Yaşanılası Şehirler / Avni Çebi

Şehri inşa ederken nereden başlamak gerekiyor?

Şehir inşa ederken mahallelerden başlamamız lazım. Bir mahallenin büyüklüğü ne olacak? Bu çok önemli bir soru… Mahallenin en önemli özelliği belli bir alanda oluşması ve insanların birbirlerini tanıyacak bir yoğunlukta nüfusa sahip olmasıdır. Bir mahalle olabildikçe kendi başına yeterli bir yaşam alanıdır. Ticari merkezi, ilkokulu, semt doktoru, camisi ile beraber bizi kendi çevresinde gün içinde tam ve yeterli olarak tutabilmeli. Diğer mahallelerle belli bir doğal veya insan yapımı bir sınırla ayrışmalıdır. Mahalle kendi içinde bütünlüğü olan bir yerleşim yeridir. Bir ucundan diğer ucuna yürüyerek gidebilirsiniz ve kendi ihtiyaçlarınızı bir araç kullanmadan karşılayabilirsiniz.

Daha büyük ve daha üst bir yeterlik gerektiren işler için diğer mahalleler veya şehir merkezi ile bağlantıya geçebilirsin. O zaman transit yolları ve toplu taşıma araçlarını kullanarak iletişim sağlayabiliriz. Ortaokul, lise, üniversite, uzmanlık gerektiren sağlık hizmetleri için ve çalışma hayatımız için daha uzun mesafelere ve dağınık şehir merkezlerine yolculuk edebiliriz. Bu farklı ihtiyaçlar mahalleleri ve şehirleri kaynaştırır, birbirine bağımlı kılar. Bu bağımlılık geliştiricidir; bizi monotonluktan kurtararak diğeri ile ilişkileri sağlamlaştırır, şehirli ve medeni olmamız için bize yol verir, imkân oluşturur.

Bir de geleceği düşünmek gerekiyor değil mi?

Tabiî, doğal eşiklere saygılı, onları fazla örselemeden yaşama bilgeliğine ulaşmalıyız, bilmeliyiz ki bugün yaptığımız her bir değişiklik sonuçlarını yıllar sonra bizlere gösteriyor. Son yıllarda yaşanan hızlı sanayileşme, atıklar, yoğun yapılaşmanın meydana getirdiği ısı adaları, mikro iklim bölgelerine saygı duyulmaması, yoğun ve yüksek yapılaşma şehirlerde yaşamı çekilmez hâle getirmektedir. Artan hava hareketlerinin engellenmesi şehirleri adeta bir saunaya dönüştürdü. Kendi ellerimizin yaptıkları yüzünden yaşam alanlarımız her gün biraz daha daralıyor ve hayat şehirlerde çekilmez oluyor.

Biz bugün yaptıklarımız ile geleceğimizi belirliyoruz. Bugün güçlü ve sağlıklı olan bizler yarın bu imkânı kaybedeceğiz, yarın kurduğumuz bu mekânlar bizlere yaşlı ve güçsüz insanlar olarak şehirde yer açacak mı? Hürmet ve saygı görerek bizden önceki nesiller ve çocuklarımız ile birlikte bu şehrin sokaklarını ve parklarını paylaşabilecek miyiz? Dünü ve bugünü, zayıf ve güçlüyü, yaşlı ve genci ile şehirlerimiz bizi harmanlayacak mı yoksa ihmal mi edecek? Yalnız bir başımıza unutulmuş olarak birilerini ve ilgilerini bekleyerek mi hayatımızı geçireceğiz; merhamet ve hürmet görmek her yaşlının hakkıdır. Dün çocuklarımıza gösterdiğimiz ihtimam, merhamet ve şefkati şehirli bize ne kadar sunacak?

Siz bir de “insan ölçekli” tanımını kullanıyorsunuz makalelerinizde… “İnsan ölçekli” tanımlamasını biraz açar mısınız?

