Ana sayfa - Arşiv - Yalnız ve Soğuk Ölüm 2 / Kenan Kurban

Yalnız ve Soğuk Ölüm 2 / Kenan Kurban

35-yalniz-soguk-olumAşağıya inip aracına binip yola viran oldu. Görüşmeye on beş dakika kala arabasını lüks plazanın otoparkına bırakıp asansörle giriş katına çıktı. Böyle lüks yerler onun hep ruhunu sıkardı. Dünyanın parasını verdiğiniz mülkünüze her girişinizde adeta suçluymuşçasına muamele görmek can acıtıcıydı. XR cihazından geçti. “Kimle görüşecektiniz beyefendi?” “Zarif İnşaattan Gökalp Bey’le.” “Bir dakika kendilerine haber verelim. Kim geldi diyelim?” İçinden La Havle çekerek “H2O’dan Selim deyin, tanır.” Tamam beyefendi. “Alo, H2O’dan Selim Bey, Gökalp Bey’le görüşmek ister. Göndereyim mi?” Kız böyle konuşurken Selim sinir krizleri geçiriyordu. “Köyde üç koyunu gütmeyi bilmeyenlerin buralarda bize yaptığı muameleye bak.” dedi içinden. “Tamam” cevabını alan danışmadaki kız, misafir kartı uzatarak; “Buyurun, sizi bekliyorlar. 40. kat 4815 nolu ofis” “Sağol” dedi. Allah’tan asansör kattaydı. Hiç düşünmeden, üzerinde 40 yazılı tuşa bastı ve asansör çok hızlı bir şekilde katları çıkıyordu. Saniyeler içinde 40. kata gelmişti. Gri granit zemine uyumlu duvarlar, içinde gri tonları barındıran lüks duvar kâğıtlarıyla kaplıydı. Asansörden indikten sonra sağa döndü, karşısına 4920 nolu ofis çıktı. İnce uzun koridorda ilerledi. Sağlı sollu numaraları kontrol etti. Nihayet Gökalp Bey’in ofisi “Zarif İnşaat”, zile bastı. Kapıyı yirmi-yirmi beş yaşlarında bir sekreter açtı. İşinin gereği olan o sahte tebessümle “Hoş geldiniz Selim Bey, Gökalp Beyefendi sizi bekliyor, buyurun.” diyerek odasının kapısını açtı. Girişten beri her tarafı zapturapt altına almış tütün kokusu ve onun sebebi pipo Gökalp Bey’in elindeydi. Ama ofis, gerçekten de mimarinin en üst düzeyde konuşturulduğu bir yerdi. Sıra dışı çizgiler, renk harmonisi, tavan işçiliği, ışık oyunları ve nasıl kullanılacağını bir anda bilemediğiniz mobilyalar aklınızı karıştırıp sizi esir alıyordu. Gayri ihtiyari; “Bu adamlar bu işi biliyor.” diyordunuz. Piposunun keyfini sonuna kadar çıkartıp yerine koyan avukat “Hoş geldin yaramaz evlat.” dedi. Selim hiç istemeyerek esmer simasından ortama tebessüm fırlattı. “Hoş bulduk ağam.” dedi. Bütün samimi ifadelere rağmen sarılmadan sadece tokalaştılar. “Otur, önce sana bir kahve ısmarlayayım.” dedi. Bu arada Selim evrakları çıkartmıştı. “Abi sözleşme, raporlar, hepsi burada.” Gökalp hemen göz ucuyla da olsa hızlıca baktı. “Kolay be yavrum.” dedi. Dipleri beyazlamaya başlamış siyaha boyalı saçları, yaşlı teni ve gençliğine hasretle bakan mavi gözleriyle özel telefonunu çekmeceden çıkarttı. Lakayıt tavırlarını bırakıp ciddi bir ses tonuyla “Alo, üstad nasılsın? Hiç arayıp sormuyorsun.” Karşıdan gelen ses, ortamın sessizliğinden çok rahat anlaşılabiliyordu. “Merhaba pirim, iş güç.” “Ankara’nın karanlık labirentlerinde ne var ne yok?” “Karanlık, adı üstünde ne olduğunu tam göremez, bilemezsin ama el yordamıyla yol bulup, tuttuğunu ancak bildiğin bir şeye kıyasla anlamaya çalışırsın. O ne kadar gerçekle alakalıdır bilinmez. Şu bir gerçektir ki aydınlığı kim kararttı ve labirenti kim inşa ettiyse gerçeği sadece ve sadece o bilir. O yüzden gemiyi yüzdüren kaptan büyük adamdır.” “Üstad bizim bir taka var. Biraz rüzgâr lazım. Yükü ağır ona göre.” “Üfleriz pirim, nefes için bize de oksijen lazım.” “Benjamin Franklin katkılı bol bol yeşilli oksijen var.” “Kendisiyle işim olmaz ama resminin olduğu yeşilleri