Ana sayfa - Manşet - Volkan Keskin İle Söyleşi

Volkan Keskin İle Söyleşi

Okuyucularımıza kendinizi anlatır mısınız? Oyunculuğa başlama serüveninizi anlatır mısınız?

Babam memur olduğu için birçok okulda okudum. Aslında aklımda başka meslekler vardı ama babamı memnun etmek için elektronik mühendisliği okudum. Aklımda o zamana kadar oyunculukla ilgili bir şey yoktu. Üniversite olarak, kimsesiz öğrencilere dersler vermeye başladık. Herkes kendi branşında ders veriyordu. Matematik öğretmeni olanlar matematik dersi veriyordu. Benim verebileceğim bir ders yoktu. Bana da “Tiyatro Kulübü ile kimsesiz öğrencilere gideriz, orada doğaçlama yaparız.” dediler. Gittik, onlarla beraber çalıştık. O şekilde başladı. Tiyatrodan zevk almaya başladım. Daha sonra İstanbul maceram başladı. İstanbul’a geldiğimde, oyunculukla ilgili tecrübem hiç yoktu. Bir dizinin ilk deneme çekimine gittiğimde çok heyecanlanmıştım. Heyecandan rolüme konsantre olamadım ve oynayamadım. Sonra bu işin eğitim almadan olmayacağını anladım. İstediğiniz kadar tiyatro yapın, kameranın önünde oynamak başka bir şey. Ama zamanla alışılıyor, artık kamerayı unutur hale geliyorsunuz. Eğitim almaya karar verdim. Bu arada başka üniversite okudum. En son yurtdışına gitmeye karar verdim, dedim ki “Londra’ya gideyim, yabancı dil öğreneyim.” Bu arada modellik ve spor eğitmenliği yapıyorum. Kendimi sadece oyunculuğa bağlamadım. Benim şansım şuydu: Spor dersleri ve boks dersi veriyordum. Bu sayede hem dinç kaldım hem de kendimi iyi hissettim.

Londra da çalıştığım bir ajansım vardı, ciddi bir rakam olan okul masraflarımı ödedi. Valizimi hazırladım, gitmeme üç gün kala bir yapım şirketi görüşmek istedi. Yapım şirketine gittim “Tanışmaya geldim sizinle.” dedim. Yani iş olsa da devam etmeyeceğim. Senaryoyu gösterdiler, senaryonun kitapçığının başına zaten fotoğrafımı basmışlar. “Benim hiçbir şekilde oyunculuk deneyimim yok.” dedim. “Biliyoruz, altı ay gibi bir zamanımız var.” dediler ve ilk işime başladım. İyi gibi görünse de benim için kötü bir şeydi aslında. Çünkü ilk işinizin başrol olması çok büyük bir risk. İş tutmazsa fatura size kesiliyor. Tabi bu arada yurtdışındaki okul işi kaldı, ödemesi de yapıldığı için parası yandı. Yurtdışını aradım, durumu anlattım “Ben gelemiyorum.” dedim. Keşke gitseydim. Çekimlere başladık. Her şey güzel gidiyor. Bir yandan İstanbul Üniversitesi’ne misafir öğrenci olarak katılıyor ve temel tiyatro dersleri alıyordum. Ama çekimler bambaşka bir şey. Önünüze gelen tekste hazırlanıyorsunuz, sahneye bir çıkıyorsun, yönetmen bambaşka bir şey istiyor. İlk beş bölüme kadar setin yoğunluğunda kendimi izleyememiştim. Bu arada danışmanınız çok önemli. Birilerinin size bir şey anlatması, görüş ortaya koyması çok önemli. Oyuncu koçumuz vardı, yönetmen onu istemedi. Oyuncu koçunuz olur, yönetmen istemez. Yönetmenle aran iyi değilse çok güzel bir rol, bambaşka bir şey olur, batırabilirsiniz.

“Fetih 1453”te de oynadım, “Karaoğlan” diye bir proje vardı, orada Karaoğlan’ı canlandırdım. “Direniş Karatay”ın hazırlık süreci çok uzun sürdü. Artı kostümler çok ağır, Ağustos ayı deri giyiyorsunuz, kıyafetlerin ağırlığı da otuz kiloyu buluyor. Dönem film ve dizileri çekimleri gerçekten zor oluyor.

