Yüksek Teknoloji Kalkınmanın Lokomotifidir / MÜSİAD Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Akif Özyurt

Ülkemizin kalkınmasında savunma, havacılık ve uzay sanayinin büyük bir katkısı olacağını söylüyorsunuz. Bu konuyu açar mısınız?

Bunlar üçü birbirinden ayrılmaz sac ayakları, dolayısıyla üçünü beraber değerlendiriyoruz. Çünkü biri olmazsa biri olmaz sektörler bunlar. Havacılık sektörü de benim üniversiteden de konum, ben uçak-uzay bölümünde mastırımı aldım, doktoraya hâlâ devam ediyorum. Tabii, orada bizim bakışımız şuydu: Ülkemizde yüksek katma değerli ürünleri üretmeye nasıl geçeriz; yani ülkemizin bugün yüksek katma değerli ürünlerin üretimine geçmesini nasıl temin ederiz? Günümüz dünyasında ekonomik bir güce sahip olmak istiyorsanız veya bu düzenin güçlü bir oyuncusu olmak istiyorsanız, yeni teknolojiler yeni ürünler üretmelisiniz ve bu yeni ürünleri ancak yüksek teknoloji üretiyorsanız ortaya koyabilirsiniz. Eğer teknoloji üretme gücünüz yoksa belki ekonomik hacmi büyük bir ülke olabilirsiniz, ama güçlü bir ülke olamazsınız. Çin’in önceki durumu gibi bir olay bu durum. Çin, biliyorsunuz, çok hacimli, volümlü üretimler yapıyordu; ama bunlar genelde düşük katma değerli ürünlerdi. Son dönemde Çin de artık daha yüksek düzeyde, katma değeri yüksek ürünler üretmeye başladı. Dolayısıyla, Türkiye’nin önce yüksek katma değerli ürün üretmesi için yüksek katma değerli ürün tasarlaması lazım, o potansiyeli yakalaması lazım. Bunu beyin gücüyle yakalar, yurtdışına giden eğitilmiş insanını geri almakla yakalar. Bunun birçok etkeni, etmeni var.

Özellikle yüksek teknoloji içeren sanayi dalları toplumların refah seviyesini yükselten ana alanlardır. Hangi sektöre yatırım yapalım diye baktığınız zaman, en uç noktası aslında savunma, havacılık ve uzaydır. Çünkü bu sektörler teknolojinin en üst noktalarına sahip olan ülkeler tarafından tasarlanır, geliştirilir ve üretilir. Bu sektörde çok fazla sayıda oyuncu da yoktur ve istediğiniz fiyata satarsınız. Hani bir tablo dolaşır hep; demirin kilosu şu kadar, pamuğun kilosu şu kadar, uçak motorunun şu kadar gibi veya bir uydunun kilosu şu kadar gibi. Savunma ve havacılık sektöründeki ürünlerin katma değeri çok yüksektir ya da daha basit bir anlatımla, kilogram fiyatları çok yüksektir. Dolayısıyla, siz eğer orta ve uzun vadede dünyada rekabet gücüne sahip, söz söyleme gücüne sahip bir ülke konumuna gelmek istiyorsanız, özgün, stratejik ve yüksek teknoloji içeren ürünler ortaya koymanız lazım. Bu da savunma ve havacılık sektöründe yapacağınız ürünlerle olabilir dedik ve o çalışmaya öyle başladık.

Ülkemize daha çok yatırım çekebilmek için neler yapılabilir?

Yatırım deyince, esas önemli olan üretimle alakalı yatırımı buraya çekmek. Yoksa bugün yatırım borsaya geliyor. İşin açıkçası borsaya çarpmak için geliyor. Yani spekülatif olarak hisse senetlerinin değerlerini yükseltip, sonra düşürüp, buradan rant elde etmeye geliyor. Gerçek yatırımcı üretmeye gelir. Bugün eğer buraya fabrika kurmaya geliyorlarsa, bizim her zaman öpüp başımıza koymamız lazım. Bu şekilde yatırımcı da geliyor, doğru ama diğer türde de geliyor, yani çarpmak için gelen yatırımcı da çok. Yatırımcı profilini doğru seçmek gerekiyor, doğru kanalize etmek gerekiyor. Spekülatif ortamlara açık durumlar, pozisyonlar bırakmamamız lazım. Özellikle de bundan küçük yatırımcı zarar görüyor.

Ar-Ge ve inovasyon çalışmaları Türkiye’nin kalkınmasının neresinde yer alabilir?