severim. Yeşiliniz bol olsun.” “Görüşmek üzere hoşça kal üstad.” Neşesi katlanmıştı. Telefonu gayet saygılı bir şekilde kapatıp çekmecesine koydu. Gözü bir yandan saatteydi. Ve 18.02’yi görünce boynundaki kravatı çıkarttı. Selim’in ne olacak bakışları arasında sekretere telefonla talimat verdi. “Kızım şoföre söyle arabayı kapının önüne getirsin.” “Kalk Selim hadi gidiyoruz.” “Abi ayrıntıları konuşalım.” Elindeki kravatı göstererek; “Bak mesai bitti. Kıravatı bile çıkarttık oğlum.” O önde Selim arkada aşağı inmek için asansöre bindiler. “Evlat, araban burada kalsın. Şimdi dışarıda bir yerlere gider mevzuyu orada konuşuruz.” Şoför arabayı çoktan plazanın önüne yanaştırmıştı. Arka koltuğa geçtiler. “Her zamanki yere oğlum.” dedi. Hava kapalıydı. Yağmur da atıştırmaya başlamıştı. Trafik yavaş yavaş ilerliyordu. Selim, az ileriden Etiler’e döneceklerini tahmin etmişti. “Abi yarın konuşalım istersen müsaade et şu kenarda ineyim.” dedi. “Ben görmeyeli sana bir haller olmuş. Yoksa o korkak, kılıbık ortağından mı bulaştı bu virüs oğlum. Sen benim en iyi talebemsin. Yine de ince ayara ihtiyacın gözüküyor. Tamam, bir şeyler atıştırır kalkarsın. Hem bu abinin de dertleri var. Biraz dinleyip paylaşsan ne çıkar. Sen bu kadar ne zaman adileştin, vefasızlaştın lan!” Selim içindeki tüm isteklere rağmen bin bir zorluklarla karşı koyduğu ortamlara serçe parmağını verse bütün benliğini tekrar kaptıracağından emindi. Masum bir kılıftı bu. Bir yanı kuvvetle hayır derken diğer yanı bu kadar da korkma ‘Sen, Sen,’ diyordu. İşine gelmişliğin rahatlığı içinde ses çıkartmadı. Şoför zar zor Nispetiye Caddesi’ne döndü. Bildik bir şekilde “Kopgel” gece kulübünün önünde durdu. Valeler hemen kapıyı açtılar. Badigartlar tanınmış müdavime soğuk yüzleriyle “hoş geldiniz” dediler. İçerisi müşterilerini yeni yeni ağırlamaya başlamıştı. Her şeyinden belliydi ki burası daha çok gençlerin takıldığı bir mekândı. Loş ışıkların altında kendilerinin buyur edildikleri masaya oturdular. Garsonlar vakit kaybetmeden donattılar. “Koçum sizin bende vekâletiniz var. Davayla alakalı bütün evrakları bana gönderin. Ben kısa zamanda çözerim. Ben davalarda malum %10 alırım.” “Abi tamam da bu pay bu dava için çok yüksek. Hem bizim kazancımız bile bu kadar yok. İster inan ister inanma. Sana temizinden %5 verelim.” Aslında her zaman şartları Gökalp Bey belirler siz ona uyardınız. Ama şimdiki şartlar daha ağırdı. Ve bu itiraz kabul görüp görmeyeceği belli değildi. “Delikanlı haksız değilsin. Bu sefer senin dediğine tamam diyelim. Neyse bırak bunları şimdi. Biz hanımdan boşandık.” “Daha sekiz ay önce evlendin. Hem bu kaçıncıydı.” “Tamam işte bir ay oldu. Üçüncü ve sondu. Artık bir daha yok, evlenmem.” “Eeee” Küçük küfür kelimelerini cümlelerinin arasına serpiştirmeyi seven avukat yine böyle uzun uzun cümleler kurdu. Nihayetinde Selim’in evliliğe olan inancını iyice sarsmış ve onu o gece düşmek istemediği çukura tekrar düşürmüştü. Hatta karısından ayrılacak olmanın üzülecek bir şey olmadığı, aksine sevinecek bir şey olduğu kanaati ağırlık kazanmıştı. Zorlanarak alışmaya, kurmaya çalıştığı temiz ve düzenli hayatı bir kenara bırakıp yirmi gün ara verdiği eski yaşantısına kaldığı yerden devam etti… İnsan alışkanlıklarını bir çırpıda bırakamıyordu. Ya da kötüyü devamda inat ederken iyiyi, güzeli daha çabuk terk ediyordu. Selim, Gökalp’in konuşmalarından ve tarzından aldığı güçle eski hayatına kaldığı yerden ve daha fütursuzca devam etti.