“İnsan ölçekli” tanımı, şehri insan ölçeğinde tasarlamak demek; şehri tasarlarken şehirdeki mazlumları, mağdurları, güçsüzleri, zayıfları, engellileri, yaşlıları ve çocukları merkeze alarak şehri inşa etmek demektir. Çünkü şehrin her yaştan insanın buluştuğu ve kaynaştığı, birbirlerini anladığı, tanıdığı, yardımlaştığı, varlığından keyif duyduğu, varlığıyla eksikliğini tamamladığı, kendi geçmişini ve geleceğini gördüğü mekân şeklinde tasarlanması lazım. Şehir yalnız belli yaşlardaki insanların girip çıktığı, yaşı 15’ten 50’sine kadar olan güçlü, kuvvetli, alımlı, sağlıklı insanların olduğu güzel tasarlanmış bir mekân değildir, yaratılıştan geldiği gibi her yaştan insanın yaş döngüsündeki her döneme hitap eden bir tasarım olmalı. Hepimiz çocuk olduk, orta yaşlara geldik, yaşlandık bütün bu devinimi yaşıyoruz. Şehrin bütün unsurlarının insana hitap etmesi, insanı kucaklaması; içine alması lazım ki insan da şehri içselleştirebilsin… Geçmiş yapılarımız tamamen böyleydi, insan ölçekli oldukları için çocuk evinden çıktığı zaman ne yapıyor, okuluna gidiyor, öyleyse çocuğun okulu kesinlikle yürüyebilir mesafede olmalı. Bu çok önemli… Çocuğu servise bindirmememiz lazım. Çünkü çocuk ilk sosyalleşme aşamasında okuluna yürüyebilir mesafede gidebildiği zaman çocukta sağlıklı bir sosyalleşme başlıyor, kendine özgüven kazanıyor, kendi sosyal çevresini ve doğal çevresini kendisi gözlemleriyle yakalayabilme şansına sahip oluyor. Gidiş geliş aşamasında komşusunu görüyor, mahallede arkadaşını görüyor, oradaki esnafı görüyor, yaşlı amcayı görüyor, özürlü birini görüyor, selam alıyor selam veriyor, kendini daha özgüvende hissediyor ve okuluna gidiyor. Yaşadığı mekâna ait aidiyetler kuruyor, daha büyük bir âlemin bir bireyi olduğunu fark ediyor, keşfediyor; kendini daha mutlu ve güvende hissediyor.

Bugün sanki çok katlı binalar ürkütüyor insanı…

Evet, bu psikolojik bir durum… İnsanı binalar karşısında ezmememiz lazım ki, insan binaya şeref kazandırmalı onunla uyumlu bir ilişki kurabilmelidir. Bina ve çevresindeki tabiat arasında bir uyum olmalıdır. Binaya baktığımız zaman ufku ve gökyüzünü kaybetmememiz gerekiyor. Ağaçlar ve bina arasında bir düzen olmalıdır. Bina büyüklükleri ağaç boylarını aşmamalı tabiata ait olan her şey ve insan bina ile bütünleşmeli, insan eliyle yapılan yapılar doğaya başkaldırmamalı onunla uyumlu ve barış içerisinde olmalıdır.

Bina yüksekliğini de insan nazariyatında mı algılamak gerekiyor? Yani bir insanın tüm yaşamını geçirebileceği bir ölçüyü konuşacak olursak, insanın çocukluk, gençlik, yaşlılık ve hatta engellilik dönemi olabiliyor.

Sorunun bu kısmı işte çok önemli, elbette… Tüm ölçümüz insan hayatının ihtiyaçları, ölçüleri, sınırları, birimleri, fonksiyonları… Binanın yüksekliğinin olabildiğince teknoloji kullanmadan insanın adımlarıyla çıkıp inebileceği bir büyüklükte olması gerekiyor. Bunun için de uygun olan bina yüksekliği normalde bir kat, en fazla üç veya dört kat olmalı. Gerekirse binada teknoloji kullanabilirsiniz, bir yaşlı ve engelli olur, taşınması gereken bir hasta olabilir vs. ama normal şartlarda o binada teknoloji kullanılmadan yaşanabilir olmalıdır.

Teknoloji kullanılacak tabii; asansör olacak, suyu olacak vs. bütün bunlar elektrik ile çalışıyor ama bir an için bunların olmadığını düşünelim, insanın rahat hareket edebilmesi lazım, insan hareketlerinin kısıtlanmaması gerekir. Aynı zamanda evin ve mekânın etrafında insanlara yaşam alanı üretmemiz lazım. Yarın Allah korusun bir afet, bir deprem, bir savaş, bir olağanüstü durum olduğu zaman insanlar kendi yaşam alanı içerisinde olabildiğince minimum ihtiyaçlarını karşılayabilecek hareketliliğe ve üretim gücüne sahip olmalı, yaşama tutunabilmelidir. Bu aynı zamanda bir ülkenin hem kendine ait ulusal güvenliği sağlaması anlamında hem tabiatla buluşması anlamında hem de olağanüstü durumlarda kendi kendine yetebileceği noktasında bir öngörüye sahip olması anlamında çok önemlidir.