Ar-Ge yapan çok insanımız var. Bizim insanımız Ar-Ge’ye yatkın bir beyine, zihniyete sahip. Ama bilen de yapıyor, bilmeyen de yapıyor modundayız; önüne gelen bir şeyler yapıyor. Bana da ürettiklerini tanıtmaya gelenler oluyor. “Bilimsel bir tabanı var mı?” “Yok; tesadüfen buldum.” Ama çok kaliteli Ar-Ge’ler de yapılıyor. Bizim Sabiha Gökçen’in çıkışında yine Ticaret Odası ve Savunma Sanayi Müsteşarlığının ortak yaptığı bir proje var, Teknopark İstanbul. Orada da yaklaşık 4 yıldır Yönetim Kurulundayım. Şu anda orada 170’e yakın firmamız var ve hepsi de ayrı ayrı harika projeler yapıyorlar. Türkiye’de buna benzer 64 tane teknopark var ve bunların her birinde çok kaliteli firmalar çok farklı projeler yapıyor. Ar-Ge yapmak önemli. Bunun için firmalar kendi Ar-Ge’lerini de yapıyorlar. Ar-Ge merkezi statüsü alan, yani teknoparkta verilen teşvikleri alabilen birçok firma var.

Ama bu Ar-Ge’leri inovasyona çevirmek, yani ticarileştirebilmek çok önemli. Ticarileştiremediğiniz Ar-Ge, rafa kalkmış projedir. Tamam, bütün Ar-Ge’ler ticarileşecek diye bir şey yok ama ticarileşemeyen bir Ar-Ge, maalesef boşa harcanmış zaman gibi; Türkiye için özellikle. Çünkü Türkiye’nin çok hızlı hareket etmesi gerekiyor. Bizim ancak 1950’lerden sonra sanayimiz gelişmeye başlamış. Karaköy’de, Kalafat yeri denilen yerde gemi yan sanayinin ufak ufak oluşmasıyla başlayan bir sanayi yapılanması var. Oysa bizim rekabet ettiğimiz ülkelerin 150 yıllık sanayi geçmişleri var. Bugün Almanya’da rekabet etmeye çalıştığınız firmaların en az 100 yıllık geçmişi var. Dolayısıyla, bizim çok hızlı ilerlememiz, atak yapmamız gerekiyor.

İnovasyon dediğimiz şey, aslında pazarlamacıyla, yani o işi satan kişiyle Ar-Ge’cinin, mucidin birleştirilmesi, bir araya getirilmesi işidir. Bunu başarmamız gerekiyor. Ar-Ge’ci kendi ürününü pazarlayamaz. Çünkü üretmek ve Ar-Ge yapmak farklı bir zihin yapısı gerektirir, pazarlamak farklı bir zihin yapısı gerektirir. Bu ikisini buluşturmak gerekiyor. Bu yüzden Ticaret Odasında Bilgi Ticarileştirme diye bir yapı kurduk, geçen yılın sonunda çalışmaya başladı, güzel de gidiyor. Orada projesi olan firmaları yatırımcılarla buluşturmaya çalışıyoruz.

Türkiye’de yetişmiş eleman sıkıntısı çekiliyor mu?

Türkiye’de yetişmiş eleman sıkıntısı hem çekiliyor hem çekilmiyor. Biz aslında beyin gücümüzü organize edemiyoruz. Yani ne profilde ne evsafta, ne kadar elemana ihtiyacımız var, bunun bir araştırması yapılmamış maalesef. Aslında bizim üniversite kapasitemiz gençlerimizin sayısı kadar. Yani birebir eşleştirseniz şu anki kapasite yetiyor. Ama birçoğuna bizim çocuklarımız gitmek istemiyor. Bugün tarih bölümüne kaç kişi gitmek istiyor veya coğrafya bölümüne?! Hasbelkader kazanırsa gidiyor genç. Çünkü bu bölümler para kazandıracak bölümler olarak görülmüyor. Ve arz-talep dengesine göre planlanmış değil.

