Ana sayfa - Manşet - Zirvedeki Altınlar Kimin? / Dr. Metin Serimer

Zirvedeki Altınlar Kimin? / Dr. Metin Serimer

Bir tarih araştırması için bir köye gitmiştik. Köy kahvesinde köylülerle kısa bir hasbihalden sonra, mekânın yerlileri olan köylüler “Ağzınızdaki baklayı çıkartın.” der gibi “Hazine aramak için geldiniz değil mi?” deyiverdiler. Aslında onlar ağızlarındaki baklayı çıkarmıştılar. “Evet” dedik “Hazine aramaya geldik.” Rahatladılar, her şey tam da tahmin ettikleri gibiydi; biz hazine aramaya gelmiştik!.. Ama ne hazine… Tarihin derinliklerinden, bir tarih hazinesi, bir kültür dokümanı bulmak için saha araştırması ve gözlem yapmaktan başka bir şey değildi yaptığımız. Kültür hazinesi için gelmiştik… Bu yazıya “Zirvedeki altınlar kimin?” diye başlayınca, korkarım ki, okuyucularda da aynı tepkiler oluştu. Dünya sevgisinin çok ağır bastığı bir vasatta, maneviyatın, Allah rızasının, iyiliğe öykünmenin ne kadar az talep edildiği konusu artık yeryüzünde herkesin malumu… Oysa insanlar idealleri kadar büyüktür… Ne yazık ki geldiğimiz nokta, Allah’ın vadettiklerini ve verdiklerini, kulların kullardan çaldıklarıyla kıyaslamak… Hem Müslümanız hem dünyanın anasını ağlatmışız. Para da senin için, izzet de senin için, tamam… Ama içinde İslam yoksa, ahlak yoksa, garibana kol kanat germek yoksa, dulu yetimi gözetmek yoksa, iffeti korumak yoksa… Hani “Dünya ahiretin tarlasıydı!..” Ondan sonra mangalda kül bırakmayan bir ağız. Sosyologlar boşa demiyorlar: “Vaaz dilinin insanda karşılığı kalmadı…” İnsanlar artık iyilik görmek istiyor. Bırakın normal avam insan profilini, İmam Gazali gibi büyükler “Dünya âlimleri, ahiret yolunun haramileridir.” diyerek işi yukardan bağlamışlar, hiç kokmaması gereken yerden… Para ile maneviyatı “Elimize Allah’ın rızasını kazanacak bir güç geçti.” şeklinde anlamayanlar, artık sadece kendilerini semizleştirmekten öte bir yol alamayacaklardır. Manevi himmetleri de ancak paranın cılız gücüyle yani kendilerinde kalanlar ve yiyip içtikleriyle sınırlı kalacaktır. Yani “Fasık zengin hastalığı.” Maalesef her tarafa dünya eken ancak dünya biçer… Ama ahirette kim kimi biçer, onu da hep beraber insanlık ailesi olarak göreceğiz… Sesi hâlâ kulaklarımızda, “Ya Rabbi, kullarını sana şikâyet ediyorum.” diyerek ölen aç ve mazlum çocuklar… “Cennette şu var mı acaba?” diyen ölümü bekleyen yavrucaklar… Botları şişlenerek Batılı vahşilerce öldürülen anne ve bebekler… Hani mazlumların sesi olacaktık!.. Yattığımız yerden bağırmak kolay, keşke sessizce de olsa, hiç olmazsa imanın alt sınırında da olsa bir sesimiz, bir duruşumuz olsaydı… Oradan Allah rızasını ümit edebilirdik… Nihayetinde Hz. Ebubekir’in (r.a.) deyimiyle: “Dünya mü’minlerin pazarı, gece ile gündüz sermayeleri, güzel amelle ticaret, malları, Cennet kazançları, Cehennem de zararları” değil mi?
