Ana sayfa - Manşet - Yumuşak Güç Unsuru Olarak Sinema ve Algı Yönetimi / Yrd. Doç. Dr. Erkan Büker

Yumuşak Güç Unsuru Olarak Sinema ve Algı Yönetimi / Yrd. Doç. Dr. Erkan Büker

Sinemanın toplumu değiştirip dönüştürme gücünden bahsedebilir misiniz?

Özellikle toplumun sıkıntılı dönemlerinde insanların sinemaya daha çok ilgi gösterdiğini biliyoruz. Tabii, bununla ilgili olarak ülkemizde çok yetkin örnekler yok. Ülkemizde sinema sektörü, her gün gelişen, her gün seyirci sayısını arttıran bir sinema olarak dikkat çekiyor; ancak, mesela ekonomik bunalım döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde insanların reel hayattan kaçmak için sinemaya sığındığını görüyoruz ve sinemanın bu gücünü gören dönemin Amerikan başkanlarının Amerikan film sektörünü yönlendirerek, topluma mesajlar ve toplumu yönlendirme gayreti içine girdiğini görüyoruz ve başarılı da oluyorlar. Demek ki, bu anlamda toplumsal birlikteliği sağlayan araçlardan birisi sinema. Sinema onları bir araya getiriyor ve istenilen yöne doğru gönderiyor. Tabii, bu, insanoğlu bu kadar mı ne yapıldığını anlamayacak bilinçsizlikte gibi bir soruyu hemen akla getiriyor; ama sinema bu mesajları öyle bilinçli, reklam filmlerinde olduğu gibi bağırarak vermiyor, daha yavaşça veriyor ve psikolojik yöntemlerden faydalanıyor. Bunlar nedir diye düşündüğümüzde, hepimiz şunu duyduk: Beynimizin iki yarısı var; bir tarafı matematiksel işlem yapıyor, öbür tarafı duyusal işlem yapıyor ve biraz daha tembel, daha çabuk para kazanmaya çalışıyor, uyanık bir taraf. Ama bu uyanık tarafı ya da duygulara yönelik tarafı ikna etmemiz daha kolay; çünkü iyi ya da kötüyü örneklerle gösterdiğimizde ve kötü diye belirlediğimiz kişinin yaptıklarına dikkat çektiğimizde, artık biz kendimizi iyinin yerine koyuyoruz ve mücadeleye başlıyoruz, böyle psikolojik süreçler devreye giriyor ve bu kararı beynimiz objektif değerlerle vermiyor. O kişinin konumu, nasıl gözüktüğü, diğerinin ona nasıl davrandığı; iyi mi davranıyor, kötü mü davranıyor, eziyor mu, hor mu görüyor, beynimiz bütün bunlardan hızlıca bir sonuca varıyor.

Temel problemimiz şu: Birisine baktık, bu iyidir, kötüdür kararını hızlıca vermek istiyoruz. Bu hız meraklısı beynimizi böylelikle kandırıyoruz ve istediğimiz mesajları çok da farkına varmadan, yavaşça vermeye başlıyoruz. Mesela, ekonomik bunalım dönemlerinde her şeyini kaybetmesine rağmen ahlakını kaybetmeyen bir adamın yüce hikâyesini gösteriyor sinema bize. Böylelikle biz de benzer şekilde kaybetsek bile, “Kaybetmek kötü bir şey değil, önemli olan normlarımızı kaybetmemek.” diyoruz, ilerliyoruz. Bu bize bir dayanma gücü veriyor. Sinema bize kötü bir örnek verseydi, başkaldırıp onu bunu öldüren bir tipi örnek olarak verseydi, o zaman toplumda problemler çıkardı.