Böyle bir gecede âlemdeyken telefonuna bir mesaj geldi. Gelende “Canım” yazıyordu, açtı. Son bir haftalık eğlenceli gecelerin fotoğrafları vardı. Altında bir satır yazı; “SONSUZA DEK ELVEDA…” Bir an yüreği burkuldu, yüzünde hafif şaşkınlık belirdi. O bu haldeyken elindeki telefonu Zerrin kaptı. “Arkadaşlar hepimize müjde. Selim, karısı tarafından sonsuza dek terk edilmiş.”
Selim artık en büyük engelden, engellerden kurtulduğu düşüncesiyle her şeyi akışına bıraktı. Üstadının gösterdiği yolda devam etti. Nihayet boşanma ilanı kendisine ulaşıp tek celsede boşandılar.
İşte şimdi aynanın karşısında kendisiyle yüz yüzeydi. Baktığı ayna onun sadece yüzünü değil hayatın gerçeklerini haykırıyordu. “Bana kızıp yumruk atma. Sevmeyi sevmeyen sen, sadece sevilmeyi seven bencilin tekisin. Evliyken karının seni merak etmesi, onun sana olan sevgisini istismar etmek hoşuna gidiyordu. Şimdi istismar edeceğin sevgi kalmayınca bocalıyorsun.” Ayna, yılların birikmiş öfkesini ve gerçeklerini haykırmaya devam edecekti ki telefon araya girdi. Çalan telefona baktı “Annem” yazıyordu. Yüzü, kaybolan parasını bulmuşçasına güldü. “İşte istismar edilecek bir sevgi daha.” dedi. O sevgiyi içine çekmek için “Alo” dedi. Karşıdan gelen ses, öfkesini bastırmış her şeye rağmen merhamet eden tonda babasının sesiydi. “Oğlum, evladım ben her şeyi unuttum. Sen de unut. Bak karından da ayrılmışsın, bize yuvana, ailene dön.” Tam babasına cevap verecekti ki annesi telefonu kaptı, içli bir sesle “Canımın parçası, ciğerimin köşesi, ilk göz ağrım, kuzum bak baban seni affetti. Biz zaten torunlarımızı, gül gibi gelinimizi bir daha doya doya göremeyecek olmanın acısını yaşıyoruz. Ne olur bizden kaçarak bu yürek acılarımız katlanmasın.”
Esenler, doğup büyüdüğü yer. Onun için hep yokluk, sefalet, sıkıntı demekti. “Annem, canım anam. Şimdi arkadaşlarla buluşacağız. Sonra…” O sözünü tam bitirmeden arkadan babasının sesi geliyordu. “O arkadaşların değil mi seni bu hallere getiren, melek gibi karından ayırıp çocuklarına babaları yaşarken öksüzlük acısını yaşatan.” Babası hep karşıydı zaten, arkadaş çevresinden hiç hoşnut olmazdı. “Anacığım Allah’a emanet…” deyip kapattı telefonu.