Ümmet sadece “ümmet-i icabetten” yani Müslüman olanlardan oluşmaz, “ümmet-i davet” de var. Çünkü Hz. Peygamber son Nebi ve ne sadece bir kavme ne de sadece bir topluluğa gelmiş… Kur’ân ve hadisler “Ey İnsanlar!” nidalarıyla dolu. Kelamının bir harfine kurban olduğumuz Allah, bütün insanlığa sesleniyor. Ne yazık ki dışarıda “put” yıkmaya çalışan insanlar, içeride kendilerinden gayet memnun oldukları “putlar” oluşturdular. Nefs, heva, heves ve gaflet putları…
Zirvedeki Altın Kuyu
“Amentünün Bedelinin Ödendiği Yer…”

Zirvedeki bütün kuyular aslında Hz. Yusuf’un kuyusu gibidir. Çilelerle, dertlerle, sıkıntılarla yani imtihanlarla doludur. Ama sonu her bakımdan güzeldir. Şenel İlhan Beyefendi’nin dilinden ifade etmek gerekirse: “Allah (c.c.) Kendine dost olmak isteyenleri çok denemelerden geçirir… Allah (c.c.) dostu olmak gerçekten zordur. Çünkü Allah (c.c.) mutlak varlıktır. Sen de O’nun dostu olmak istiyorsun. Bu ne büyük bir lütuftur. Allahü Teâlâ haklı olarak kendine sonsuz değer verir. Bu verdiği değeri bir kulun hak etmesi için de onu çok imtihanlardan geçirir. İbadetler ile dener, günahlardan kaçınmak ile dener, belalarla musibetlerle dener. Bu şekilde kişiyi belli bir kıvama gelene kadar dener de dener. Bütün bu denemelerden sonra o kişi arzu edilen gelişimi gösterirse ‘şimdi oldu der’ ve onu dost olarak seçer.”
Dünya imtihanının dinamik mantığını biz anlamasak da Hz.Peygamber’in (s.a.v.) sözlerinde gerçek anlamını bulur: “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.”
Yine “Amentünün Bedeli” başlıklı konuşmasında Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu: “Biz kendimizi kandırmayı, gerçeklikten uzaklaşıp kelimelere ve sözlere sığınmayı hatta boğulmayı seviyoruz. Çünkü insanların en büyük amacı, gece rahat uyuyacak şekilde yaşamaktır. Bunu gerçekleştirmek sadece maddî değil, aynı zamanda manevîdir de. Olup biteni gece kendisini rahatsız etmeyecek şekilde yorumlamak, insanların en büyük davranış biçimlerinden biridir. Benim ilkem ise, yalan içinde yaşayıp akşam rahat uyuyacağına; gerçeklikle yüzleşip, gece rahatsız olmaktır. Onun için konuşmam biraz -bu açıdan- rahatsız edici olabilir diye düşünüyorum. Bir alıntıyla başlayacağım, metni okuyacağım size, ondan sonra devam edeceğim:
“Beş bin kişiydiler, beş bin süvari. Birkaç yıldır, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta aralıksız savaşıyorlardı. En yakın arkadaşları, yoldaşları gözlerinin önünde ölmüştü. Maddî ve manevî olarak yorulmuş ve tükenmişlerdi. Geri dönmek için yola çıktılar; ancak bir süre sonra atları öldü, yürümeye başladılar. Açtılar; ancak iki günde bir yemek yiyebiliyorlardı; az ve kuru yiyecek. Süvari olduklarından, yürümeye hiç alışkın değillerdi; hele bu şartlarda. Tam iki ay yürüdüler, iki ay; yani altmış gün. Açtılar, uykusuzdular, yorgundular, bitkindiler. Dışarıdan bakınca; tükenmiş, son güçlerini kullanan, yürüyen ölüler gibi görünüyorlardı. Ülkelerine girdiler. Geldiklerini ve kötü durumlarını haber alan yetkili kişi, onları birlikleriyle karşıladı. Gerçekten de düştü düşecek bir görüntüleri vardı. Dağınık bir şekilde, yetkili kişinin önünde hareketsiz duruyorlardı; çıt yoktu. Başlarındaki komutan, yetkili kişiye tekmil verdi. Yetkili kişi, ciddiyetini bozmadan, sesini hem gürleştirerek hem de bir acıma hissi vererek şöyle dedi:
‘Askerler, sizden önce bir emir geldi; derhal geri dönmenizi ve tekrar savaşa katılmanızı istiyorlar. Üç gününüz var. Tüm ihtiyaçlarınızı gidermek, gerekli atları almak ve silah kuşanmak için.’
