Ana sayfa - Manşet - Vesveseleri Aşmak Yetmez Düşüncelerimizi de Yönetmeliyiz… / Dr. Metin Serimer

Vesveseleri Aşmak Yetmez Düşüncelerimizi de Yönetmeliyiz… / Dr. Metin Serimer

Herkes kendi doğası kadar duygulanır. Duygusuzluk kötü, duygulanabilmek güzel. Ama ancak “duygulu olmak kadar” güzel. Duyguyu, aklın yerine karar mercii haline getirirseniz, bunun adı ancak “duygularına yenik düşmek” olur. Acaba temelde düşünme biçimimizi etkileyen şey nedir? Normal olmak ile gerçeklik aynı şeyi mi ifade ediyor? Ya da gerçeklerle irtibatımız ve gerçekleri kabullenme biçimimiz kadar normaliz desek daha doğru olmaz mı? Duyguya bir dürtü anlamı yüklediğimizde, üzerinde durulması gereken konu, duyguların dürtüsel boyutunun ertelenebilir ya da şekillenebilir oluşudur. Duygularınıza yön verebilirsiniz. Bazen bu durumda, demlenir gibi, zamana ihtiyaç duyabiliriz. Ama nihayetinde içimiz biraz burkulsa da, gerçeklerle yüzleşmek ve doğru bir çizgide karar kılmak, bizi, normalliğin daha az yıpratan ama daha huzurlu kılan yapısına yelken açmamızı sağlar. Ve aynı zamanda, birikmiş ve kabarmış duygularımız, yeni ve sahih bir duyguda karar kılarak, duygulu ama dengeli davranan akıl sağlığı yerinde bir insan olmamızı sağlar. Duygu terapileri de bu temel üzere işlevseldir.
İd-ego-süperego tasnifinin işlevselliğinde “id” dediğimiz bilinçdışı unsura İslami terminolojide “nefs” gibi bir anlam yüklendiğini düşünürsek, id’in yani nefsin, ego’dan yani kendilik dediğimiz ruhsal aygıt kimliğimizden “dürtüler” şeklinde hep talepleri olur. Bu taleplerin aslî kimliğimizin yani “ben”in eseri olmadığını bir şekilde hissederiz. Bu taleplerin kendi benliğimizde kabul görmesi, tam da “bile bile lades olmak” denildiği yerdir. Hatta daha güçlü bir tespitle, içimizden geçen duygu ya da düşünceleri doğru değerlendirebilme noktasında, tasavvuf büyüklerinin, vesvese türlerini ayırt ederken, “Nefsten mi, şeytandan mı?” gibi incelikleri anlattığını biliriz. Nefs de bazen kendisinin bazen de şeytanın sözcülüğünü yapar. Mana âleminin insanı derinden tanıyan büyükleri, aynı konuda ve ısrarcı olan dürtü ve taleplerin “nefsten”, farklı türde ama yine kötülük kategorisindeki değişken taleplerin ve ısrarcı tutumlarının “şeytandan” kaynaklandığını söylerler. Her ne şekilde olursa olsun, burada aslolan, dürtülerine ya da duygularına kapılmamaktır. “Affı emret, ma’rufa sarıl, cahillerden yüz çevir.” (A’raf, 7/199) ayetinde bahsi geçen cahiller, dürtü ve duygularına kapılanlardır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Fetvayı kalbinden iste, o hayra karşı mutmain, şerre karşı muzdariptir.” ve “Sizde bir et parçası var ki, o iyiyse bütün beden iyidir, o kötüyse bütün beden kötüdür, işte o kalptir.” sözleri, kalbin bazen nefs ya da şeytanın işgaline maruz kaldığı halleri gösterir. İnsanın içinden geçen pek çok duygu ve düşünceler anlamında ana başlıklar halinde söz konusu edilebilecek durumlara örnek vermek gerekirse aklın tedai (çağrışım) kanunlarıyla çalışma prensibince, silsile halinde, pek çok mekanizma ile işler. Bunların bir kısmı otomatik düşüncelerdir. Bir kısmı kuvve-i hayaliye, bir kısmı kuvve-i vehmiyedir. Kuvve-i hayaliye, güneşe elimizle dokunduğunuzu hayal ettiğinizde elinizin yanmaması gibi bir etkisizliğe örnektir. Kuvve-i vehmiye, kuruntulardır. Vesveseyi ise bazı büyükler, kirli bir borudan, güzel bir manzarayı seyretmeye benzetirler. Oysa borunun kirliliği, manzaranın güzelliğine gölge düşürmez. Yani kısacası içimizden geçen her şeye “nefstendir” diyemeyiz. Ve onlarla canhıraş bir şekilde mücadele etmeye kalkışmamalıyız. Nefisten olduğunu hissettiğimiz durumda ise “ben başkayım nefsim başka” düsturu, bir can simidi gibi yapıştığımız en sağlam ölçü olmalıdır.