Kapıyı lalettayin çekti. Bildik mekânlara aktı. Babasının tasvip etmediği arkadaşlarıyla acılarını unutmaya çalıştı. Ama aynanın dediği doğruydu. Bir türlü hiçbir şeyi geride bırakamıyor, aksine içinde daha da büyüyordu. Artık geceleri eve gidemiyor, elinden kayıp giden kıymetini bilemediği mutluluğun farkına varmak onu öldürüyordu. Bazen bir dostunun evinde, bazen Tophane’de deniz kenarında berduş tayfasıyla sabahlıyor, kimi zamanlar iş yerinde koltuk üstlerinde uyuyordu. Onun bu halini gören Cenk: “Ortağım git altı ay-bir yıl gez dolaş kendini topla öyle gel.” Kimsenin nasihat ve tavsiyelerini dinlemeyecek kadar kibri zirve yapmış ve aklı kullanım dışı kalmıştı ki müspet veya menfî cevap bile vermedi. Aynı hamam aynı tas devam etti.
Ve yine iş yerinin bekleme salonundaki üçlü koltukta uyuya kaldığı bir gecenin sabahında ofisi berbat etmişti.
İşine ve iş yerine çok ihtimam gösteren Cenk bu odaya ciddi masraflar yapmıştı. Müşterilerine gücünü hissettirmeye, ta girişten başlayıp burada geliştirip görüşme odasında pekiştirirdi. Bazen lüks bir lokantadaki yemekle bu zirve yapardı.
Bu rezaletin yaşandığı gün, Cenk’in iş hayatındaki en önemli günlerden birisiydi. Yurt dışındaki ilk ihaleyi kazanmak üzereydi. Yeminli Mali Müşavir, gümrükçü, tedarikçiler, kısacası ilgili kim varsa hepsiyle ön hazırlık toplantısı yapacaktı. Hızla işe girişmek istiyordu.
Ama işe geldiğinde karşılaştığı manzara karşısında kan beynine sıçradı. Patlak ve iri gözleri adeta dışarı fırlamışçasına bir hal almıştı. Koltuğundan yeni yeni kalkıp kendine gelmeye çalışan Selim’in iki yakasından tutup o kısaya yakın orta boyuyla yüzüne doğru bir diz çıkarttı. Sonra sağ ve sol bacaklarıyla etkili ayak vuruşları yaptı. Peş peşe seri yumrukları çıkartmayı da ihmal etmedi. Aynı zamanda avazı çıktığınca da öfkeyle haykırmaya devam ediyordu. “Yeter ulan serseri. Bu dünyada bir tek senin mi derdin var. Karısıyla boşanan, ailevi sorunları olan başkası yok mu? Bencil herif. Kendini sevenleri saçıp savuran akılsız. Senle ortaklığımız şu andan itibaren bitti. Bu şirketi tırnaklarımızla kazıyıp bugünlere getirdik. Bir berduşa mahvettirmem. Bu arada Selim yere yıkılmış, Cenk tepesinde yumruklarını saydırmaya devam ediyordu. Şok yaşayan çalışanlardan ilk kendine gelen güvenlikçi Yaşar oldu. Cenk’i iki kolundan sıkıca kavradı. “Öldüreceksiniz Cenk Bey, sakin olun.” diyerek terasa doğru adeta sürükleyerek götürdü. Diğerleri Selim’i yerinden kaldırmaya çalışıyordu. Bu arada Yeminli Mali Müşavir Süleyman Akgül içeri girdi. Ellili yaşlarına dayanmış yapılı gövdesinden beklenmedik çeviklikle Selim’i yerden kaldırdı. Çalışanların da yardımıyla arabasına taşıyıp Vakıf Gureba Hastanesine doğru yola çıktılar. Selim yol boyunca kendinden geçmiş vaziyette; “Betül, Betül” diye inlercesine sayıklıyordu. Süleyman “Vah zavallı, yediğin dayak değil de asıl ayrılık darbesi seni öldürecek.” dedi.
Temizlenip pansumanı yapılıp yaraları sarılan Selim’e bir de ilaç reçetesi verildi. Bütün ayak işlerini halleden Süleyman’la dış kapıya kadar geldiler. “Abi sağol. Seni de işinden aldım. Ben şuradan bir taksi çevirip eve yollanayım.” “Selim, Selim… Şimdi benim fakirhaneye gideceğiz. Önce bir güzel karnın doyacak, acıların hafifleyecek. Sonra dertleşip konuşacağız.” “Abi ben karnımı doyururum. Şimdi zahmet veririm.” “Evladım! Anlayışın mı kıt yoksa ben mi anlatamıyorum? Köy tarhanasından çorba, kemik suyu, et haşlama, hakiki Aydın incirinden incir tatlısı hepsi seni bekliyor. Zaten ev de İskenderpaşa Camii’nin yanında on dakikalık yol.” Samimi ve itiraza mahal bırakmayacak kadar net daveti kabul etti.