Bu sözleri duyan, ölü kılıklı beş bin askerin birden gözleri parladı, çökmüş bedenleri dirildi, hemen sıraya girdiler; tam bir savaşçı birlik gibi dizildiler. Başlarındaki komutan, yetkili kişiye dönerek şöyle dedi: ‘Hayır! Hayır! Üç gün olmaz, çok fazla. Eğer bize ihtiyaç varsa, gerekirse bugün bile geri döneriz; atla ya da yürüyerek.”
Ben bu metni ilk defa lise yıllarında okumuştum. Kendime örnek aldığım bir tablodur. Şunu düşündüm. Kim bunlar? Sahnedeki hiç kimse Müslüman değil. Ashab’dan bir alıntı yapsam, anlaşılır bir şey, değil mi? İnanan insanlar, Hz. Peygamber’in terbiyesinden geçmiş insanlar. Cennet ümitleri var. Arkadaşlar, bunlar bir Moğol Birliği. Cengiz Han’ın komutasında savaşan bir Moğol birliği. Ta o zamandan beri -ilk okuduğum tarih, lise 2’dir- bu metin üzerine çok düşündüm. İnsanın, inancının bedelini ödemesi ne demektir?
Nasıl bir inanç ki, nasıl bir iman ki; bu bedeli, bu inancın bedelini bu kadar rahat ve gönüllü ödeyebiliyor insanlar. Bugünkü günlük kullanımla, ne türlü bir ‘motivasyon’ var bu davranışın arkasında? Benim kişisel kanaatim şu: Dünya, Âmentunün bedelini ödeyen insanlara verilir. Âmentusünün bedelini ödemeye hazır olmayan insanların imanı, kuru bir gürültüdür.
Öyle bir iman ki bu Moğollarınki, mevcut dünyanın yüzde 22’sini ele geçirip, 30 milyon kilometre kare kesintisiz -arada boşluk olmayan- bir kara imparatorluğu kurdular; 30 yılda… Dünyanın o dönemde yüzde 22’sini ele geçirdiler… Kişisel kanaatim, çağdaş Müslümanların en önemli sorunu -tabi bunun gerekçeleri var- Âmentülerinin bedelini ödemeye hazır olmamalarıdır. Bunun için, yükün altına girmekten kaçınmalarıdır. Hâlbuki Âmentü basit bir hadise değil arkadaşlar. Bizim hayat görüşümüzün ilkelerini veren, yaşamamıza anlam katan ilkeleri inşa eden bir yapıdır. Bu o zaman bize şunu gösteriyor: Çağdaş Müslümanlar olarak, bizim bir hayat görüşümüz -ben dünya görüşümüz kavramını hayat görüşümüz olarak değiştirdim- yok. Şimdi bu hayat görüşü/Âmentü o kadar önemli ki, İslam öncesi câhiliye toplumunda okuma-yazma bilen; bilebildiğimiz kadarıyla Kureyş’te on kadar adam var. Biri de -çok ilginçtir- Ebû Cehil’dir. Ebû Cehil diyoruz ama adamın İslam öncesi künyesi Ebû’l-Hikme… Sorumuz şu: Hikmetin babası, nasıl cehâletin babasına dönüşüyor? Şimdi bu adam, Kelime-i Tevhîd ya da Şehâdet getirerek siyâsî, toplumsal ve iktisâdî statüsünü devam ettirebilirdi. Hatta İslam toplumunda, Hz. Peygamber’in yanında çok önemli bir konum kazanabilir ve dahası Hz. Peygamber’den sonra İslam “devletinin” yönetimini de üstlenebilirdi. Buna hem asaleten hem zekâ açısından hem birikim açısından müsaitti. Ama Ebû Cehil Kelime-i Şehâdet getirdiğinde, Âmentü dediğinde ne türlü bir yükü yüklenmesi gerektiğini, ne tür şeylerden vazgeçmesi gerektiğini bildiği için dürüstçe davrandı; çok dürüst bir insandı. Onun bedelini ödedi; kendi Âmentüsünün bedelini ödedi. Tasavvufta, şeytan kemâl mertebesinde görülür; niye? Çünkü şeytan işini kemâl mertebesinde yapar; en iyi şekilde yapar. Şeytan da kendi Âmentüsünün bedelini öder; ödüyor; ödeyecek de…
Değerli arkadaşlar, inançsız -imanı illa dinî düşünmeyin- imansız hiçbir insan yoktur; merak etmeyiniz. Her insanın inançları vardır. İnanç olmadan, imkân olmaz; bedel olmadan hiçbir imkân, mümkün olamaz. Benim aforizmam şudur: İman imkân verir, bedel mümkün kılar. Eğer bedel ödememişsek, o imkânı mümküne dönüştüremeyiz; hiçbir şey gerçekleştiremeyiz. Onun için bu dünya -biraz önce dedim- Âmentülerinin bedellerini ödeyenlerindir; bu, ister Moğol olsun ister Müslüman olsun ister Hristiyan olsun fark etmez.