Çocukların gözünden hayal edebilirsek şehri, daha kolay planlayamaz mıyız?

Elbette, çocuklarımız ve yaşlılarımız hayatın iki ucundaki en değerli, masum varlıklarımız, şehir bunlarla beraber güzel ve merhametli oluyor. Çocuklar için şehir kendilerini geliştirdiği, merak ve heyecan, anlama ve öğrenme, katılma ve buluşma anlamında her türlü sosyal ve kültürel gelişim ortamını sağlayan çevredir. Çocukların masumiyeti şehirde kaybolmamalı onların masumiyeti, sadeliği ve güzelliği şehre aksetmeli… Onlar için birçok sosyal donatı alanları inşa etmeliyiz, çocuklar binalar arasında yoğun sokaklarda kaybolmamalıdır.

Bu anlamda çocuk okula gittiğinde okulun da o çocuğun ölçeklerinde olması lazım. Mesela ilköğretimin ilk kademesindeki bir okulun merdivenleri ona göre olmalı, sıraları, lavabo yükseklikleri vs. çocuğun ergonomisine ve erişebilirliğine uygun yapılmalı, binalar çok katlı olmamalı, en fazla iki kat olmalı. Maalesef bugün İstanbul’da yer yokluğundan dolayı nüfusun belli yerlere yoğunlaşması veya gerekli planlanmaların yapılamamasından dolayı okullarımız depreme karşı dayanıklı olma düşüncesinden dolayı yıkılıyor, iki – üç kat olan okulların yerine beş – altı katlı binalar yapılıyor. Okul binaları dikey yükselirken yatayda da genişletiliyor, binalar büyüyor, bahçeler küçülüyor. Dolayısıyla çocukların oynayacağı alan da ellerinden alınıyor. Okul büyüklükleri ortaokul ve lisede çocuğun ve gencin büyümesine göre 3 veya 4 kat olabilir. Bütün bunları yaparken bir okulda aynı zamanda eğitim alacak çocuk sayısını da sınırlandırmamız gerekir. Anaokulunda 80 den az, ilköğretimde 200 den az, ortaokulda 350 den az ve lisede 600’den az olacak şekilde öğrenci sayılarını okul bazında planlamalıyız ve sınıf sayılarını da öğrencilerin birbirlerine daha duyarlı ve saygılı olacağı mevcutlarda 24 öğrenciyi geçmeyecek şekilde planlamalıyız. Sınıftaki öğrenci sayısını anaokulunda 12’yi aşmayacak şekilde öngörmeliyiz. Yoğunluk arttıkça kişinin mekânla ve insanla iletişiminde problemler başlıyor. Çocuk ya içine kapanıyor ya da kabalaşıyor veya vurdumduymazlaşıyor. Öğretim ve eğitimin amacı insan ilişkilerinde sağlıklı bir iletişim ve duyarlılık ortamının oluşturulması yek diğerimiz ile empati yapma becerimizin geliştirilmesidir. Farklılıklarımızı koruyarak oluşturacağımız sinerji ile keşif ve merak duygumuzu canlı tutarak, daha büyük bir anlam ve yaşam kültürünü inşa etmektir.

Şehrin insan yüzlü olmasını hangi anlamda kullanıyorsunuz?

Kentsel dönüşümün konuşulduğu bugünlerde insan ölçekli şehirleri kesinlikle öncelememiz gerekiyor. Şehrin hem insan ölçekli olması lazım hem de insan yüzlü olması lazım. İnsan yüzlü olmak onun fiziksel anlamda insan ölçekli, rahmani olması, merhamet merkezli olması, insanın birbirine bakabilmesi ve fark edebilmesi anlamında, insanî masumiyet ve hüznün, neşe ve sevincin mekâna yansıması gerekir. Şehrin insana hoşluk ve sükûnet vermesi lazım, insanın en doğal hali gergin olmadığı, sakin olduğu halidir, adeta uykudaki halimizdir. Biz uykuda tamamen teslim olmuş durumdayız, bütün duygu ve düşüncelerimiz nötürdür. Kimseye karşı bir tavrımız yoktur, masumiyet içerisindeyizdir, adeta bir bebek gibi…

