Ana sayfa - Manşet - Yarım Kalmış Mutluluklar / Dr. Metin Serimer

Yarım Kalmış Mutluluklar / Dr. Metin Serimer

İçimi ışıl ışıl dolduran bir sabah mutluluğu ile uyandım. Yapmayı düşündüğüm şeyleri planlamanın huzuru vardı içimde. Hatta mutluluk genlerime mobing yapmalıyım gibi uç bir düşünceyle kendimi motive ederken yatağımda, zihnim, yere çarptıkça I.Q. toplayan bir top gibi bir yerlere gitti geldi adeta. Yarım kalan mutluluklarımız ne kadar da çoktu hayatta. Bu düşünce bile beni rahatlattı. Vay bee, mutluluğun önü açık demek ki dedim kendi kendime… Günlük hayatın telaşı içinde biraz yorulmuş ya da daralmış olmalıyım, yoksa mutlu olmayı bir yudum su gibi görmezdim herhalde. En azından o an için… Mutlu olmak daha kolay, boş veeer, mutlu ol, herkes mutlu olsun, dedim… Sen üzerine düşeni yap, gerisine karışma, bu şartlarda yapmam gerekenleri layıkıyla yapsam mutlu olurum herhalde, dedim. Böyle düşünmek dahi beni mutlu etmeye yetmişti. Düşünecek o kadar çok şey vardı ki, ânı kurtarmanın ötesinde, günlük yaşantı içinde, Allah’ın (C.C.) insana verdiği güzellikleri yerli yerinde kullanamadığımız her şey, yarım kalan birer mutluluktu aslında…

Tabi, sadece ben mutlu olsam, asla mutlu olamazdım. Her halde en çok buna ağlar, üzülürdüm, asla mutlu olamazdım… Bir çırpıda nimetleri gözden geçirdim, ama bir tarafım eksik kaldı adeta, herkes, her nimete aynı kolaylık ya da keyfiyette ulaşamıyordu bir defa… Elimdeki nimetler beni mutlu etmeye yeterdi ama dünyanın yarısı açtı be yahu. Al sana yarım kalmış mutluluk, ehhh, öyleyse, mutluluğu arasam dahi, dünyanın diğer yarısı açken, öbür yarısının oburluğu beni mutlu etmiyordu. Siyaseten, bu yarım kalmış mutluluğumu kimse kıskanmaz herhalde, sen de böyle düşün canım, elinden alan mı var… Her kötülüğü kıskanıyorsun, bir de iyiliği kıskan be ya hu… Bu da senin yarım kalan mutluluğun, haberin var mı?.. Ben mi? Ben eksik tarafımı tamamlamaya çalışıyorum zaten… Yarım kalan mutluluğumu… Çünkü sadece ben değil başkaları da mutlu olmalı derken, başkalarının acısını ve sevincini hissedememek de yarım kalmış bir mutluluktur. Tevekkülle rasyonalite arasında, ince mi ince bir çizgi var. Akıl, tam da ikisinin arasında bir yerde duruyor. Bize verilen ilahi ölçü ve anlayışlar olmasa akıl, burada oyunu ruhtan yana veremiyor. Ruh ise ilahi hakikatin yeryüzünde temsilcisi ve vicdanın keskin kılıncı… Ruh bizi biz yapan ama tamamıyla bize ait bir şey değil, sadece bize ait bir şey değil yani. Bir tarafımız, dünyanın kirli yüzünde pas tutarken, ruhumuzu layıkıyla ayağa kaldırmamış olmak da yarım kalan bir mutluluk…

Bir arkadaşıma bir mezarlıktaki aile kabristanının resmini göndermiş ve “Gördün mü tripleksi?” diye mesaj atmıştım… “Hani abi, nerede tripleks, göremedim.” dedi. “Manzarayı büyült manzarayı.” dedim… Büyülttü… Kabirleri görünce acı bir tebessüm… Ankara’da idi kendisi, “Ah abi, İstanbul beni hep çarpar zaten.” dedi. Espriyi anlamıştı nihayet… İçimden yutkundum, manzara beni daha çok çarpmıştı aslında… O manzaradan alacağım hakiki lezzet de benim için yarım kalmış bir mutluluktu. Eminim, oradan alınacak çok şey vardı, her şeyi hissedememeyi yarım kalmış bir mutluluk olarak hissettim ben de… Hiç olmazsa hissedebilseydik… Hz. Ali’nin (k.v.) “Ahiretle aramdaki perdeler kalksa…” sözünü daha iyi anlardık.