Tarihe baktığımız zaman bunu görürüz. Büyük İskender’e bakınız; etrafında 40-60 bin arasındaki Makedon’la koca bir dünyayı fethediyorlar. Uzağa gitmeyelim; Aliya İzzetbegoviç’in etrafındaki insanlara bakıyoruz ki, çok az bir grup ve büyük imkânsızlıklar içinde, sadece Âmentülerinin bedelini ödedikleri için büyük iş başarıyorlar. Tarihin derinliklerine indiğiniz zaman, tarihteki tüm başarıların arkasında insanların inandıklarının gereklerini yerine getirme, bedellerini ödeme içinde olduklarını görürsünüz. Hakikaten Âmentünün hakkını vermemiş adamın, kadının, kişinin ‘bi-’den sonra ne koyduğu çok önemli değildir; hepsi lâfzîdir çünkü.”
Devamında İhsan Fazlıoğlu: “Gazâlî’nin ifadesiyle, ‘Ancak ahmaklar lafızlarla düşünürler.’ Bir Âmentünün bedelinin ödendiği nerede görünür kılınır? Bunun delili nedir? Bu nokta çok önemlidir: Kısaca, bir teklif ve temsil sahibi olmaktır. Eğer bir Âmentü, teklife dönüşmemişse, yaygınlaşamaz ve bir Âmentü, ona tabi insanlar tarafından temsil edilmiyorsa yine karşılık bulmaz. Ne olduğunuzu temsil edemiyorsanız, ne olmadığınızı insanlara ispat etmeye çalışırsınız: ‘Ben şöyle değilim, ben böyle değilim…’ Bu kadar uğraşacağına, ne olmadığını anlatmaya çalışacağına, ne olduğunu göstersene! Onu; eline-diline, yazına-çizine, davranışına yansıtsana. O zaman bu kadar uğraşmana gerek kalmaz…” der.