Aslında bizim gerçekten kaliteli insanlarımız var ama oralarda iş bulamıyorlar. Mesela benim okuduğum bölüm uzay mühendisliği; buradan mezun arkadaşların çoğu yurtdışına gidiyor, çünkü çalışacak yer yok. Son dönemde, yeni yeni TAI, TEI alım yapmaya başladı. Ben makine otomasyon sektöründeyim, tornacı bile bulamaz hâle geldik. Niye? Meslek liselerinde geçen yıllarda yaptığımız bir ölçümde, yüzde 86’sının okuduğu mesleği yapmadığını gördük; çocukların sadece yüzde 14’ü okudukları mesleği yapıyorlar. Yani bu okullara giden çocuklar da aslında o meslekleri yapmak için değil, iş olsun diye veya aileleri öyle yönlendirdi diye gidiyor. Ama şu anlaşılmıyor: Teknik konularda yetiştirilmek üzere buralara seçilmiş insanların alınması gerekiyor, daha kaliteli, vasıflı elemanların oradan çıkması gerekiyor.

Şu anda eleman sıkıntısı, teknik konularda üretim yapan firmalarda gerçekten had safhada. Peki, yüksek teknoloji içeren konularda bu Ar-Ge’leri yapmaya eleman bulamaz mıyız, uçak yapacak elemanımız yok mu? Hayır, var. Ama onlar için de altyapı kurmamışız, onlar da yurtdışına gidiyorlar. Böyle de bir durum var ortada.

Yetişmiş elemanımız var, yetiştirilecek de çok genç elemanımız var. Sorunumuz, bunları doğru kanalize edemiyoruz. İnsanları; becerileri, istekleri, mutlu oldukları mesleklere göre yönlendirmiyoruz. Yanlış meslek sahibi yapıyoruz. O yüzden, bizim aradığımız vasıflı elemanları biz bulamıyoruz, onlar da mutlu oldukları mesleklere sahip olamıyorlar.

Dünya devi şirketlerimizin olmamasının sebepleri neler?

Bizim iki kardeş bile, biraz firma büyüdü mü, biraz para kazanmaya başladılar mı, fabrikayı ortadan ikiye bölüyorlar, aynı konuda (çünkü o konuyu biliyorlar, babadan onu görmüşler) üretim yapıyorlar; tabii, aynı işi bildikleri için ve aynı işi yaptıkları için birbirlerine rakip oluyorlar, fiyat kırıyorlar ve birbirlerini batırıyorlar. Hâlbuki dünyada, bakıldığı zaman, bir Alman devi bir Japon deviyle birleşiyor. Hâlihazırda ikisi de dev zaten, “Niye birleşiyor arkadaş?” demeniz lazım ama adamlar birleşiyor, daha da büyüyorlar.

Dünyada, yeni gelişen teknolojiler özellikle -uç teknolojiler diyoruz biz bunlara, havacılık sektörünün dışında da böyle birçok teknoloji var- yüksek sermaye gerektiriyor, yüksek kalitede beyin ihtiyacı gerektiriyor ve bilgi birikimi gerektiriyor. Bu bilgi birikimini öyle sıfırdan sağlamak çok kolay bir iş değil, bir süreç gerekiyor. Bu firmalar 150 yıllık firmalar ve bir anda 150 yıllık firma olunmuyor. Tıpkı bir gökdelen inşa eder gibi; önce zeminden başlıyorsunuz, belki 20 kat yerin dibine giriyorsunuz, sonra sıfıra gidiyorsunuz, sonra bir 50 kat daha yukarı çıkıyorsunuz. Bu öyle bir şey. Türkiye’nin sanayi geçmişi çok eski olmadığı için, bizim sanayi kültürümüz de çok uzun değil ve eğitim sistemi de hep bizim bireysel başarılarımızı puanladığı için biz ortak iş yapmayı bilmiyoruz. Birlikte iş yapmayı da sevmiyoruz. Hâlbuki bu tür yüksek teknolojili, yüksek katma değerli üretimler ortak projeler şeklinde yapılır daima. Yani bir Ahmet Efendi dükkanında ne üretebilir!? Bir uçak motoru üretemez mesela. Çünkü bu iş kadro işi.

