Ana sayfa - Manşet - Yapay Zeka-Süper Akıllı Toplum ve Çelişkileri / Dr. Mehmet Öztürk

Yapay Zeka-Süper Akıllı Toplum ve Çelişkileri / Dr. Mehmet Öztürk

Endüstri 4.0’dan Toplum 5.0’a, ‘süper akıllı toplum’ gibi tanımlamaların yapıldığı her alanda baş döndürücü gelişmelerin yaşandığı bir zaman kesitinde yaşıyoruz.
Günümüz için ifade edilen çok farklı tanımlamalar söz konusudur; teknoloji çağı, bilim çağı, uzay çağı gibi. Hatta bugün gelinen noktada yapay zekâ ve robot teknolojilerinin her yanımızı sarmaladığı mental bir atmosfer yaşıyor ve solukluyoruz.
Makro ölçekte tüm dünyada yaşanılan söz konusu gelişmelerden ülkemizi izole etmek kuşkusuz mümkün değildir. Çağımız artık klasik anlamda sınırların çevrelediği ülkeler topluluğundan müteşekkil de değil. Siber teknolojiler, dijital gelişmeler, internet, intranet, network… vs. çok çeşitli türde imkânlar tüm dünyayı global bir köy haline getirmiş durumda. Klasik anlamda bilinen tüm sınırlar hatta sınırlamalar ortadan kalktı. Dünya’nın diğer bir ucundaki hiç tanımadığınız bir insanla irtibat kurabilmekte, paylaşım yapabilmekte, alışveriş imkânları sağlayabilmekteyiz. İnsanlar artık her türlü taleplerini sanal ortamda gerçekleştirebilmekte, dijital düğmeler marifetiyle her türlü ihtiyaçlarını oturdukları yerden karşılayabilmektedirler.
Yapılan çalışmalar insanlığın teknolojik gelişim sürecini; avcı toplum (toplum 1.0), tarım toplumu (toplum 2.0), endüstri toplumu (toplum 3.0), bilgi toplumu (toplum 4.0), ve akıllı toplum (toplum 5.0) şeklinde beşe ayırmaktadır.
Toplum 5.0 sayesinde yapay zeka ve robot teknolojileri ile geleceğin topluluğu ya da bir başka ifadeyle “süper akıllı toplum” amaçlanıyor.
Toplum 5.0 ile sadece teknolojinin yaygınlık ve etkisini artırmayı değil aynı zamanda insan ve toplumun yaşam kalitesinin de artırılması hedefleniyor.
Türkiye birtakım verilere göre 3.0 seviyelerinde. 4.0 seviyesi olan bilgi toplumu seviyesine henüz ulaşabilmiş değiliz. Siber ve dijital teknolojilerini endüstrimizle entegre edebilmiş değiliz. 5.0 denen robot ve yapay zeka teknolojileri için üniversite ve devlet işbirliği şart, inovasyon kabiliyetimizi geliştirmemiz gerekiyor ama aynı zamanda da söz konusu bu son endüstri seviyelerinin insanı yalnızlaştıran, mekanikleştiren makine haline getiren, istihdam azaltan, moral ve insanî değerlerden uzaklaştıran komplikasyonlarına karşı da alternatif çözümler üretmek gerekiyor. Çünkü toplumlar her geçen gün yaşlanıyor, nüfus artış hızı duruyor ve negatife geçiyor. Bu ise karanlık bir gelecek öngörüyor. Teknolojide endüstride zirvelere doğru yol alınırken paradoksal olarak insan her geçen gün kendinden uzaklaşıyor. İronik bir şekilde iletişim çağında en büyük iletişimsizliğini yaşıyor. Kendine ve toplumuna yabancılaşıyor. Yalnızlaşıyor. Önlem alınmazsa garip bir şekilde sanki insanoğlu kendi eliyle kendi sonunu hazırlıyor. İnsanlık yararına her türlü endüstriyel gelişmeye evet ama kendini yok etmeden…
Tüm baş döndüren bu teknolojik gelişmelerin son kertede nihai hedefi nedir? İnsanlık neyin peşindedir, neyi aramaktadır?.. türü ontolojik sorular mutlaka yanıtlanması gereken sorgulamalardır.
İnsan maddi anlamda refah seviyesini artırırken, gelir düzeyini yükseltirken acaba aynı ölçüde mutlu olabilmekte midir?..