Evet, bir şekilde bir mümin, bir inanç taşıyorsa bunun, bedel ödenmesi gereken bir tercih olduğunu iyi bilmeli…
Günümüz ne yazık ki, yaygın bir biçimde bohem hayatı tercih eden insanlarla dolu. “Size Allah’ı hatırlatıyorum.” diyen güçlü bir sese muhtaç… Arayışı olanlarla doğru bilgi, bilinç ve ölçüyü sunanları buluşabilecekleri bütün zeminlerde karşılaştırmayı başarmak, “emr-i bi’l ma‘ruf nehy-i ani’l münker” denilen gayretin ta kendisi. İnsanlık, “Seni anlıyorum” diyen geniş gönüllü bir diğergamlığa muhtaç. Sosyal psikolojik şartların şekillendirdiği bir insanlık ailesi var karşımızda… Kültür, ekonomi, ırk, tarih çeldiricileri büyük oranda insanların aleyhine işliyor. Böyle bir zeminde “pazarlamacı mantığının” kimseye faydası yok… Bilgi, merhamet, gayret ve feraset olmadan alınacak bir yol da yok…
Hepsi Benim Olsun…
“Zirvedeki altınlar kimin?” kinayeli metafordan sonra gönül dünyası geniş, yüksek idealleri olan, son nefesini verene kadar Allah’ın rızasını elde etme yolunda mesai harcayan insanların “Hepsi benim olsun!” dercesine aslında dünyaya değil ahirete talip olduklarını, zaten dünyada mümin olmanın sorumluluğunu yerine getirmek için “imkân peşinde” koşmaları gerektiğini anlatmak istiyoruz. Burada doğru bilinmesi ve yaşanması gereken idrak, kavramsal olarak ifade etmek gerekirse “Zühd Psikolojisi” olmalı. Bu kavramı en yerli yerinde kullanan insan olarak tanıdığım Şenel İlhan Beyefendi’nin kıymetli görüşlerini aktarmak istiyorum:
İnsanoğlunun bu dünyaya gönderiliş gayesi imtihandır. Bu gerçeği Rabbimiz şu ayette açıkça bildirmektedir: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk 67/2) Elbette gayesi imtihan olan bu dünyada yaşarken insanın psikolojisi de bu amaca uygun olmalı. Bu dünya bizim ebedi kalacağımız bir yer değil. Burada bir yolcuyuz. Efendimiz (s.a.v.) de bu durumu şöyle ifade etmiş: “Benimle dünyanın misali, bir ağaç gölgesinde dinlenen yolcunun misali gibidir.” (Ahmed b. Hanbel) Bu hadis ne demek istiyor? Şöyle düşünelim: Şehirlerarası otobüslerin mola verdiği bir tesiste dinleniyoruz. Oraya yerleşemeyeceğimiz için bir an öce ihtiyaçlarımızı giderip yolumuza devam edelim deriz. İşte her zaman insan bu psikolojide olmalı… Bu psikoloji kognitif yapımıza da oturmalı. Evet, dünyanın imtihan formatında yaratıldığını idrak eden bir kişi otomatikman zâhid oluyor. Zâhid kişi dolayısıyla akıllı kişidir. Zâhid kişi, dünyaya dünya kadar ahirete ahiret kadar değer verip bunu idrak eden kişi demektir. İnsanlar zâhid olmadan asla bazı ahlaklara sahip olamazlar, bunu iyi kavramak lâzım… Mesela cesaretin temelinde zâhidlik duygusu yatar. İbn Hazm sarayda yaşamış bir İslam âlimidir. O demiştir ki: “Sarayda yaşamış kahraman askerler, kumandanlar gördüm. Onların özelliği zâhid olmalarıydı. Dünyayı hafife alırlardı.” Cömertler de zâhid insanlardan olurlar. Dolayısıyla bir insanın kalbi zühd tarlası olursa onun içine her türlü ahlak ekilebilir. Bize zühd bilgisi değil zühd bilinci lâzım. Zühd psikolojisi kalbine yerleşmeyip bilgi olarak kalırsa zâhid değilsindir. Çünkü kafadaki bilgi bilinç hâlini almadan dünya hırsını günah arzularını durduramaz. Zühd bilgisini bilinç hâline getiremeyenler ancak tevil uzmanı olurlar. Zühd psikolojisi taviz verilecek bir şey değildir. Zühd psikolojisine girmediyse bir insan deli gibi yaşıyor demektir. İnsan bu dünyaya yiyip içip keyfetmeye değil imtihan için gelmiştir. Madem imtihan için geldik, o zaman Allah (c.c.) beni her an her şeyle imtihan edebilir demektir. İnsanlar bu psikolojide yaşamalı. Bu psikolojide yaşamazlarsa sonsuz bir dünyada yaşıyormuş gibi yaşarlar ve her zaman sorunlarla karşılaşırlar.