Çok kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin, insanı tanımlayan derinlikli sohbetlerinden edindiğimiz kıymetli bilgiler, hep bu konularda yüreğimize su serpmiş, toplumda pek çok insanın ruhi ve psikolojik manada ayağa kalkmasını sağladığı gibi, insan olmanın ve insanca yaşamanın yollarını açmıştır. “Vesvese Zihnin Normal Bir İşlevidir” başlıklı makalesinde bu konuda çok çarpıcı bilgiler verir:
“Vesvese” denen düşüncelerin, insanlara verdiği ruhsal rahatsızlıklar her zaman ve devirde insanlığın çok önemli sorunları arasında yer almıştır; bugün de ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu önemli sorunun çözümü için önce vesvesenin gerçek bir tanım ve tahlilinden işe başlamak gerekir. Vesvesenin türleri çoktur. Biz bu makalede dinî olanından yani imana, itikada ve ibadetlere yönelik olanından bahsedip vesveseyi anlamaya ve tanımaya çalışacağız. Öncelikle, “vesvese” tanım olarak, içimizden gelen gizli fısıltılara ve seslere denir. Bir bakıma insanın içinden harfsiz, sessiz kendiyle konuşmasıdır.
İnsanlar tarafından daha çok anlaşılan manasına göre de vesvese, nefsin veya şeytanın kalbe attığı inkârı ve kötülüğü çağrıştıran hatıra ve düşüncelerdir. Kur’ân’da da bu manaya işaret eden ayetleri çok görürüz. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Şeytan Adem’e vesvese verdi.” (A’raf, 7/20; Tâha, 20/120) gibi… Tabi ki kalbe gelen düşünceler ve olumsuz hatıralar sadece şeytan ve nefsin eseri değildir. Bu konuda toptancı yaklaşım, sağlıklı tahliller yapmamıza engel olur. İşte bu doğru yaklaşımı başarabilirsek vesveselerin zararlı olanlarından kolay sakınır, faydalı olanını ise bir sorun gibi algılamaktan kolay kurtuluruz.”
“Kalbe gelen düşüncelerin bir sebebi de insan aklının veya zihninin çalışma prensibidir, bu konu çok önemlidir. Şöyle ki; önümüze gelmiş yeni bir olay veya durumun nasılını, nedenini bilmeyi ve öğrenmeyi istemek ve bunun için şüpheci yaklaşmak, her türlü sorular sormak, olumlu olumsuz her cihetiyle meseleye vakıf olmaya çalışmak gayet normal bir durumdur. Tabiri caizse her insan doğru olanı, böyle beyin jimnastiği yaparak bulmaya çalışır. Nitekim yaratılışımızla bize verilmiş olan anlama, bilme, öğrenme sistemimizin çalışma şekli böyledir. Ama maalesef ki bu çok normal olan aklın sorgulamaları, birçok insan tarafından yanlış değerlendirilerek üzücü ve yıpratıcı şüphe ve vesveseler şeklinde algılanmaktadır. Bizi rahatsız eden düşüncelerin bir kısmı da tedai veya çağırışım kanunu olarak ifade edilen birbiriyle ilgili veya zıt düşüncelerin birbirini çağrışımından dolayı gelebilir. Hayal ve vehmimiz de bu tür düşünceleri üretir, zira onların görevi budur; fikir ve düşünce dünyamıza katkıları böyle olur. Olumsuz düşüncelerin bir kısmı da psikolojide otomatik düşünceler olarak isimlendirilen düşünme hatalarımızdan veya bilişsel çarpıtmalarımızdan kaynaklanabilir. İşte bunların hepsine aynı düz mantıkla, yani amaçlanmış şüphe veya küfür mantığıyla yaklaşırsak bu durumda akıl ve kalpte, kaos ve bunalım kaçınılmaz olur.”
