eline verilebilir. Eve kadar taşıdığında da çocuğun yardımı övülmelidir ki kendini değerli hissetsin. Basit gibi görünen ama çocukların hafızasından çıkmayacak etkili bir yöntemdir. Çocuk yaşadığı iyi ve kötü anıları unutamaz.
Allah’ın (c.c.) eğitim yönteminde de zorluklar vardır. Allah kuluna kaldıramayacağı hiçbir yük vermez. Zorluklar kademe kademe artar, insanı daha da güçlendirir, olgunlaştırır. Anneler mi daha merhametli yoksa Allah mı? Allah kulunu eğitmek için imtihanlara tabi tutuyor ve sorumluluk veriyorsa biz de çocuklarımızı bu mantıkla eğitmeliyiz. Çocuğumuz üşümesin, acıkmasın, susamasın, eline diken batmasın diye çok çabalıyor ve başına bir şey geldiğinde kendimizi suçluyoruz. Elbette çocuklarla ilgileneceğiz, sevgimizi vereceğiz, onları koruyacağız ancak bu hastalık halini almamalıdır. Çocuğumuza acıkma, susama, düştüğünde kalkma fırsatı vermeliyiz.
Sadece çocuklarımızın değil, etkileşim halinde olduğumuz insanların da işlerini sırtlanmamalıyız. Onlara ait sorumlulukları yaptığımızda yardımsever biri olmuyoruz. Hem kendimize eziyet ediyoruz hem de o insanı rahata alıştırarak merhametsizlik yapmış oluyoruz. Bırakın herkes üzerine düşeni yapsın, siz de kendi sorumluluklarınıza odaklanın. Her işe koşmaktan, yoğunluktan ibadetlerimize de yeterince önemi veremiyoruz. Namazdayken kimin huzurunda olduğumuzu unutup az sonra yapacağımız işleri düşünüyoruz. Ne kıldığımız namazın feyzini hissedebiliyoruz ne de düşündüğümüz iş halloluyor. Yorucu dünya hayatında günde beş defa bize bedenen ve ruhen dinlenme fırsatı sunulmuşken bunu iyi değerlendirelim. Ne işle meşgulsek, o an ne yapıyorsak sadece onu yapalım.
Yıllar ay, aylar gün, günler saat gibi geçiyor. Adım adım bitiş noktasına yaklaştığımızı unutuyoruz. Madem bu dünyaya bir defa geldik ve zamanı gelince gideceğiz, o halde kendimizi karmaşalar içinde tüketmeyelim. Ömrümüzün tadını çıkaralım. Tadını çıkarmak gezelim, yiyelim içelim, hep eğlenelim demek değildir. Allah bizden nasıl yaşamamızı istiyorsa öyle yaşayalım. Çünkü asıl huzur, Allah’la duygusal ilişkimiz sağlam olduğunda yaşadığımızdır. İmtihan bilincini diri tuttuğumuz takdirde gelen belalara Allah için sabreder, O’ndan gelene razı oluruz. Allah’ım, Sen neyi uygun gördüysen ben de razıyım demek teslimiyettir. Bu bilinci yakalayan huzuru yudumlar, üzerindeki yüklerden kurtulmuş hisseder.
Şimdi durup kendimizi sorgulayalım. Ben neyim, kimim? Allah’ın benden isteği ne? Benim kendimden beklentim ne? İnsanların beklentisi ne? Ve ben bunlar karşısında nasıl davranmalıyım?
Hepimizin düşünme, kendini sorgulama yöntemi farklıdır. Düşüncelerimizi ya da duygularımızı somutlaştırdığımız zaman kendimizle ilgili farkındalığımız artmış olur. Mesela kendimize sorduğumuz bu soruları cevaplarken kâğıt kalem kullanmak, ses kaydı almak, video çekmek; sonrasında bunları okumak, dinlemek ya da izlemek kendimizi dışarıdan bir göz gibi bakmamızı sağlar. Duygu ve düşüncelerimizi somutlaştırdığımız zaman bazen çok abarttığımız bir meselenin ne kadar küçük olduğunu görüyoruz ya da zor bir mesele karşısındaki duruşumuzu gördüğümüzde kendimize olan güvenimiz artıyor, hatta “vay be, ben neymişim!” diye hayretimizi dile getiriyoruz.