Sonuç itibarıyla baktığımızda, sinemayı da toplumu dizayn etmek, kontrol etmek ve onu yönlendirmek için kullanabiliriz demişler ve böyle kullanmaya başlamışlar. Tabii, bir de Amerika Birleşik Devletleri’nin sinema endüstrisi aracılığıyla bütün dünyayı hegemonyası altına alması ve bu mesajlarını, kendi ülkesinin sözde büyüklüğünü deklare etmesi ve aslında dünyanın en zalim ülkesi olduğunu da kapatmasını sinema sektörünün muhteşemliği sayesinde gerçekleştiriyor. Dolayısıyla sinema, bu anlamda mesaj veren, yönlendiren bir araç olarak da kullanılabilir. Diğer medya araçlarından daha etkilidir. Neden? Çünkü hikâye dilini kullanır, daha etkilidir. Hikâyeyle anlatılan kalıcıdır, çok uzun süre hatırlarız; ama mantıksal, iki kere iki dörttür, onu ezberlemediysek ya da e=mc2 gibi formülü ezberlemediysek çabucak unuturuz. Duyguları hatırlarız; mantıksal olayları, matematiksel olayları unuturuz. Dolayısıyla bu duyguyu daha uzun süre saklama yeteneğimiz sinema tarafından kendisi adına olumlu olarak kullanılmaya devam ediyor.

Zararlı olabilecek algı yönetiminden kurtulmak için, seyirci, izleyici bir yönteme başvurmalı mı veyahut da ne yapmalıyız? Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Mesela televizyonlarımızı düşünelim sinemaya gelmeden önce. Televizyonlarımızda reyting sistemi denilen bir sistem hayatımıza giriyor ve yapımlar her geçen gün niteliksiz hâle geliyor. Niye; seyirci bunu istiyor. Bu tür yapımları üretenlerin bir bilince kavuşması daha doğru bir şey. Topluma bırakmak, bütün seçenekleri sunmak, toplumun da iyiye doğru gideceğini düşünmemiz fazlaca iyimserlik olur. Bizim bu anlamda bu mesajları üretenlere bu bilinci bir şekilde vermemiz gerekir diye düşünüyorum. Yoksa kötü örneklerin tercih edilmesi toplumun bir kabahati değil diye düşünüyorum. Eğer seçeneklerin hepsi iyi olsaydı, o zaman iyilerin en iyisini seçerdik; ama biz gittikçe kötülerin en kötüsünü seçmeye başlıyoruz ve bundan da şikâyetçi oluyoruz. O zaman bu tür şeyleri ürettirmeyelim. Bu daha kolay bir şey değil mi; yani üretimi bu anlamda motive etmek, bu anlamda ödüllendirmek, destek mekanizmalarının böyle dizayn edilmesi? Bizdeki destek mekanizmaları da çok farklı ve bilemediğimiz kriterlerle ilerliyor. Örneğin, bir sanat filmi önemlidir, onun da yapılması gerekir ama toplumu ilgilendiren, topluma mesajlar veren ürünlerin de daha tasarım aşamasında bir kıymetinin olması lazım. Yani asıl problemimiz, bizim bu tür mesajları üretebilecek insanlara kıymet vermememiz benim için daha anlamlı bir eleştiri. Yoksa toplumun, insanların kalitesiz filmlere gitmesi eleştirilmemeli diye düşünüyorum. Tam tersi, biraz daha farklı bakarak.

Eğlenmek istediğimizde yerli-yabancı dizileri ya da filmleri rastgele izliyoruz. Fakat burada, sizin dediğiniz gibi kendi propagandalarını veya çarpıtmak istedikleri konuyu bilinçaltına empoze edebiliyorlar. Bilinçli kişiler bu propagandadan korunabilir mi? Bu noktada seçici olmalı mıyız? Kötü propaganda yapan, negatif algı yönetimi yapan filmleri nasıl eleyebiliriz?

Tabii, tüm filmlerin bir öncelikli mesajı, bir de gizli mesajları vardır; onu bilmek gerekir. Bunun olacağını bilmemiz belki o anlamda bu tür etkileri de devre dışı bırakmamız için bir çözüm olabilir. Ama benim söylediğim şey üretimde bunu teşvik etmek. Mesela, okuma oranı yüksek bir toplum değiliz; ama örneğin, roman uyarlamalarını destekleyecek bir yapı olsa, belki roman okumak yerine o romanın filmini seyreden insanlarla biraz daha farklı atmosferler, tarihte ne tür zorlukların yaşandığına dair daha bilinçli bir toplum oluşturabiliriz. Mesela, uyarlamalara destek olmak, bu basit bir tercih. Çok karmaşık bir şey de değil. Yani uyarlanacak eserleri belirlediğinizde ya da öncelikleri belirlediğinizde, toplumu daha nitelikli hâle getirmek adına da bir adım atmış olabilirsiniz; ama biz bunu tercih etmiyoruz. Mafya dizileri, garip komedi filmleri gibi, aslında topluma bir şey vermeyen, kapıdan dışarı çıkarken de bizde hiçbir iz, hiçbir olumlu davranış bırakmayan filmleri seçenek diye koyuyoruz.