“Öğrenmek, araştırmak, doğruyu bulmak için çaba sarf edenlerin şüphesi metodik şüphedir. Bütün ilmî buluşlarda, icatlarda, teknolojideki gelişmelerde bu şüphenin emeği çoktur. Bu şüphe veya vesveselere eğer amaçlanmış şüphe muamelesi yaparsak kendimize haksız yere zulmetmiş ve şeytanın eline kendimizle oynama kozu vermiş oluruz. Dolayısıyla yukarıda bahsettiğimiz amaçlanmış şüphenin dışında insana gelen şüphe ve vesveseleri şerre yormak ve tedirgin olmak yersizdir. Çünkü bu tür şüphe ve vesveseler aklın veya zihnin normal işleyişini gösterir.”
“Taklidî imandan tahkîkî imana bizi taşıyan da metodik kuşkudur. Mesela bizzat yüce Rabbimiz, kutsal kitabında tevhide ulaşmamız için bizi bu konuyu ilmen ve aklen değerlendirmeye, sorgulamaya sevk ediyor: “‘Eğer, söyledikleri gibi, Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar Arş’ın, sahibiyle hükümranlık mücadelesi için bir yol arayacaklardı.’ de.” (İsrâ, 17/42)
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ, 21/22)
Bu ayetler açıkça diyor ki: “Farz edelim Allah birden fazla deyin ve öyle düşünün. O zaman ilahlar arasında kavgalar olabileceği ve yeryüzünde birlik ve nizamın olmayacağı gibi aklî bir sürü açmazla karşılaşırsınız.” Dolayısıyla, bu tür düşüncelerin ve akla gelen vesveselerin korkulacak bir şey olmadığını, aynı zamanda bu tür analizlerin akıllı bir insanı taklitten çıkarıp tahkîkî imana götürebileceğini de belirtmiş oluyor. Hele Kur’ân’daki Hz. İbrahim’in kıssaları bu konuda çok ders vericidir: “Hani İbrahim, ‘Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.’ demişti. (Allah ona) ‘İnanmıyor musun?’ deyince, ‘Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için’ demişti.” (Bakara, 2/260) Demek ki kalbinde iman olan bir insanın, tatmin için sorular sorması ve sorgulaması onun imanı için bir sakınca teşkil etmiyor. Bu kıssa metodik şüpheyi anlamaya çok güzel örnektir.
Kur’ân bizi böyle birçok ayetle taklidî imandan ziyade tahkîkî imana yönlendirir. Evrende, çevremizde ve bizzat nefsimizde mevcut bir sürü yaratılış mucizelerini görmeye ve fark etmeye çağırır. Dogmatiklik yerine, imanımıza referans aldığımız aklî ve ilmî en azından birkaç küçük delil bulmamızı ve böylece tahkîkî iman sahibi olmamızı ister. Çünkü her dönemde olduğu gibi asrımızda da imana saldırı çok fazladır. Elhamdülillah bizim dinimizin, akıldan, bilimden kaçma gibi endişeleri, korkuları yoktur, aksine özellikle bunları teşvik eder. Bu nedenle İslam dini asla dogmatik dinler sınıfında değerlendirilemez. Şu hakikati de hatırlatalım ki yanlışa düşmeyelim. Tahkîkî iman, bütün küfür sorularına cevap vererek yapılan iman değildir. Ha bir güçlü delil, ha bin güçlü delil aynı sonuca çıktığı için böyle bir yola girmeye gerek yoktur. Ayrıca bu sorulara cevap vererek kimse bu soruları bitiremez, niçin bitmeyeceğini de açıklayacağız. Dolayısıyla akla gelen bütün soruları cevaplayarak imana yeltenmek, Allah korusun, vesveseyi en tehlikeli şekilde kale almak olur ki kimse böyle şeye soyunmamalıdır. Zira bu yöntem gerçekten yanlıştır ve gereksizdir. Bu işle uğraşmak, iman etmek için değil, ancak şüphe hastalığına yakalanmış insanlara yardım için gerekebilir, onu da herkes değil ehli yapar. Nitekim bu konuda yetişmiş çok büyük kelam âlimlerimiz mevcuttur. Bir gerçeği de burada tekrar ifade edeyim ki ne dinimizin ne de kelam âlimlerinin hiçbir küfür sorusuyla ilgili korkuları yoktur. Hepsinin cevapları verilmiştir, verilir de. İşte ben de buradayım! Bütün dünyaya hodri meydan diyorum! Şüphesi ve sorusu olan varsa gelsin, Allah’ın izniyle cevapları bende hazırdır.