İskenderpaşa Camii… Bu tarihi mütevazı ibadethane bu haliyle sizi kendine çekerken, bir dönem Türkiyemiz’de manevi irşadın merkezlerinden birisi olmuştu. Birkaç yüz metrelik mesafede beton binalar arasında, restore edilmiş eski ahşap bir konak önüne Süleyman arabayı park etti. “Geldik kardeşim.” dedi. Zili çalan Süleyman’a kapı usulca açıldı. Misafiri girişten itibaren güzel yemek kokuları karşılıyor, adeta içinizi dolduruyordu. Süleyman önde Selim arkada üç kat çıktılar. Vardıkları yer belli ki evdeki en geniş olarak düzenlenmiş yerdi. Yerde ipekten Çin halısı, ağaç işçiliğinin en ince sanatının icra edildiği mobilyalar, kütüphanedeki kitaplar sizi içine doğru çekiyordu. Cilalı tahta doğramalarda yürüyüp üçlü koltuğun önüne geldiler. “Selim, sen uzanıp dinlen. Ben yemeklere bakayım.” Ev sahibi aşağıya inerken, en ince ayrıntıları görmeye kodlanmış gözleri odayı detaylı şekilde inceliyordu. Aklı sorgulayıp yargılamaya, kalbiyse hüküm vermeye başlamıştı. “Dindar bir adama böyle lüks israf değil mi?” Kütüphanedeki yabancı yazarların eserlerini, beş-on felsefe kitabını gördü. “Senin felsefeyle ne alakan var be adam?” Hele duvara dayanmış duran gitar hiç buraya yakışıyor muydu? Sonra spor müsabakalarında kazanılmış kupa ve madalyalar. Gördüğü her bir nesneyi sorguluyordu. Bu kadar birbirine tezat veya karşı duran her bir nesneyi, eserleri ortak bir amaca hizmet edercesine bir araya getirmeyi beceren adamın aklından korkulurdu. Bu onu daha da öfkelendirdi. Ve o malum soru; “Niye bende yok?” Daha önce gittiği birçok lüks ortamı böyle düşmanca sorgulamamış, sahiplerini yargılamamıştı. Fark etti ki kıskançlık devredeydi. Bu evdeki huzuru kıskanıyor, lüksün içindeki tevazuyu, insana hizmet eden eşyaları gördükçe kuduruyordu. O aşk ehli adam buradan mı besleniyordu? Yoksa burayı aşk ehlimi bu hale getirmişti? İlk defa benlik duvarına çarptığını hissetti. İçinde adeta bir canavar vardı. Ve güzel olan her şeye düşmandı. Çok korktu.
Çelişkili hal, merdivenden gelen yemek kokularıyla son buldu. “Gel paşam, şu terasın kapısını aç.” Açılan kapıdan Fatih Camii rahatlıkla görülebiliyordu ve gökyüzü pırıl pırıldı. Ağzına götürdüğü her kaşıkta, çiğnediği her lokmada midesi adeta bayram ediyordu. Daha da mühimi ev ortamını özlemişti. Selim, yemekleri fasılasız, kendisini kaybetmişçesine yiyordu. Yemeğin sonuna doğru merdivenlerden yine ayak sesleri gelmeye başladı. Bu gelen, elinde tepsi üzerinde çay bardakları ve porselen demlik bulanan uçarı görünümlü bir gençti. Gayet sakin, çayları doldurdu. “Afiyet olsun” diyerek önlerine bırakıp “Baba müsaadeniz olursa dışarı çıkacağım, bizim mekâna akacağız.” “Peki yavrum” Süleyman’a zıt bu genç ve konuşmalar. Midesi doyup ağrıları hafifleyen Selim, meraklarına yenik düşüp patladı. “Abi bu oğlan sana hiç benzemiyor.” “Benzemiyor derken?” “Hani sen dindar bir adamsın. Senden olandan da halimlik, selimlik bekleriz. Mekâna akmak falan…” Soran için mühim, sorulan için sadece gülümsenecek kadar komik bir soruydu. Öyle de oldu. İnce ve derin bir tebessümün arkasından sakin cümlelerle cevaplamaya başladı.
(Devamı gelecek ay)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.