Filmde bütünü görmek önemli ama seyirci her zaman bütünü göremiyor. Filmlerde algı operasyonlarını, algı yönetimini en çok nerede yakalıyorsunuz; karakterlerde mi, diyaloglarda mı, yoksa alt metinlerde mi, gizli mesajlarda mı?

Yine bir Amerikan filminden yola çıkalım. Sahtekâr bir yöneticiyi anlatan bir film olduğunu hayal edelim ya da sahtekâr, rüşvet alan bir polisi anlatan bir filmi hayal edelim. Filmin sonunda, bu sahtekâr rüşvetçi, yasal kriterlere uymadan hayatına devam eden kişi bir şekilde ceza alacaktır, bir şekilde o temizlenecektir. Yani alt mesaj olarak şöyle bir şey söylüyor: “Biz, kendi içimizde çürük yumurtalar olsa da, bunu ayıklayarak ilerliyoruz. Yani sen rastlayabilirsin, tamam ama sistem bunu temizleyecek. Totalde bizim sistemimiz bütün bunları düşünür, önlem alır, müdahale eder, hiç merak edecek bir şey yok.” Bu anlamda mesajlar üretir. Eğer o filmde siz Amerikan bayrağını gösterirseniz indirim alırsınız, içerideki sinema salonundaki vergi indiriminden faydalanırsınız. Bu indirimi sürdürmek istiyorsanız, bir tane kilise sahnesi koymanız lazım. Çünkü “Kilise de toplumu ahlaklı hâle getiren ve düzenli hâle getiren bir kurumdur, biz buna dikkat ederiz”i gösterirsen, bunun da bonusunu alırsın, göstermezsen bedelini ödersin. O da daha yüksek vergiden vergilendirilmen demek. Amerikan sinemasında böyle matematiksel formüller oluşmuş durumda. Biz de bu tür mesajları farkında olmadan benimsemeye başlıyoruz. İleride, hiç hayatımızda oraya gitmememize rağmen, duygularla yerleştiği için, bir anda sanki o filmde yaşadıklarımız gerçekmiş yerine geçer. Amerikan sistemi dediğimizde, çok düzgün ilerleyen, yeteneklilerin, zeki insanların hızlıca yükseldiği, çabucak zengin olduğu, toplumsal düzen olarak mükemmel bir yer tarif ederiz. Hayatımızda hiç gitmedik; aslında öyle bir şey doğru mu, değil mi, bilmiyoruz. Belki de orası dünyanın en totaliter ülkesi -ki, öyle olduğunu da düşünüyorum- ya da bu anlamda toplumsal haksızlıklar inanılmaz derecede. Dünyada en fazla evsizin yaşadığı yer orası, en fazla gelir uçurumunun olduğu yer orası. Bu anlamda aslında sefil bir ülkeyken, mükemmel, bu dünyanın geliştirebileceği en iyi sistemmiş gibi yutturulabiliyor. Bütün bunlar, dünyayı dizayn etmek için kullandıkları mesajlar. Bu mesajların olduğunu bilirsek, bunu bile bile o filmi izleyebiliriz. O zaman etkisi olmaz. Ama bunu bilmezsek, bunu yavaş yavaş beynimize işlerler ve biz bunu kabul etmiş olarak yaşamımızı sürdürürüz. Bulunduğumuz yerde mutsuz, “Tüh! Böyle haksızlıklar yapılıyor, insan kıymeti bilinmiyor…” şeklinde, orada yaşamayı umut ve hayal ederek mutsuz bir şekilde gezinmeye devam ederiz. Ki çok anlamsız bir şey.

Türkiye’nin ve Müslümanların filmler yoluyla kuşatıldığını söylüyorsunuz. Son dönemde bu artmaya mı başladı yoksa eskiden beri var olan bir çaba mıydı?