Zararlı Vesvese (Takıntı) Hali Nasıl Olur?
“İmanlı bir kişiye bir sürü itikadî sorular veya rahatsız edici çirkin düşünceler gelebilir. İmanı korumak kaygısıyla bu sorulara cevap yetiştirmeye çalışmak veya bu çirkin düşünceleri reddetmeye çalışmak çözüm değil, gerekli de değildir. Çünkü iman kökü kalpte, dalları ve yaprakları akıl ve zihinde olan bir ağaca benzer. Akıl veya zihinde esen şüphe rüzgârları, ağacın yaprak ve dallarını sallasa da kökü kalpte olduğu için asla söküp atamaz. Bu sebeple paniklemek, heyecan ve telaşa kapılmamak gerekir. Ayrıca bu tür vesveseler, konuşarak ve kale alınarak susturulup geçiştirilemez. Vesveseli insanlar hatayı genelde bu noktada yaparak, normal olan vesveseyi çok fazla ciddiye alınca, takıntı boyutuna taşırlar. Yani önemsiz vesveseler, üzerinde durulup merakla karıştırıldığı zaman sinek kadar küçükken, büyüyerek kişiyi yutacak bir canavara dönüşebilir. Özellikle bazı hassas ruhlar vesveseyi çok ciddiye alarak onu zararlı bir hastalık, bir huy haline getirebilirler. Bu ise şeytanın tam da yapmak istediği şeydir. İşte böyle vesveseyi kendine huy ve hastalık edinen insanlar, kalplerinde imanları dağ gibi olduğu halde kendini imansız sanabilir, bu sebeple depresyonlar yaşayabilir hatta sırf bu sorulardan kaçmak için ibadetlerini terk edebilirler. Bu oyuna asla gelmemelidir. Bu şekil kuşku ve vesveselerden kurtulmanın en güzel ve kestirme yolu, bunların dinen bir günahı ve vebali olmadığını ve özellikle insanı kâfir yapmadığını bilmek ve bunlardan kurtulmak için de gelen sorulara cevap yetiştirmek yerine, mikrofonun sesini kapatır gibi içerden gelen seslerin düğmesini kapatıp onlarla asla meşgul ve muhatap olmamaktır. Hatta ortam değiştirmek, başka bir şeylerle meşgul olmak ve asla bu soruları dinlememek en kolay ve en güzel çözümdür.”
Kalbin İmanı, Akla Gelen İnkâr Düşünceleriyle Bozulmaz
“Önemli bir gerçeği tekrar hatırlatmak gerekirse, imanlı kişilerdeki şüphe benzeri vesveseler, hayal, vehim, zihin veya akılda gerçekleşen olaylardır. İman buralarda değil, kalpte olur. İslam âlimleri iman etme yeri ile düşünme yerinin farklı olduğunu çok güzel bir şekilde ortaya koymuşlar. Düşünme yeri akıl veya zihin, inanma yeri kalptir… İman kalple olur, akılla olmaz. İmanı, akıl ancak onaylar. Kalp, imanı tasdik ettikten sonra akıldaki şüphelerin hiçbir hükmü yoktur. Bu düşünceler, bu kuşkular vesvese hükmündendir. Ne kadar şüpheye benzer vesvese gelirse gelsin kalpte iman olduğu müddetçe bunların hepsi vesvesedir. Vesvese hadiste de ifade bulduğu gibi imanın ta kendisidir. Müslümanların en çok sıkıntı yaşadıkları vesvese türü budur. Kalpleri imanla dolu olduğu halde, aklın çalışma prensibinden kaynaklanan soru ve şüpheleri küfür sanarak üzülür, kendilerini harap ederler. Bunun nedeni bilgisizlik ve cahilliktir. Bu cahillikten bunalıma giren, akıl sağlığını kaybedenler bile vardır. Bir de iman konusundaki hassasiyetten kaynaklanabilir bu vesveseler. Mesela bir