Kendinizi sorgulayın, duygularınızı dile getirmekten korkmayın. Evde sesli bir şekilde kendinizle konuşun, kendinize isminizle hitap edin, başkalarından duymaktan hoşlandığınız kelimeleri kendinize söyleyin, neleri yanlış yaptığınızın yanında neleri çok iyi yaptığınızı söyleyip kendinizi övün. Kendinizden esirgediğiniz güzel sözleri başkalarından beklemeyin.
Ergenlik çağına giren çocukların çokça yaptığı ve ailelerin büyük bir problem olarak gördüğü bir şey vardır: ayna karşısında zaman geçirmek. Ayna karşısında olmak, kendimizle konuşmak bunu abartmadığımız sürece normal hatta gereklidir. Her işte olduğu gibi dengeyi kurmak önemlidir. İnsanın kendini beğenmesi, başkalarının beğenmesini istemesi, güzel görünmek istemesi kadar normal bir şey var mıdır? Kendimizi değerli görmüyorsak, aynaya bakıp kendimize göz kırpmıyorsak belki de zamanında büyüklerimiz tarafından azarlandığımız içindir. Biz de aynısını şimdi çocuklarımıza yapıyoruz.
Ayna karşısına geçip kendinizle konuşun. Şu an sizi ne rahatsız ediyorsa anlatın. Bir çözüm yolu düşünün. Sadece sizi rahatsız eden konuları değil sizi mutlu eden bir şey varsa onları da anlatın.
Hepimizin hayatında olmasını istediğimiz ama bir türlü yapamadığımız, ertelediğimiz birçok şey var. Şu sınavı bir geçiyim, ondan sonra hayallerim için çalışacağım. Hele bir çocuklar büyüsün ondan sonra yaparız… gibi cümleleri hepimiz kullanmışızdır. Erteleme sebeplerimiz de bellidir. Zamanım yok, çocuklara bakacak kimsem yok, param yok… İmkânı olan insanlara bakıp “Ben senin yerinde olsam neler yapardım…” ları söylemeyi ya da imkânı olmadığı halde büyük işler başaranları görüp şaşırmaları artık bir kenara bırakalım. Yapamadıklarımızı düşünüp söylenmek yerine artık yapabileceğimiz şeylere odaklanalım. Yapacağımız işleri not etmek, yaptıkça da üzerine bir çizik atmak hem işleri unutmamak adına hem de yaptıkça mutlu olmak adına faydalı olabilir. Bu hem günlük işlerimiz olabilir hem de uzun süre hayalini kurduğumuz şeyler olabilir. Deneyin, faydasını göreceksiniz.
Hadi durup biraz nefes alalım. İster güne başlarken, ister gün ortasında, ister gün sonunda. Durup düşünecek, kendimizle konuşacak, yaptığımız iyi işleri ve yanlışları değerlendireceğimiz bir zaman dilimi oluşturalım kendimize. Ne kadar ihtiyaç duyarsak, on dakika, otuz dakika, bir saat… Elimizde bir bardak çay, kahve, sevdiğimiz bir müzik, belki bir örgü, tespih, resim fırçası, kâğıt kalem… O an bize ne iyi gelecekse ona odaklanalım… Zihnimizi boşaltıp demleneceğimiz, demlendikçe de tadına varacağımız bir zaman dilimi yakalayalım. Her fırsatta kendimize değerli olduğumuzu söyleyelim. Beni seven bir Rabbim var deyip kalbimizin huzurla dolmasına izin verelim.
İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin kalplere şifa olan ölçüsüne kulak verelim:
“Her mü’min ne kadar günahkâr olursa olsun Allah’ın kendisini sevdiği konusunda emin olmalıdır. Bu konuda Allah beni seviyor diye yemin bile edebilir. Zira yüce Rabbimiz bu gerçeği Kur’ân’da bizzat kendisi beyan eder. “Allah mü’minlerin dostudur, velisidir.” (Bakara 2/257) Bu ayet, mü’minler için büyük bir şeref, sevinç ve güven kaynağıdır. Bu ayetten hareketle, ‘Allah beni seviyor, ben de O’nun sevgisini kaybetmeyeyim, bu sevgiye zarar verecek işlerden ve günahlardan kaçayım.’ demelidir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.