Mutluluk, tüm insanların en temel özlem ve arayışıdır. İnsanoğlu tüm hayatı boyunca onu arayacak biçimde dizayn edilmiştir. Mutluluk kimi insan için sanatta, sporda, cinsellikte, kimi için parada pulda, makam, mevki ve statüdedir; bazıları için sağlıktır, bazıları için şöhret, bazıları için müziktir. Mutluluk bazen içki masalarında, bazen uyuşturucuda aranır, kimi için ise hiçbir zaman elde edilemeyen bir ütopyadır. Dinler onun için vardır, tüm felsefe ve izmler onun ekseninde biçimlenir.
Gelin görün ki baş döndüren teknolojik gelişmelere imza atan insanoğlu aynı ölçüde mutluluğu yakalayabilmekteki başarıyı yakalayabilmiş değildir.
Akıllı toplum, yapay zekâ üreten insanoğlu “mutlu insan mutlu toplum” hedef ve idealini yakalayabilmiş değildir. Peki, ama neden?
Bu yakıcı sorunun temelinde insanı sadece ‘beyin ve beden’ olarak gören bir anlayış yatmaktadır.
Ama gerçek hiç de sanıldığı gibi değildir.
Siz insanı sadece beyin ve bedenden ibaret bir varlık olarak görür ve algılarsanız maalesef mutluluğu ıskalayan ama hedonizmin ya da bir başka ifadeyle zevkçiliğin ve hazcılığın aldatıcı girdaplarında savrulan varlıklar haline getirirsiniz.
Tüm ilerleme ve gelişmelerine rağmen günümüz toplumları analiz edildiğinde şu acı gerçeklerle karşılaşmaktayız:
Aile kurumu çatırdamakta, evlilikler azalmakta, boşanmalar her geçen gün artmaktadır. İstatistiksel verilere bakıldığında gelişmiş batı toplumlarında doğan çocukların %40’a yakınının evlilik dışı ilişkiler sonucu dünyaya geldikleri görülmektedir ki bu korkunç bir durumdur. Aynı şekilde nüfus artmamakta, aksine birçok batı ülkesinde durmakta hatta azalışa geçmiş durumdadır. Bu durum ise her geçen gün yaşlanmayı beraberinde getirmektedir.
Yaşlanmış bir toplum genç ve çocuk kesimin azalışı ve yok oluşunu ifade etmektedir. Gelecek projeksiyonları yapıldığında batı toplumlarını karanlık bir tabloyla karşı karşıya bırakmaktadır. Gençliğin, çocukların bulunmadığı bir toplum geleceğin de olmadığı bir toplum demektir. Aynı zamanda suç oranları yükselmekte uyuşturucu bağımlılığı her geçen gün artmaktadır. Normal evliliklerin yerini sapkın evlilikler almakta hatta homoseksüel lezbiyen evlilikler birçok batı ülkesi tarafından legal evlilikler olarak tanınmakta ve yasal güvenceye kavuşturulmaktadır.
İntiharların yükseliş trendinde oluşu, savaşlar, terör eylemleri, inançsızlık, ahlaksızlık vb. negatif gelişmeler hiç de iç açıcı gelişmeler olarak görülmemektedir. Bir tarafta endüstri 4.0’dan toplum 5.0’a süper akıllı toplumlardan söz edilirken diğer tarafta mutsuzluk girdaplarında savrulan, ümitsizlik ve amaçsızlığın acımasız pençelerinde yok oluşlara sürüklenen zavallı nesiller yetiştirilmektedir.
Sözünü ettiğimiz bu negatif gelişmelerden maalesef ülkemiz de belli ölçülerde etkilenmektedir. Her ne kadar batı toplumlarındaki kadar kesif olmasa da ülkemizde de gerekli ve yeterli önlemler alınmazsa bizlerin de bu acı gerçeklerle yüzleşmemiz hiç de uzak olmayan bir zaman diliminde mümkün gözükmektedir. Nitekim öncü sarsıntıların kendini hissettirmeye başladığını vurgulamamızın en azından bir uyarı mahiyetinde sorumluluğumuz olduğunu ifade etmemiz gerekmektedir.
Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen bizim en güçlü yanımız; tüm yozlaşmalar karşısında aile yapımızın halen toplumumuzdaki gücü ve önemini koruyor olmasıdır. Günümüzde evler büyüdü ama aileler küçüldü. Zekâ arttı ama vicdanlar azaldı. Uzay çok yakın oldu, galaksiler evrenler yakınlaştılar ama komşumuz uzaklaştı, iletişim araçları arttı ama dostluk ve muhabbet azaldı, ilaçlar arttı ama kanserler ve hastalıklar çoğaldı, bilgi arttı ama güven ve emniyet azaldı, ben’ler büyüdü biz’ler azaldı.
Şu gerçek unutulmamalıdır ki: İnsanları mutsuz yapan, geçimsiz kılan sevgisizliktir, birbirine düşman eden iletişimsizliktir. Güzellikten, erdemden, iyilikten yana ne varsa yok eden ilgisizliktir.
İstisnalar kaideyi bozmaz ancak en fazla 100 yıl sonra şu anda yaşayan hiç kimse bu dünyada yaşıyor olmayacak. Büyük çoğunluğumuz dünyamızı değiştirdikten sonra hatırlanmayacağız bile. İşte bu çarpıcı yalın gerçek dolayısıyladır ki; hayatta neyi başarıp neyi başaramadığınız, neyi giyip neyi giymediğiniz, nerelere gidip nerelere gitmediğiniz, nereleri ziyaret edip nereleri ziyaret etmediğiniz aslında hiç de önemli değil, önemli olan şey dünyayı paylaştığın canlıların, insanların hayatına ne kadar iyilik, ne kadar mutluluk, ne kadar huzur katabildiğin ve yayabildiğindir.
Aslında “sen”; ne kadar sevdiğin, ne kadar sevildiğin, ne kadar gülümsediğin, ne kadar gülümsetebildiğin, kalbindeki güzellikleri ne kadar büyütebildiğin ve ne kadar güzellik üretebildiğin kadarsın.
Öyle insanlar var ki mütevazılığı aptallık, nezaketi zayıflık, merhameti maraz, küfür etmeyi ve kabalığı samimiyet, kazık atmayı kurnazlık ve zekâ, yüzsüzlüğü özgüven, iyi niyeti enayilik sanıyor.
Tüm bunlar maalesef uygar dünyamızın getirdiği komplikasyonlardır. Çözüm üretilmezse maalesef her geçen gün birbirimizden kopuyor ve uzaklaşıyoruz.
Aslında başkalarının yaptıklarını, düşündüklerini, söylediklerini yahut ima ettiklerini kişisel algılamamak ve anlamamak gerekir. Herkes kendi inanç, duygu ve düşünce sistemi üzerinden değer üretir, düşünür ve kendine özgü yargıları vardır. Dolayısıyla insanların senin hakkındaki düşünce ve yargıları hakikatte sizin şahsınızdan çok kendileriyle ilgilidir.
“Süper akıllı toplum”, yapay zekâ, endüstri 4.0 derken; kendinizden uzaklaşmak, yabancılaşmak, makineleşmek, robot kontrolüne girmek ayrıca çocuklarınızın da böyle bir sarmalın içinde debelenmelerini istemiyorsanız çocuklarınıza bir an önce akademik bilgiler dikte etmeye çalışmayın, zamanı geldiğinde onları öğreneceklerdir. Onlara şefkati merhameti öğretin, adil olmayı, dürüstlüğü, vatanseverliği öğretin, özür dilemeyi, insanlara, hayvanlara, doğaya, çevreye nasıl davranmaları gerektiğini öğretin. Özgüvenli olmayı, ahlaklı, erdemli olmayı, ölümü, ölüm sonrasını düşünmeyi öğretin.
Ne yaman çelişkidir ki insanoğlu öldüğünde çürüyecek olan bedeni ve beyni için yaptığı yatırımı ruhu için yapmamakta, yok olacak bedenine verdiği önem kadar ölümsüz olan ruhuna değer ve önem vermemektedir.
Günümüzde evlerimiz büyüdü, enine ve boyuna genişledi, dubleks villalarda oturuyoruz, katlarımız, yatlarımız var ama ailelerimiz küçüldü. Beden konforumuz arttı ama akıl ve ruh konforumuzu kaybettik. Anne, baba, dede ve nineler değer ve önemini yitirdi. O geniş ailelerin huzur ikliminin yerini ego ve ihtiras savaşlarının verildiği mekanik, soğuk mekânlar aldı. Yuvalarımızın huzur ve güven kaynağı olan anne ve babalar için inşa edilen “huzurevleri” çoğaldı. Anne babalar ayrılınca huzur ve güven de bizleri terk etti. Ne garip paradoks ve ne yaman çelişki değil mi?