çocuk yetişirken, aklına gelen soruları anne ve babasıyla paylaşır. Bazen şöyle bir soru sorabilir: “Baba Allah nerede? O’nu niye göremiyoruz? Bizi O yarattı, peki O’nu kim yarattı?” Bu sorulara cahil ebeveynlerin tepkileri aşırı olur: “Sus! Hâşâ! Ne biçim soru bu? Böyle düşünme, böyle soru sorma, kâfir olursun!” İşte bu yanlış hassasiyetler ve aşırı tepkiler daha sonra böyle şeyleri düşünmekten korkma ve düşünceyi küfür sanma gibi hastalıklara dönüşebilir. Aslında belki bu sorular bilgisiz ebeveynlerin de düşünmekten korktuğu ve kaçtığı sorulardır. Bunların cevaplarını yok sanırlar. Çünkü halkın geneli taklidî iman sahibidir. Taklidî iman sahibi insanlar soru sormadan inanır, böyle sorular sormaya ihtiyaç hissetmezler. Yanlarına böyle sorular soran birileri gelirse de afallar kalırlar. Çocuklarını da böyle sorular sormaktan men eder, böyle düşünmekten sakındırırlar. Ama akıl denen şey, sen ne kadar kaçarsan kaç, bu soruları sana doğal olarak soracaktır. Hele yapısal olarak olgusal zihniyetli, akılcı insanlar vardır ki onlar bu sorulara cevap bulmadan rahat edemezler. Daha sonra bu çocuklar büyüdüklerinde, ne zaman ibadete yönelseler, o kaçtıkları sorular zihinlerine hücum eder. Bu soruları küçükken attıkları gibi yine akıllarından atmak isterler ama başaramazlar. Şeytanın da tesiriyle bu sorular onların bir numaralı derdi olur, kendilerini çok kötü hisseder hatta imansız bile sanabilirler. Hâlbuki bu küfür düşüncelerinin akla gelmesi günah olsaydı kelam âlimleri bunlarla uğraşmazdı deyip rahatlamak gerekir.”
Bazı bölümlerinden alıntı yaptığımız Şenel İlhan Beyefendi’ye ait ilgili makalenin tamamını (http://www.gonuldergisi.com/vesvese-yok-edilemez-ama-kontrol-edilebilir-seyyid-senel-ilhanin-sohbetinden.html) linkinden okuyabilirsiniz.
Vesvese ile ilgili konuları temel bilgi ve sağlam ölçü olarak kabul ettikten sonra, bu çarpıcı bilgilerin ışığında burada asıl anlatmak istediğimiz incelik, yine aydınlatma boyutu Şenel İlhan Beyefendi’ye ait “Düşüncelerimiz Bizi Yönlendirmemeli Biz Düşüncelerimizi Yönlendirmeliyiz” konusudur. Şenel İlhan Beyefendi’nin ilgili makalesinde şu düşünceler çok dikkat çekicidir:
“Hayatta bazı şeyleri genellememek lazım. Zira bu genellemeler gereksiz yere insanın omuzundaki yükleri ciddi oranda artırıyor ve insan hayatını işin içinden çıkılmaz şekilde zorlaştırıyor. Mesela hasta oldum diyelim. Hastalığımı genel hayatımla bütüncül düşünerek, “Ben hastayım.” diye ifade edersem yanlış yapmış olurum. Niçin derseniz, şundan ki: Halimi böyle ifade edersem sanki sadece hastalığım var da başka hiçbir şeyim yokmuş gibi olur. Mesela, sevdiklerim yanımda değil, annem babam, eşim, dostum, param vs. hiçbir şeyim yok, sadece hastalığım var gibi olur. Eğer ben farkında olmadan bu psikolojiye girersem o zaman beni aklım ve iradem değil, hastalığım yönetmiş olur ki bu büyük bir hatadır. Peki, o halde böyle durumlarda benim ne demem veya hangi psikolojiye girmem gerekiyor?