Eskiden beri var olan şey şu: Sizin konumunuzu belirleyebilmemiz için, bir kötü belirlemeniz lazım. Bu kötü, Soğuk Savaş döneminde Ruslardı, Kızıllardı; Kızıllar, Kızılderililer. Çünkü onlar Kızılları anımsatıyordu, uzaydan gelen kırmızı yaratıklar. Doğu Bloğu yıkıldı, artık Kızıllarla ilgili bir derdimiz kalmadı. Kızıllar, onlar da bizim sistemimizi kabul ettiler, bu sisteme uygun hâle geldiler. Şimdi bizim bir düşman tanımına ihtiyacımız var. Düşman tanımı ne; en yakında Müslümanlar var. Bir ara İranlılardı, sonra Libya oldu, sonra Irak oldu, sonra bu Müslümanlara doğru genişledi, yayıldı. Dolayısıyla bir, bizim düşman tanımına ihtiyacımız vardı. Düşman tanımı yıllar geçtikçe kaydı. Soğuk savaş yıllarında hem Rusya vardı hem Çin vardı. Çin, şu anda bütün mallarımızı üreten bir devlet haline geldi. Dolayısıyla Çinlileri kötü gösterirsek, ticaretimiz sekteye uğrar. Tabii, bunda Müslümanların da bir suçu var. Müslümanların gelişmiş ülke paradoksundan kurtulamamaları, bu zinciri kıramamaları, onların çabuk kandırılmasını, bu tür işlere alet edilmesini kolaylaştırdı. Batılı teşkilatlar tarafından kurulan ve Müslümanlık eşittir terörizm algısını güçlendiren unsurlar kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu ihtiyacımız olan düşman tanımlaması Müslümanlara giydirilmiş oldu. Benim bildiğim böyle bir terörist Müslüman yok ama Batılının kafasında böyle bir şey var, çünkü bu oluşturuldu. Bu sadece bir film yaparak oluşturulmuyor, gazetende böyle yorumlar okuyorsun, televizyonunda böyle haberler görüyorsun, sinemada bunu işleyen filmler görüyorsun, dolayısıyla 360 derece etrafını kuşatan böyle bir algı oluşuyor. Dolayısıyla bunu kabul ediyorsun. Diyelim, Almanya’da bir Almansın, yan komşun Müslüman. Artık senin için o bir terörist hâline gelmiş oluyor. Ki, Amerika’da, New York’ta ikiz kuleler yıkıldığında, Batılı ülkelerde Müslümanlara bu tür saldırılar yaşandı. Tabii, hiçbir zaman çok fazla su yüzüne çıkartılmadı bu, hemen kapatıldı, birkaç ufak olay şeklinde.

Sonuç itibarıyla “Müslümanlar eşittir terörizm” tanımlanması kötüdür, sonradan oluşturulmuş bir tanımdır. Çünkü zaten bir ya da birkaç olayı örnek göstererek ya da büyük birkaç organizasyonu örnek göstererek, bütün bir dini kesimi zan altında bırakmak büyük bir önyargıdır. Bunun bir önyargı olduğunu bile bile bu mesajı sürdürmeleri de bunun bilinçli ve istenerek yapılan bir operasyon olduğunu gösteriyor, bana göre.

Müslümanlar ve Türkiye sürekli algı operasyonuna maruz kalıyor ve genelde bunu temizlemekle uğraşıyoruz. Bu konuda biz ne yapmalıyız? Filmlerimizde, dizilerimizde, medyada nasıl bir algı yönetimi içinde olmalıyız?

Bununla ilgili bir öncelik, herhâlde doğru analiz, doğru değerlendirme, doğru fotoğrafı görme, sonra buna önlem almadır. Buna önlem alma, bu mesajları kesme, yasaklama şeklinde değil; benzer mesajları daha güçlü bir şekilde söylemeyle olur. Yani biz de o zaman bunun tersini anlatan mesajlı filmler, diziler üretmeliyiz, bu anlamda kitaplar yazılmalı. Ağlanarak ya da kendimize acıyarak bir yere gelemeyiz. Öncelikle bu resmi göreceğiz, bunların yöntemlerini iyi belirleyeceğiz. Nerelerde güçlüler, biz nerelerde onlara gereken cevabı veririz. Yani sadece kafamızı kurşunlardan saklayarak ve ağlayarak bir yere gelemeyiz. Bunun için bilinçli bir şekilde üretmemiz gerekiyor.