Şöyle düşünelim, insan yüzünde bütün organlar arasında büyük bir uyum ve simetri vardır. İnsan siması, yaratılanlar içerisinde en güzel olanıdır. Orada bütün ölçüler altın orandadır, gözü yormaz ve insanda estetik ve güzellik duygusu oluştur. Gözün, kulağın, burnun, ağzın yerleşimleri onları tamamlayan kaşlar, kirpikler, saç ve sakal hepsi büyük bir aklın ürünüdür, uyum ve bütünlük duygusu insana verir. İnsan yüzü aynı zamanda insanın iç yüzünün bir yansımasıdır, sadeliği, sakinliği, gülümsemesi, masumluğu, hüznüyle… Bütün organlar bir duygunun ortaya çıkması ile kendince ona şahitlik ederler. Şehirleri insan yüzlü olarak inşa ederken bu anlam ve oranlara dikkat etmeliyiz. Etrafında olanla uyumlu her bir bina bir sonrakinin tamamlayıcısı, hangisi önce veya sonra yapılmış fark edilmez, hepsi büyük bir estetik ve uyum anlayışının çıktısı, adeta bir usta elden çıkmış binalar kümesi…

Hayret kavramı da çok önem verdiğiniz kavramlardan…

Evet… İnsan eliyle yapılan evlerden, mahalle, köy ve şehir siluet ve görünümlerine kadar çevremizdeki yapılar bizde estetik duygusu oluşturmalı, gözümüzü yormamalı, bizde hayret ve güzellik duygusu oluşturmalıdır. Şehrin binalarının dış görünümündeki, boyasından genel görünüşüne, penceresinden kapısına, çatısından sokağına kadar bütün yapı elemanları doğru ölçekte yerli yerine oturmalı bizdeki güzellik duygusunu beslemeli, bizde mekâna aitlik duygusunu inşa etmelidir. Ev, şehir ve insanlar arasında birbirini tamamlayan, biri diğerini ezmeyen ve ötelemeyen bir yapı serencamı oluşmalı; insan mekânda izzetini korumalı, sevincini yaşamalı ve geliştirmelidir. Binalar, yaptığımız siteler, mağrur ve kibirli olmamalı, bizi birbirimize ve kendimize yabancılaştırmamalıdır. İnsanın en doğal hali ve kimyasının düzgün olduğu hal tevazu halidir. Kibirli ve gösterişli olmak maliyetli ve zor bir haldir, sürdürülebilirliği yoktur ve çok yorucudur.

Şehir ve insan birbirini tamamlayan unsurlar. İnsanın şehrin içinde huzurlu olmasında mimarinin rolü ne?

Tasarladığımız mekân bizim düşüncemiz ve hayalimizin, kültürümüz ve değerlerimizin estetik değer kazanmış, yapılaşmış bir eseri, bir ürünüdür. Daha sonra tasarladığımız mekânlar bizim düşüncelerimizi ve kültürümüzü etkileyen, yaşam biçimimizi belirleyen bir unsur haline dönüşür ve bizleri de dönüştürür. Mimari ile yaşadığımız çevreyi, oturduğumuz mekânları ve iş yaptığımız alanları oluştururuz. Sabahtan akşama kadar insan eli ile yapılmış mekânlarda zamanımızı geçiririz. Gördüğümüz şeyler, duyduğumuz sesler, kullandığımız araçlarla etkileşim içerisinde oluruz. Bunlar ne kadar insanî ölçekte ve tabiatla uyumlu ise bize güven ve huzur verir. Sürekli algılarımız ile olduğumuz çevreyle temas halinde oluruz; bu bizim psikolojik, ruhsal, zihinsel ve bedensel gelişimimize olumlu veya olumsuz etki yapar. Biz ya daha huzurlu ve paylaşımcı ya da daha tedirgin ve bencil olabiliriz; bunda mimarinin oluşturduğu algılanabilir çevrenin büyük etkisi vardır.

Mekânla insan arasında birebir etkileşim var değil mi?

Evet, mesela apartmanda oturduğumuzu düşünelim, apartmanlar ağırlıklı olarak altı kattan oluşuyor. Daha önceki dönemde biz bahçeli evlerde oturuyorduk. Bunu biz yaşadık, bu şehirde yaşayan herkes yaşadı, Anadolu’daki bir kasabaya gitmeye gerek yok. Biz mesela Küçükçekmece’de oturduğumuz zaman, bizim evimiz ve komşularımızın çoğunun evi tek katlı veya iki katlı bahçeli evlerden oluşuyordu. Evlerin kurulduğu arsa aşağı yukarı 400-500 metrekare, yeterli büyüklükte bir araziydi. Herkesin bahçesinde meyve ağaçları, çeşitli güller vardı, sebze yetiştirilirdi ve her evin su kuyusu vardı. Arsa bütün bu ağaç ve bitkilere yeterdi, ev de bütün bu alana hâkim olan bir yerde konumlanırdı. İnsan adımını attığı zaman evine giriyor veya dışarı çıkarken adımını attığı zaman da bahçeye çıkıyor, birkaç adım atınca da sokağa çıkıyordu.