Siz bir yapımcı olsaydınız, şu dönemi muhakkak çekerim diyebileceğiniz bir dönem olur muydu? Hangi tarihi karakteri oynamak isterdiniz?

Dönem filmleri ve dizileri çok para harcanan işler. Sağlam bir prodüksiyon kurduktan sonra Moğol zamanlarını çekmek isterdim. Cengizhan neden olmasın?

Türkiye-İran arasında ilk ortak yapım film çalışmanız da oldu, nasıl bir çalışmaydı, nelerle karşılaştınız?

Evet, filmi Van sınırında çektik. Sette makyöz yok, kostüm yoktu. Kafaları biraz farklı çalışıyor, bu onların tarzı da olabilir. Yönetmenin aklımda kalan ve neticede en önemli söylediği şey şuydu; “Hiçbir şey yapma. Ben senden şunu istiyorum.” dedi. Bak aslında çok güzel bir şey “Hiçbir şey yapma.” Oyunculuğun aslı da bu, özellikle kamera önü için. Oyunculuk tecrübesi çok olan insanlar aslında rejiyi olumsuz etkileyebilir. Çünkü yapabileceğin çok şey var. Genelde İranlılar bu tarz filmlerde tecrübesiz insanları seçiyorlar. Bize eğitimlerde “Doğal neyse onu yap, zaten etkili olur o.” derler. Bazı arkadaşlarımız doğal ağlıyor aslında ama sizi etkilemeyebilir. Çünkü herkesin çocukluk dönemi başka, yaşadığı insanlar başka. Bazı yerlerde rol yapmak zorundasın. Yani başka bir şey yapmak zorundasın. Ben kendi içimden geldiği şekilde ağladığımda bu sizi etkilemeyebilir. Türkiye’de de şöyle bir şey var: Belli bir yıla kadar ödül alan oyuncular hep kendilerini oynadıkları için aldılar. Kendini oynadılar. Zaten en kolay şudur: “Sen kendini oyna!” Hareketlerin daha rahat olur. Ama başka bir zıddı rol verdi baktık ki yok çıkmıyor. Sektöre baktığınızda şunu görürsünüz çoğu karakter aynı tiplemeyle devam eder. On sezondur farklı işlerde oynuyordur ama hep aynı tiptedir; konuşma şekli, duruşu, bakışı her şeyi aynıdır. Bu kolay olandır ve kendini geliştiremez. Ama bu işten ekmek yer.

Tarihi filmlerde oynamanın size bir katkısı oldu mu? Yani gerçek anlamda tarihi filmlere son zamanlarda ağırlık verilmesi sizce güzel bir şey mi? Bu filmlerin gerçeği yansıttığını düşünüyor musunuz?

Böyle tarihi bir proje geldiğinde işi düzgün yapmanız için öğrenmeniz, araştırmanız gerekir. Geçen yaz çektiğimiz Karatay filmi için o dönemi açtım, araştırdım, inceledim. Mesela düğün sahnesi var, o dönemde bir düğün sahnesi daha önce çekilmiş mi bunu araştırdım. O dönem insanlar nasıl konuşuyor, hal ve hareketleri nasıl, kılıcı nasıl kullanıyor? Daha önce aldığım eğitimlerle bu karakteri birleştirdim. Sadece tarihe bakmak da değil. Mesela her dönem farklı kılıç stilleri varmış, bunları öğrendim. Abdülhamit’te oynuyorum şu anda. 83 doğumluyum. Bize okul derslerinde gerçekten Abdülhamit’i öyle bir anlattılar ki Abdülhamit Han hakkında kafamıza olumsuz bir imaj bıraktılar. Tabii ki bunun uzaktan yakından bir alakası yok. Ben tarih dersini çok severdim. Tarih derslerinde böyle başarılı olduğumuz savaşlarda gaza geliyordum, kitabıma atlar çiziyordum. Geçenlerde kitabımı buldum. Abdülhamit Han döneminde kitabı karalamışım resmen, çünkü o dönemi çok kötü anlattılar bize.