Algı yönetimi yaparken, gizli mesajlar, alt metinler var, direkt mesajlar veriyorlar. Burada hangisinin daha etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

Uzun dönemli gizli mesajlar tabii ki, farkında olmadığımız için daha etkili. Farkına vardığımız mesajları daha çabuk reddedebiliriz; ama fark etmediğimiz, kabul ettiğimiz ve kabul ettiğimizi bile fark etmediğimiz mesajlar daha sorunlu, daha problemli, etkisi daha uzun ve onu bünyeden atmak da o kadar güç.

Mesela bir meşrubat reklamının arka planında insanın dikkatle baksa bile çok zor algılayacağı bir fotoğrafla mesaj verilmesi vb. subliminal mesajlar insanı gerçekten etkiliyor mu?

Bu tür bilinçaltına ekleme operasyonları dediğimiz operasyonlarla ilgili laboratuvarlarda çok araştırma yapıldığını biliyorum; ama bilimsel araştırmalara, bu deneylere uzunca bir süre ciddi bir şekilde baktığımda, kayıtlı böyle bir bilgiye rastlayamadım. Bunlar daha çok şehir efsanesi, kulaktan kulağa yayılarak ilerleyen bir efsane olarak görülüyor. Hep söyleniyor, “Şurada şöyle yapılmış. Herkes koşarak x meşrubatı almaya gitmiş.” Bunu x firmasının reklam kampanyası gibi görüyorum. Yani insanoğlunun bu kadar çabuk, bu kadar kolay yönlendirilebileceğini de düşünmek istemiyorum. İnsanoğluna haksızlık olur diye çok da prim vermiyorum. Hep söylenti şeklinde, o ona aktarmış, bu gazetede okumuş, bu bilmem ne olmuş ya da o gösterilen film budur diye kimse göstermiyor ki, kare kare bakalım. Sözde yarım kareye yerleştiriliyormuş. Yarım kare diye bir şey yok mesela. 1 saniye, sinemada 24 kareden oluşuyor, televizyonda 25 kareden oluşuyor. Yarım kare diye bir kavram yok. Dolayısıyla şehir efsanesi diyorum özetle.

Algı yönetiminde sinema ve TV’yi karşılaştırır mısınız?

Sinemanın güçlü yanı şu: Sinemaya gittiğinizde, karanlık bir ortamda size gösterilen dışında hiçbir şeye odaklanmadan, adapte olarak ekrandakini izliyorsunuz. Televizyonda böyle bir şey yok. Televizyon izliyorsunuz, o sırada kapı çalıyor, o sırada çocuğunuz bir şey söylüyor, o sırada gazeteyi karıştırıyorsunuz; yani daha çoklu işlemli eylem devam ediyor. Dolayısıyla televizyonda gösterilen bir şeyden ya da dizi film izliyorsunuz diyelim, pat diye reklam giriyor, sizi bambaşka bir yere götürüyor. Dolayısıyla televizyondan bu tür mesajların verilmesi tek başına etkili olmaz. Sinemada verdiğiniz mesajı güçlendirmek için televizyonu da devreye sokabiliriz. Bu anlamda, sinema öncelikli araç, televizyon bu mesajı güçlendirecek destekleme aracı. Bir de mesela sinema filmini yapıyorsunuz, sinema filmi senelerce seyrediliyor, yani bir defa seyredilip atılmıyor ama televizyon programları öyle değil. Bir diziyi en fazla ikinci kez yayınlıyorlar, üçüncü kez yayınlayamıyorlar. Ama bir sinema filmini, eğer teknik kalite unsurları da göz önünde bulundurulduysa 10-15 sene boyunca her sene bir defa gösterebilirsiniz, her seferinde onunla yeni tanışan bir kitleye bu mesajı verebilirsiniz. Demek ki, sinema televizyona göre uzun süre daha etkili mesaj verme yöntemidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.