Şehirlerde mahallelerin sınırları vardı, bir mahalle diğer mahalleden belli bir uzaklıktaydı. Mahalleler kendi içerisinde kültürel ve sosyal bütünlüğe sahipti, herkes birbirini tanırdı, yardımlaşma ve dayanışma hayatın güzelliğiydi. Kimse yalnız ve sahipsiz değildi. “Bir kişiye yeten iki kişiye, iki kişiye yeten üç kişiye, üç kişiye yeten dört kişiye yeter…” anlayışı hayata hâkimdi. Paylaşıldıkça çoğalan bir bereket evlerden mahalleye, mahallelerden şehire yayılırdı. Mahalleli arasında güzel bir kaynaşma ve paylaşım vardı, herkes kendini emniyet ve huzur içerisinde bulurdu.

Eskiler “Ev alma, komşu al.”, “Komşu, komşunun külüne muhtaçtır.” derlerdi.

İnsan insana muhtaçtır. Çünkü insan yanı başındaki insandan emin olmalı ve varlığından keyif almalıdır. Komşu komşunun varlığından güven ve huzur bulur; bunu da ancak selâmlaşarak, hal hatır sorarak ve paylaşarak yapabilir. Öncelikle paylaşacağımız sözlerimiz selamlarımız, hal hatır sormalarımız ve karşılıklı iyi niyet dileklerimizdir. Başlangıçta söz ve iyi niyet aşaması geçilmeden ilişkilerimizde bir adım ileri gidemeyiz. Bizi mutlu eden sahip olduklarımız değil, paylaştıklarımızdır. Birbirimize saygı, hürmet ve sevgi göstermeliyiz ki bir olmanın verdiği güzelliği ve huzuru hissedelim…

İnsanlar eskiden evden çok, komşularını alırlardı. Çünkü insanı güçlü ve emniyetli, mutlu ve huzurlu kılan şey yanı başında olan komşusuyla ilişkisidir. Komşu komşuya o kadar yakındır ki bizim kültürümüzde bahsettiğiniz üzere komşu komşunun külüne muhtaçtır, deriz. Hz. Peygamber bir hadislerinde: “Cebrail bana komşuluktan o kadar bahsetti ki nerede ise komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim.” buyurmuşlardır. O kadar önemli komşu olmak. Şimdi biz bu geleneği ve anlayışı kaybettik. Bizim için artık önemli olan “itibarlı” bir sitede, “getirisi çok” bir yerden ev satın almak. O kadar önemli bir değişim ki biz bize güç ve güzellik katan bütün değerlerimizi imkân ve nam olsun uğruna maalesef kaybediyoruz ve ucuza satıyoruz.

Güzellik ve huzur için yeşilin çok büyük etkisi var değil mi?

Evet. Yeşil alanlar insana huzur verir, daha çok yeşil ve doğal ortamda yaşayan insanlar kendilerini daha huzurlu ve iyi hissederler. Adeta binalarla çevrilmiş bir ortamda labirent kentlerde yaşayan insanlar hangi sokağın nereye çıkacağını bilmeden ve kiminle karşılaşacağı endişesiyle çevresini fark etmeden, adeta kendi içine gömülmüş olarak sürekli bir ürperti ve çekingenlik halinde yaşarlar. Bu yoğun ve kalabalık, güneşsiz ve yeşilsiz şehirler insanlarımızın psikolojisini bozuyor. Her gün biraz daha fazla psikoloğa, psikiyatristlere gidiyor ve ilaçlara bağımlı olarak hayata tutunmaya çalışıyoruz. Elimizde bir baston yok ama cebimizdeki haplar bizi hayata tutuyor, unuttuğumuz güven ve tebessümü yapay olarak onlardan alıyoruz. Oysaki ne kadar da muhtacız insana, onun varlığına ve sesine, sıcaklığına ve dostluğuna… Arkadaşlarımız, dostlarımız ve akrabalarımızla beraber büyük insanlık âleminin üyeleri bireyler ve aileler olarak hep aynı yolun yolcusuyuz. Bu mekânlarda, kaybettiğimiz ve aradığımız bir insan sesi, bir insan eli, bir insan yüreği, bizde olmayıp onda olan, onda olmayıp bizde olan, birlikte bir bütün olan insanî ve rahmani olan insan olabiliriz, sağlam ve huzurlu bir toplum olabiliriz.

Yorum bırakın