İnsanlar; sosyal statü, prestij, kariyer, titr, makam, mevkii, zenginlik, şöhret, etiket, terfi vs. için legal illegal her şeyi göze aldılar, bu sefer de sağduyularını yitirdiler. Sağlık sektörü ve ilaç sanayi müthiş gelişme gösterdi ne var ki hem beden hem ruh sağlığımızı yitirdik, kanserler çoğaldı. Dünyanın bir tarafında insanlar açlıktan susuzluktan kırılırken diğer tarafta tokluktan aşırı beslenmeden, obeziteden ölümler arttı.
Ay’a gitmek için uzayın derinliklerinde kozmozun gizemini çözmek, sırlarına vakıf olmak için ülkeler birbirleriyle yarışırken kapı komşumuzu tanımaz olduk. Apartman komşumuzun öldüğünü uzun süre kendisinden haber alamadığımız ve dairesinden kötü kokular geldiğinde öğrenir olduk. Yüksek gelir elde edildikçe, daha çok para kazandıkça ne ilginçtir mutluluğumuzu yitirdik, helal haram ayrımı yapmadığımız için bereket kalmadı.
IQ yüceltildi, kutsandı, duygu aşağılandı. Duygusuz, mekanik, soğuk, bencil insanlar çoğaldı. ‘Duygulu’ olmanın zenginliği ile ‘duygusal’ olmanın zayıflığı birbirine karıştırıldı. Duygu ayrılıp gidince aklın soğuk sokaklarında insanoğlu üşümeye terk edildi.
Bilgi ve bilim maddeciliğin cenderesinde adeta putlaştırıldı, din haline getirildi. Tesadüf de Tanrı yapıldı. Ne var ki kuantum fiziği ve holografik evren yaklaşımları devreye girdi de materyalist ve pozitivist paradigma geçerliliğini kaybetti.
İnsanlar daha çok televizyon izler daha çok internette vakit geçirirken daha az kitap okur oldular. Pahalı saatleri oldu ama hiç zaman ve vakitleri kalmadı. İnsanlar çoğaldı insanlık azaldı. Sosyal medyada sürü ile arkadaş edinirken yine ne yaman çelişkidir ki gerçekte dostlarımızın yok denecek kadar az olduğu gerçeğiyle karşılaştık.
Endüstri 4.0, toplum 5.0, “süper akıllı toplum”… derken paradoksal bir şekilde insani yönlerimizi kaybettik, makineleştik, birbirimize yabancılaştık.
Söz konusu toplum tasavvuru; “birey” olgusunu ön plana çıkarırken ne yazık ki bu birey kendini gerçekleştiren “sosyal birey” olmayıp bencil, egosantrik, narsist birey olmuştu. Ruh ve moral değerler inkâr edildiği için insan adeta biyonik ve robotik bir makinaya dönüştürüldü.
Her şeyin yapay hale getirildiği böylesi bir dünyada insanı esir alan yapay zekânın, robotun bu kadar idolleştirilmesini de yadırgamamak gerekir. Bumerang kanunudur: “ne ekerseniz onu biçersiniz.” Ölçülü olunmazsa ne yazık ki insan kendi eli ile kendini yok etmektedir.
Dostoyevski diyor ki: “Şeytan uykuya daldı, bir gün rüzgâr sert esti, üç tüy düştü şeytandan. Birisi paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa. O günden sonra şeytan hiçbir iş yapmadı.”
İnsan bir gün öleceği gerçeğini asla unutmamalıdır. Ne var ki dünyevileşmek bu gerçeği de unutturmuştur. Gazalî diyor ki: “İnsanoğlu o kadar dünyevileşir ki mezar kazan bile öleceğine inanmaz.”
İnsanoğlunun başına gelenler aslında yaptıklarının karşılığıdır. Nitekim bu gerçek yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmde şöyle ifade edilir: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (Rûm, 30/41).
Önlem alınmazsa garip bir şekilde sanki insanoğlu kendi eliyle kendi sonunu hazırlıyor.
Sonuç cümlesi olarak şunu ifade edebiliriz: “İnsanlık yararına her türlü endüstriyel gelişmeye evet ama kendini yok etmeden…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.