“Hastayım.” demeyeceğim, “Hastalığım var.” diyeceğim. Sıkıntım var, moralim bozuk, birisi beni üzdü ise böyle bir durumda “Dertliyim.” demeyeceğim, “Derdim var.” diyeceğim. Yani derdimi, hastalığımı ben yöneteceğim, ben ne dersem o olacak, benim irademe bağlı olacak. Eğer hastalığım beni yönetir de onun istediği olursa bu durum kişiyi moral ve motivasyon açısından bitirir. Zaten bu tür insanlar “hastayım, dertliyim, sıkıntılıyım, fakirim…” deyip, başlarındaki olayları böyle yorumlarlar ve bu yılgın psikoloji ile de tüm görevlerini ihmal eder, ibadet bile etmezler. Görüyorum ki insanların büyük çoğunluğu, başlarına gelen olumsuz olayları, hayatlarının tamamı ile genelleyerek hastalıklarının veya sıkıntılarının tesiri altında değerlendiriyorlar. Bütüncül düşünüyorlar, fakat “negatif bütüncül” düşünüyorlar ki bu bakış da onları adeta bitiriyor.
Peki, “Bu gerçeklik, nefis hastalıkları ve kalp marazları için de geçerli midir?” derseniz, elbette geçerlidir, derim. Bu yaklaşım; her şey için geçerlidir, sadece hastalıklar ve dertler için değil. Ben örnek olsun diye dertler adı altında kısaca özetledim. Dert her şey olabilir; fakirlik dert olabilir, sıkıntı dert olabilir, nefs hastalıkları dert olabilir. Seni üzen, düşündüren her şey dert olabilir. Mesela vesveseli bir adamsındır, bir takıntın vardır ya da kibir hastalığın vardır. Nefsiyle mücadele eden bir adamsın ama bir türlü kibirden kurtulamıyorsundur. Ya da bazı zaafların vardır ve o zaaflarından kurtulamıyorsundur. O zaafların ismini vererek reklamını yapmış olmayalım ama samimi bir şekilde bunlarla mücadele eden bir adam olarak ümitsizliğe düşmemen gerekir. Diyelim ki kibirli birisin; “Ben kibirliyim.” deyip kendini bütün olarak kibir gibi görmen yanlış olmaz mı? Tamam, kibrin var, belki riyan da var ama “Benim cömertliğim de merhametim de hatta başta imanım da var.” demen gerekir. Hiçbir olay, durum, hastalık, dert, sıkıntı, kalbî maraz bizi yönetmemeli, biz onu yönetmeliyiz… O kadar. Düşünceler de aynı bunun gibidir. Düşünceler iki çeşittir, yani insan iki çeşit düşünür; üç çeşit düşünmez.
Birincisi: Düşündürülerek düşünür; yani aklımızın bize kendiliğinden verdiği düşüncelerle düşünür. İkincisi: İrademizle düşünürüz…
Birincisi şöyledir: Aklımıza, gün içerisinde binlerce, yüz binlerce düşünce gelir. Bu düşünceler bizim irademiz dışında gelir. İşte, irade dışında gelen bu düşünceleri biz düşünmüş olmuyoruz, bize düşündürülmüş oluyor. Yani Müslüman biriysen seni düşündüren bu şeye “şeytan” de, şeytana inanmıyorsan, determinist biriysen, objektif konuşacağım dersen buna sen istediğin bir adı da verebilirsin. Yani ister kuvve-i vehmiye, ister kuvve-i hayaliye, ister bilinçaltı, ister nefs de ama kesin bilimsel bir gerçek bu ki, düşüncelerimiz eğer yönlendirilmiş bir düşünce değilse düşündürülüyoruz demektir. İşte biz böyle durumlarda aklımızı dinlemeyeceğiz, aklımıza “bize vesvese veren şeytan muamelesi” yapacağız.
Peki, o zaman dogmatiklikten, körü körüne inanmaktan nasıl kurtulacağız? Düşünmeden bulamayacağımıza göre, hakikati nasıl bulacağız? Zira tefekkür, düşünmek dinimizce de önemli, Kur’ân da düşünmeyle ilgili pek çok ayet var. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadisleri var. “Düşünün, tefekkür edin.” “Bir saat tefekkür etmek bir yıllık ibadete bedeldir.” diyor.