Fikir adamları için, kendi kendine felsefe yapıp bunu fikir diye sunmak yarım kalmış bir mutluluktu. Ömür boyu kendini kandırarak yaşamak yarım kalmış bir mutluluktu. Şu “kutsal egoyu” aşamadan ölmek yarım kalmış bir mutluluktu. Her defasında kutsal egoya yenilmek yarım kalmış bir mutluluktu. Zevkçilikle yol alıp bir türlü ruha yol vermemek yarım kalmış bir mutluktu. Sadettin Ökten hocanın “İnsan kendinden ve Allah’tan saklayamaz.” sözünü bu anlamda hep çok anlamlı bulmuşumdur.

Geçenlerde okuduğum bir kitapta yazar, “Filozoflar, zihinlerindeki tanrı imajını, insanlara işte Allah böyledir diye dayatırlar…” diyordu. Eminim benim Rabbim, onların anlattıklarından çok çok farklı… Hiç olmazsa tanımam gerektiği kadar Rabbimi tanıyabilseydim… Bu da yarım kalmış bir mutluluktu…

Kişisel gelişimciler de yarım kalmış mutluluğa çok iyi bir örnektir. Başarmanın mutlu olmaya yettiğine dair sözler söylerler insanlara, küçük karelerde mutluluk önerileri sunarlar. Bu, olumsuz otomatik düşüncelerden kurtulmak için bir nebze işe yarar. Ama “Niçin başarı?” hususunda büyük gayeler ve engin ufuklar, insan ruhuna dokunacak, varlığa dair güçlü tespitler yoktur içinde ve mutsuzluğunun en büyük sebebidir eksik tavsiyeler… Çünkü beş dakika sonra unutacağı minik hazlar, insanı mutlu etmeye yetmez ve daha güçlü bir acıyla size geri dönerler. Çünkü kurşun hâlâ içerdedir… Yarı yolda kalmışlık böyle bir şey… Bazı şeyler var ki, ne para ne makam size onu sağlayamaz. İnsan olmak istersiniz… Sadece insan… Çünkü her şey vardır ama sadece o yoktur…

İhlasla kılınamamış bir namaz da yarım kalan bir mutluluktur. Çok isteyip de bir türlü yapamadığınız ama çok hayıflandığınız, bir nebze gerçekleşince de çok huzur bulduğunuz ve o huzuru hiç kaybetmek istemediğiniz, acıkmış da bir türlü doymak bilmeyen biri gibi çok açım biraz daha dediğiniz, ihtiyaç duyduğunuz bir şey olur ya… Huzur içinde bir namaz kılmak, huzuru yeryüzünün her yerinde gönlünüze açar, beş dakikalık seanslar halinde terapi olursunuz… Şu gam, keder ve hüzün dolu dünyada azar azar mutlu olur, azar azar üzülür, azar azar huzur bulur, azar azar neşelenir ve şükredersiniz… Tam da istendiği gibi… Çünkü bilirsiniz ki ne yeryüzü size ne siz yeryüzüne yâr olmayacaksınız… Azıcık bir dert, insanı üzdüğü gibi, bir nebze soluklanmak dahi insanı mutlu eder. İnsan böyle yaratılmış… İşkence altındaki insan için bile bu böyledir. Ama zevk almakla mutlu olmanın farklı şeyler olduğunu irfan sahipleri gayet iyi bilir. Tatmayan bilmez çünkü… Duygusal küntlüklerimiz, dun bakış açılarımız, donuk suratlara yansır bazen. Bir şeyler eksiktir, o ana kadar bir türlü yerine konamamıştır, içime sinmiyor bu dersiniz… O boşluğu kendinizi kandırarak telafi etmeye çalışırsınız ama nafile… Çünkü bazı şeyler tek bir adreste satılır, o pazara uğramadan onu alamazsınız. Eskiler, aradığını bulmak için ömür boyu uzun yolculuklar yapardılar. Zamanı gelmiş hediyeleri, size postalanmış üstü mühürlü mektuplar gibi almak ve heyecanla açmak için, randevu verilmiş yerleri arardılar, biraz huzur, biraz rızık, biraz manevi neşe için… İlahi bir el, uykunun bilmem kaçıncı REM’inde, saliseler içinde adresi verirdi onlara… Bazen uykuyla uyanıklık arasında, bazen gözleri dünyaya cam gibi açıkken, bazen de ashab-ı kehf gibi uyurken… Ama verirdi, sırf onlar mutlu olsun, aradıklarını bulsunlar, yarım kalmış mutluluğu aşsınlar diye… Maddi ve manevi dertlerin hepsi yarım kalmış mutluluklardır. Buradan ancak derdi verenle uzlaşarak çıkabilirsiniz… Her şeyi yerli yerine koymamış olmak da yarım kalmış bir mutluluktur. Buna hikmet eksikliği deniyor. Bu anlamda gerçek hikmet sahiplerini bulamamak da yeryüzünde yarım kalmış bir mutluluktur.