Tarihi dizilerde kurgu da var, kurgunun olması da lazım. Ama kurgu tarihsel matematiği değiştirmeden olmalı. Benim canlandırdığım karakter aslında kurgu ama o dönem benim gibi bir sürü hafiye varmış. Abdülhamit’in o kadar kuvvetli bir hafiye teşkilatı vardı ki sırf hafiye teşkilatıyla devletin ömrünü 50 yıl uzattığı söylenir. Sadece Osmanlı Hafiyelerini anlatan bir sinema filmi çekilebilir. Çok akıllı insanlar varmış gerçekten. Ve çok şaşıyorum böyle güçlü bir sistem nasıl çökebilir? Demek ki o kadar alttan o kadar içten girmişler ki içimize, bu hale getirmişler. Ama şanslıyız şu anda, bilgi kaynakları çok geniş, araştırırsanız doğru bilgiye ulaşabilirsiniz. Okul yıllarımızda öğretmenin öğrettiği neyse onu doğru biliyorduk. Ama şu anda çok seçenek var.

Tarihi dizilere ihtiyacımız var mı? Mesela Çanakkale konusunda çok güzel diziler filmler yapılabilir, neden yapılmıyor? Dünyada bu alanda nasıl projeler var?

Çanakkale çok güzel bir proje ama yabancılar Çanakkale gibi bir hikâyeleri varsa, onun hepsini bir seferde işlemiyor. İçinden çok güzel bir hikâye alıyor. Bizde mesela bu sene ilk defa “Ayla” diye bir filmde yaptılar böyle bir şey. Küçük bir hikâye aldılar, detaya indiler. Biz ne yapıyoruz? Çanakkale’yi komple anlatmaya çalışıyoruz. İki saatte Çanakkale’yi anlatabilir misiniz hiç? Orada o kadar güzel olaylar var ki…

Dizi sektörü ihtiyaca göre işler çıkartıyor. Bence tarihi dizilerin yapılması gerekiyordu. Gerçeği yansıtan tarihi projelerin artması gerekiyor.

Tarihi dizi senaryolarının ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek?

Filmin konusu, buradan eve gitmem olsun. Bu konuyu on şekilde anlatabilirsiniz. Ama sonuç bozulmuyor. Markete gideceğim, çıkacağım, eczaneye uğrayacağım, eve gideceğim. Araları istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. Aslında o aralara eklenenler izlettiriyor filmi. Yani tarihsel matematikte bir değişiklik olmuyor. Sadece aradaki entrika, aksiyon, savaş sahnesi, onları farklı şekilde görebilirsin. Buna o şekilde benim dediğim gibi bakarsan, yeri geldiğinde yüzde 70’i kurgu oluyor. Ama yüzde 30’unu öyle bir yere kurup, yayıyor ki hikâye değişmiyor.

Ulubatlı Hasan’dan örnek vereceğim. Ulubatlı Hasan’ı herkes biliyor ama Ulubatlı Hasan’ın geçtiği sadece bir tane kitap var. Aslında Balaban diye bir adam surlara çıkmış diye de söyleniyor. Ama sen onu alıp Ulubatlı Hasan da yaparsın, Ulubatlı Mehmet de yaparsın, değiştirirsin, kulaktan kulağa değişir. Çünkü çok eski bir dönem. Bir de mesela dizide aradaki diyalogu o kadar uzatman lazım ki, o dönem tarihinin aynısını yapmak mümkün değil.

Oynamam dediğiniz bir rol, bir karakter var mı?

Oyunculuk adına her rolü oynamam. Ahlaki bulmadığım, toplumun değer yargılarına aykırı bir rolü oynamam. Benim tercihim bu. Bazı çevreler sen oyuncu değilsin o zaman diyebilirler. Ne dedikleri çok önemli değil. Bu şekilde anne babamın yüzüne bakmak istiyorum.

Komedi dizilerine nasıl bakıyorsunuz, oynamayı düşündünüz mü?

Komedi oynarım ama durum komedisiyse. Şaklabanlık yapmaktan ziyade senaryosu güzel olan bir durum komedisi varsa oynayabilirim.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.