Zühd konusunu yazan âlimlerin çoğu maalesef İslam dışı yazıyor. Bizler zühd hayatını değil zühd psikolojisini öğrenmeli ve hayatımıza geçirmeliyiz. Zühd hayatı ne demek, zühd psikolojisi ne demek? Zühd hayatı zâhid dervişlerin mantığı. Onlar ahireti kazanmak için tamamen dünyadan yüz çevirdiler. Bir hırka bir lokma bize yeter, üç günlük dünyada çalışmaya gerek yok dediler. Bu bakış tarzı fertler bazında kalırsa ne âlâ. Ama genel olarak İslam’ın dünya hayatına bakış tarzı olarak anlaşılır ve yaşanırsa o zaman ciddi sorun var demektir. Ki bence bu yanlış bakış tarzı Müslümanlar arasında yaygın ve onların psikolojisine işlemiş durumda. Müslüman toplumlara baktığımızda bu yanlış anlamanın eserlerini görüyoruz. Dünyayı ihmal neticesi Batı toplumlarından geri kaldılar ve onların her yönden kölesi durumuna geldiler. Müslüman zâhid olmalı ama bu mantıkta değil. Müslüman’ın zühd anlayışı, dünyayı terk ederek değil, dünyaya gerektiği kadar değer vermeyi bilerek olmalı. Buna ben “zühd psikolojisi” diyorum. Müslüman, dünya nimetleri içinde olduğu halde psikolojisi zâhidâne olmalı. El kârda gönül yârda misali… Hani çarşıda bir kuyumcu genç, altınları sayarken yanından maneviyat büyüklerinden biri geçiyor. Kuyumcuya bakıp hâline acıyor. İçinden diyor ki: ”Yazık! Boğazına kadar dünyaya batmış bir genç.” Sonra, şunun bir de kalbine bakayım diyor. Kalbine keşfen nazar edince eliyle her altın sayışında kalbiyle de Allah’ı (c.c.) zikrettiğini görüp hayretler içinde kalıyor. Sonra şu veciz sözü söylüyor: ”El kârda gönül yârda.” Yani eli ticarette ama gönlü sevgili Rabbi ile meşgul… İşte bizlerin zâhidlik anlayışı bu genç gibi olmalı. Şu ayetler de bu gerçeği ifade etmiyor mu? “Allah’ın (c.c.) sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas 28/77) Bu ayetten anlıyoruz ki dünyadan da faydalanacağız dünya nimetlerinden de istifade edeceğiz. Helal dairesinde dünya nimetlerinden istifade edeceğiz ki ahiret nimetlerine karşı bizde bir iştiyak oluşsun. Cenneti ve cennet nimetlerini de isteyebilelim.
Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “İnsan yaşlandıkça iki şeyi gençleşir; uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi.” (Buhari) Bu hadis-i şerif, mal sevgisi ve uzun yaşama arzusu fıtratta var diyor. Bununla ilgili ayet de çok… Anlaşılıyor ki bu sevgiler kötü değil ama bu sevgileri amaç edinirsen sapıtırsın. Büyükler, yok saymayalım ama araç gibi görelim demişler. ”…Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve gınâ azâbennâr.” (Bakara 2/201) Bu ayetin manası şudur: “…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.” Her namazda dua olarak okuduğumuz bu ayette dünyada iyilik isteyin diyor. Demek ki nimetler güzel, sadece vermen gerektiği kadar değer vereceksin. Ahirete göre değer vereceksin, kâr ve zarar durumunda bu psikoloji bizim için elzem oluyor.
O sebeple zühd psikolojisini bilgiden bilinç hâline getirmeye çalışmalı ve sık sık bu sohbeti birbirimize hatırlatarak bu hâli ölene kadar korumaya çalışmalıyız.
Üstad Bediüzzaman da talebelerine “zühd” gibi önemli olan “ihlâs” risalesini sık sık okumalarını tavsiye edermiş. Çünkü ihlâs da her zaman diri tutulması gereken ve kolayca kirlenip bozulabilen bir duygudur. Zühd de aynen ihlâs gibidir.