“Düşünmezsek nasıl olacak bu iş?” derseniz, elbette ki düşüneceğiz… Ama bir konu hakkında düşünmeye biz kendi irademizle karar vereceğiz ki ona “yönlendirilmiş düşünce” deniyor. Yani ben, bir konu hakkında düşünmeye karar verdim diyelim. Bu konu din olur, inanç veya inançsızlık olur veya başka bir şey olur fark etmez. İşte bu konuyu aklımı, zekâmı kullanarak enine boyuna düşüneceğim. Düşüncem sona erdikten sonra, yani bu konuda bir karara vardıktan sonra bu meseleyi kapatacağım. Artık işim bitecek ve daha da aklımı dinlemeyeceğim. Yani hastalıkta olduğu gibi bu düşünceler beni yönlendirmeyecek, aksine onları ben yönlendireceğim. Evet, düşüncelerim hiçbir zaman asla beni yönlendirmeyecek, ben onu yönlendireceğim. O beni yönlendirirse, o zaman “Hangi hastalığı istiyorsan seç beğen al.” demek gerekir. Bipolar bozukluk mu, obsesif kompulsif bozukluk mu, panik atak mı, şizofreni mi, melankolik şizofreni mi, paranoid şizofreni mi, paranoyaklık mı… Ne istiyorsan seç beğen al, demektir. Evet, işte bu durumda bunlardan birine yakalanman çok tabiidir. O zaman tekrar edersek, demek ki iki türlü düşünce varmış:
1)Kendiliğinden gelen düşünce (aslında düşündürülme) 2) Yönlendirilmiş düşünce
Birincisinde biz otomatik düşüncelere, yani beynimize veya bilinçaltımıza uyarak düşündürülürüz ve düşündüğümüzü sanırız. Biz düşündüğümüzü sanırız ama o düşünce değil, düşündürülmedir ve bunun asıl adı “aklımıza gelen vesveseler”dir. Bu vesveseleri de bize, şeytan mı veriyor, nefsimiz mi veriyor, doğrusu neyin verdiğini de pek bilemeyiz. Önce masum tehlikesiz gibi görünen bu tür düşüncelere takılmanın akıbeti ise Allah korusun, Obsesif Kompulsif Bozukluklardan birilerine yakalanmaktır. Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) gibi bir derdimiz veya sorunumuz varsa bundan kurtulmanın yolu Korkma, Kaçma, Savaşma (KKS) formülüdür. Bu bilimsel bir tespittir. Şöyle ki: İrademiz dışında akla gelen vesveseler, akan bir ırmağa benzerler. Akan bir ırmağı durdurmaya çalışmak nasıl beyhude bir çaba ise bu tür vesveseleri durdurmaya çalışmak da aynen öyledir. O zaman doğrusu şu ki: Akan ırmağı sen sadece seyret. İşte bu güzel örnekte olduğu gibi akıldan gelen seslere, düşüncelere akan bir ırmak muamelesi yap ve onları en fazla gülerek izle… İzlemez de bu düşüncelere cevap verirsen o zaman gerçekten sen yandın demektir. Mesela kapına aç bir kedi geldi, sen ona süt verdin. Ertesi gün yine geldi, yine süt verdin. Böyle devam edersen o kediler arkadaşlarını da getirirler ve bir bakarsın ki mahallenin bütün kedileri senin evin önüne toplanmışlar. İşte vesveseyi, kedileri besler gibi besler ve kale alarak cevaplar yetiştirmeye çalışırsan böyle çoğalırlar, gün gelir baş edemez hale gelirsin. Ve neticede bu şekilde düşünerek en basitinden bipolar bozukluğa yakalanırsın. İşte Kur’ân dahi aklın bu serbest çalışan yönüne “şeytan muamelesi” yapmıştır, bizim de öyle yapmamız gerekir.