Eğer Türkiye, yüksek katma değerli -iyi para kazandıran- işler yapmak istiyorsa, bu sektörlere girmek istiyorsa ortak çalışma kültürünü hızlı bir şekilde çocuklarına, yeni gelen nesle öğretmesi lazım. Çünkü maalesef bu kültür bizde yok; biz beraber çalışmayı sevmiyoruz, hep tek başımıza bir şeyler olmak istiyoruz. Bu sünnete de aykırıdır aslında. Yani biz, “Ben yaptım, benim yaptığım şey…” diyoruz. Egomuz çok yüksek. “Biz yaptık, beraber yaptık, takım hâlinde yaptık…” diyemiyoruz, yani bir takım lideri olamıyoruz. Takım lideri olmak apayrı bir şey. “Ben yaptım; tamam, elemanlarım vardı, ama işi yapan benim…” diyoruz. Bir Alman, bir İsviçreli böyle çalışmıyor. Bugün yurtdışındaki fabrikaların çalışma sistematiğine baktığımız zaman, bizde her bir şeyi kendimiz yaparız, ama orada adam mesela sadece tasarım yapıyor veya montaj yapıyor, yan sanayisini oluşturmuş. Bugün otomotiv sektörünün çalışma metodu budur. Yan sanayi kuruluşlarının biri buji üretiyor, biri supap üretiyor, biri diğer bir parçayı üretiyor; sonra ana sanayi alıyor bunu, montaj hattında monte ediyor, size otomobil olarak satıyor. Hepsini tek başına yapmaya kalksa, o otomobili yapması mümkün değil, o üretimin altından kalkamaz ve yetiştiremez. Ama her bir firma belli standartlara uygun, belli kalitede üretimi zamanında teslim ettiği zaman ortaya kaliteli bir ürün çıkıyor. Bu üretim, ortak çalışma kültürünün bir sonucu. Uçakta da işler böyle yürüyor. Siz ortak çalışma kültürünü hazmedemezseniz, uygulayamazsanız, uçak da üretemezsiniz. İşin en temelinde ortak çalışma kültürü yatıyor. Hepimiz tek başımıza muhteşem mucitler olabiliriz ama beraber çalışamadığımız için bu pek de anlam ifade etmez.

Kalkınmada lokomotif konumda olan KOBİ’lerin ne gibi sorunları var?

Türkiye’nin ihracatının çoğunu KOBİ’ler yapıyor. Türkiye’de bugün işletmelerin yüzde 98’i KOBİ, ihracatın da yüzde 60 küsurunu KOBİ’ler yapıyor. Ortaklık kültürünün yerleşmemesinden kaynaklanan bir sonuç bu; küçük firma sayımız çok fazla. Ama bir taraftan da bardağın dolu tarafına bakmak lazım; bu bize çok hızlı hareket kabiliyeti de getiriyor. Küçük firma çok daha hızlı ürün geliştirebilir. Büyük bir firmada karar almak 6 ay-1 yıl sürerken, küçük firmada anında riske girilir, iş yapılıp tamamlanır. Üretim hızı çok daha yüksek olabilir. Türkiye bunu avantaja çevirebilir. Ama KOBİ’lerin çok ciddi sorunları var. KOBİ’ler üretmeyi biliyorlar ama yönetmeyi bilmiyorlar. İleriye dönük birleşemeyen KOBİ’ler batmaya mahkûm. Belki KOSGEB gibi kurumların, kendine başvuran KOBİ’lere bir checkup sistematiği kurması lazım. Firmayı bir checkup’a alacak, artı yönleri, eksi yönleri neler ve bunlara o checkup sonucunda verilmesi gereken reçeteye uygun teşvikler verilmesi sağlanacak. Böyle bir mekanizma kurulursa, KOBİ’lerin büyümesi, güçlenmesi sağlanır. Hatta aynı sektörde çalışan KOBİ’leri ortaklık yapmaya yönlendirmek de lazım. “Arkadaşlar, bakın, siz ortak olun, ben devlet olarak sizden 5 yıl vergi almayayım veya şu teşvikleri vereyim.” denilmeli. “Zaten aynı makineleri kullanıyorsunuz, 5 tane makine alacağınıza 1-2 tane makine alın, hepinizin işini zaten görür bu.” denilmesi lazım. Çünkü bir tezgâh 7 gün 24 saat çalışabilir. Bunların çoğu günde 15-16 saat ve tek vardiya çalışıyor. Türkiye bu kadar zengin bir ülke değil. Bunlar aslında sadece organizasyon meseleleri. Türkiye’de organizasyon yapabilme kabiliyetimiz çok sınırlı, çok düşük, bunu geliştirmemiz gerekiyor.

KOBİ’ler Türkiye’nin gerçek ve çok önemli bir gücü, kıvrak olabilmesinin kaynağı KOBİ’ler, ama KOBİ’lerin çok ciddi sorunları var, onları da doğru tespit edip doğru çözümler üretmek gerekiyor. Yoksa KOBİ’lerin gidişi daima batıştır. Çünkü kurumsal bir yapıları yok.

Yorum bırakın