“Allah’ın (c.c.) sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas 28/77) ayetine şöyle bir mana da verebiliriz: Ahirete dünyadan daha fazla değer verin. Öyle değer verin ki dostlarınız sizi uyarsınlar “Kendini bu kadar heder etme, dünyadan nasibini unutma.” desinler. Böyle olmazsa Tevbe sûresi 24’üncü ayetteki psikolojiyi nasıl yakalayacağız. Bu ayet ne diyordu? “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve beğendiğiniz meskenler, size Allah’tan (c.c.), peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise artık Allah’ın (c.c.) emri gelinceye kadar bekleyin! Allah (c.c.) fasıklar topluluğunu doğru yola erdirmez.” (Tevbe 9/24)
Dünya sevgisinin fıtrattan oluşu nedeniyle insanı her zaman kendine çeker. Dolayısıyla insan ne kadar mücadele etse de tekrar bu mal sevgisi ve yaşama arzusu onu kendine çekerek kolayca insandaki zühd psikolojini bozar. Zühd hayatı değil zühd psikolojisini öğrenmeli ve sonra da onu bilinç hâline getirmeliyiz. Zira bu, bilgi ile olmaz bilinçle olur. Öğretimde bilgi verilir, dimağa yerleşir. Eğitimde ise nefse yerleşir. Cerrahlık gibi, kitaptan okumakla cerrah olunmaz. Karate eğitimi gibi, şoförlük eğitimi gibi misalleri çoğaltmak mümkün. Zühd psikolojisini tabiat hâline getirirsen istikamet üzere gidiyorsun demektir. Bu sebeple sadece bilgi değil bilinç seviyesinde bu psikolojiyi kazanmalıyız.
Evet, netice olarak anladığımız o ki kısaca zühd psikolojisi; dünyanın geçici, ahiretin kalıcı olduğu ve dünyanın imtihan formatında yaratıldığı bilgi ve bilinciyle sevgilerimize ince bir ayar yapmaktır.”
Bu derinlikli hikmet ziyafetinden sonra, önemli bir tecrübedir ki, bir ok bir sadakla dünyadan ayrılan Osman Gazi’nin anlayışı, hem değer verdiği manevi büyüklerin telkinleri hem de ortaya koyduğu iradenin eseridir. Sonuç olarak söylemek gerekirse “İdeallerin kadar büyüksün…” Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmemiş insanlar için dünya malı dedikleri şey, gerçekten çok büyük bir imtihan aracı ki, bunu da unutmamak lazım… Yüce dervişin dediği gibi: “Himmet mi buğday mı?”
Makalemizi Şenel İlhan Beyefendi’nin gayet açık ve net cümleleriyle bağlayalım ve 30 yıl önce yapılmış bu tespitlerin geçerliliğine saygı duyalım:
Zaman İslam’ı Doğru Anlatma Zamanı
Zamanımız, İslam üzerine oluşturulan suizanları ve ön yargıları kırarak bu güzel dini en güzel şekilde önce yaşayarak gösterme, sonra da her boyutta doğru bir şekilde anlatma yani tebliğ zamanıdır. Bu konuda avamından aydınına hiçbir Müslüman’ın şüphesinin olduğunu sanmıyorum. Zamanın, İslam’ı doğru bir şekilde tebliğ zamanı olduğunu kabul etmek ise gayet açıktır ki her Müslüman’ın fikrî seferberlik mantığıyla hareket edip gücü yetenin kalemiyle, gücü yetenin diliyle veya maddi manevi her imkânıyla, İslam çizgisinden çıkmadan ve can yakıp gönül yıkmadan bu mukaddes ve kutsal görevi yapması demektir. Ayrıca, Allahü Teâlâ bu zamanın insanına tebliğ gibi kutsal bir görevi nasip ettiği için, Rabbine şükrederek hamd ederek ve her işinden daha çok önem verip her şeyden daha çok severek ve isteyerek yapmalıdır. Ve yine bıkmadan, yorulmadan ve çıkabilecek her türlü zorluk karşısında asla pes demeden ve her şeyden önemlisi, yalnız Allah rızası için ve İslam’ın tüm kalplere ve gönüllere hâkimiyeti için ne övenin övmesine ne de sövenin sövmesine aldırmadan, ihlas ve samimiyetle yapılmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.