İnsanın da bir hikâyesi var… O hikâyeyi herkes biliyor aslında. Ölünce düzelecekse bazı şeyler, bir şeyler tamamlanacaksa garip gelecek belki ama ölememek de yarım kalmış bir mutluluktur. Demek istediğim, derdin varsa erken öl değil, ölmeden önce öl ki, yarım kalan mutluluğun tam olsun şu dünyada…

Bizim toplumumuz Orhan Gencebay’ın “Kır gönlümün zincirini” şarkısını çok sever, ben de severim. Hatta rahmetli Abdurrahim Karakoç’un “Bu sınırı kim çizmiş gönlüme, dar geliyor dar geliyor Gardaşım” şiiri de çok anlamlı gelir bana… Bunca adaletsizliğe, insan ruhuna yapılan acımasız mobinglere, insan bedenine olan saygısızlığa ve tüm bunlardan zevk almaya isyan etmeyen bir gönül, gönül değildir… Olsa olsa, zulme teşne, kendisinden habersiz, düşüncesiz ve zalim bir zevkçidir. Bazı insanlar da çok özeldir. İnsan yeryüzünde onların dostluğunu ister. Eliyle düzeltemediği diliyle haykıramadığı kalbinden buğz etse de gücünün yetmediği her kötülüğü onların varlığıyla göğüslemek ister adeta. İnsanın incindiği her yerde bir tepki, bir alternatif, bir deva gibi onları ararsınız. Keşke o burada olsaydı dersiniz, incinmiş ruhunuz ve bedeniniz onu arar. Bu anlamda, bireysel ama tanıyan yüreklerde hep aynı hissi uyandıran bir duygumu paylaşmadan edemeyeceğim. Üzerimizde çok emeği olan çok kıymetli büyüğüm, sahte olan her şeyi üzerimizden söküp alan, hak etmediğimiz hiçbir şeyle tatmin olmamayı öğreten, başkalarının mutluluğuyla hayata tutunan bir diğergâmlığı varlığının, kişiliğinin, kimliğinin özü haline getirmiş, Seyyidimiz Şenel İlhan Bey’i tanımadan ölmek de yarım kalmış bir mutluluktur dünyada… Ciddiyetimizi, hoşgörümüzü; davayı unutmayan, iyiliğe, doğruluğa, hakikate öykünen tarafımızı, gayrete getiren enerjimizi hep onun hakikati hatırlatan ve yüksek ölçülerle donanmış dünyasıyla tamamlarız biz… Derdi olanın psikiyatriste, parası olmayanın bankaya, sevgisi olmayanın istismarcılara, ilmi olmayanın kendini pazarlayanlara yakasını kaptırdığı günümüzde, her ne pahasına olursa olsun insan kalmayı öğreten çok kıymetli büyüğüme buradan şükranlarımı arz ederim… Nureddin Topçu gibi sosyolojik ve felsefî perspektifi yüksek bir insan, “Eğer Abdülaziz Bekkîni Hz.’ni tanımasaydım, Peygamberim’i anlayamazdım.” diyor. Yetmez mi?..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.