Peki, yine söylüyorum, düşünmeyeceğiz de dogmatik, fanatik mi olacağız? Hayır, alakası yok. Düşüneceğiz ama bizim düşünmemiz “yönlendirilmiş düşünce” olacak. Gerektiğinde bir mesele hakkında, isteğimiz ve irademizle düşünüp taşınacağız, sonra bir karara bağlayıp o düşünceyi kapatacağız. O yüzden biz ancak yönlendirilmiş düşüncelere itibar edeceğiz. Kendimiz isteyerek düşündüklerimize değer vereceğiz ki zira ancak ondan sorumluyuz. Evet, bu mesele mühim bir mesele ve sadece düşünceden ibaret değil. Hastalık, dert, sıkıntı, fakirlik, yoksulluk ne ise her türlü sıkıntıyı biz yöneteceğiz, onların bizi yönetmesine izin vermeyeceğiz. Nitekim irademiz de işte bu yüzden var…”
“Aslında biraz düşünürsek görürüz ki sosyal yaşantımıza yön veren daha az aklımız, daha çok ise duygularımızdır, vücudumuz örneğinde olduğu gibi. Kendimizden de biliyoruz ki günlük yaşantımızda bizi hep duygularımız yönetir. Sevmek, üzülmek, acımak, özlemek, ağlamak, merhamet etmek, yardım etmek, kızmak, öfkelenmek, kıskanmak, haset etmek, cimrilik etmek vb. duygular biz istemesek de hep hayatımıza yön veren ve aklımızın veya bilgilerimizin çok az kontrol edebildiği duygularımızdır. Aklınızla yanlışına kızdığınız bir kimseyi cezalandırmak istersiniz ama sevgi, şefkat ve merhamet hisleriyle dolu biri iseniz bunu gerçekleştirmekte zorlanırsınız ve çoğu zaman başaramazsınız. Zira davranışlarınıza yön veren duygularınız otomatik olarak sizi bu işten caydırır. Yine eğer kindar, öfke dolu, sevgisiz, şefkat ve merhamet konusunda fakir birisi iseniz, yaptığınız kötülüklere siz bile akıl erdiremezsiniz. Haksız olduğunuzu bildiğiniz halde insanlara hatta hayvanlara kötülük yapmaktan kendinizi alamazsınız.”
“Bizler Müslümanlar olarak bu âlemde imtihanda olduğumuza inanıyoruz ki hakikat de böyledir. Düşünce ve davranışlarımızın birçoğu bizim amellerimiz, yani mizana konacak sevap ve günahlarımızdır. Mademki aklımızla duygularımızı kontrolden aciziz, başımıza kötü işler açmadan duygularımızı tanımalı ve onları en azından büyük ölçüde kontrol etmeyi öğrenmeliyiz. İyi duygularımızı yine İslam’ın öngördüğü ölçülerde geliştirmeli ve adalet, insaf, merhamet ve insaniyet gibi değerler çerçevesinde kontrol edip denetlemeliyiz. Hatta bazen iyi duyguların da kötü işlere sebep olabileceğini bilmeli ve bu duyguların kötü sonuçlara zemin hazırlamasına müsaade etmemeliyiz. Merhametten maraz doğar ilişkisi gibi…
İslam dini bu konuda ölçüyü şöyle belirlemiştir: Seni kötülüğe sevk eden duygularını bul ve onları kontrol etmeyi, denetlemeyi asla elden bırakma. Sana günah işleri yaptırmasınlar, kötü davranışlara teşvik etmesinler. İşte bunları yapmak farzdır ve İslam’ın asgari şartıdır.
İkincisi: Nefsini tezkiye et, kötü duyguların içindeki damarlarını kes, kurut ve kendini hep iyi duygularla beze… Eğer bunu yaparsan veli birisi olursun, şeytanın ve nefsin oklarından veya hedefi olmaktan uzak durursun ama bunu yapmak emir değildir.
Üçüncüsü: Hiçbir şey yapmamak, duyguları kendi akışına bırakmak ki böyle yapan adamlar otomatik olarak nefse tâbi olurlar. Ateş yakar, bıçak keser, nefs-i emmare de tabiatı icabı sana her türlü kötülüğü psikolojik kendiliğindenlikle işletir.
Bizler manevi hastalıkları kökten temizlemeye güç yetiremesek bile onlara engel olmak için çalışmak ve hep bu mücadelenin içinde olmak zorundayız. Zira bu mücadele bizlere İslam’ın emridir… Bunun için de en kolay yol, ihsan üzere yaşamak şeklinde formüle ettiğimiz yoldur. Yani bir ömür Allah (c.c.) için herkese, her mahlûka iyilik yaparak veya yapmaya çalışarak yaşamak hayat felsefemiz olmalı.
İnsanlara İslam’ı anlatırken, yani tebliğ görevini yaparken de duyguların önemini göz önünde bulundurmalı, muhatabımıza akıl ve bilgi dayatarak değil sevgi ve güven yoluyla, daha açığı güzel ahlakımızla onun kalbine girerek onu ikna etmeye çalışmalıyız… Bu tarz bir yaklaşım Efendimiz’in (s.a.v.) de metodu idi… Nitekim bu metot ve yaklaşım her zaman akla ve bilgiye güvenerek yapılana göre çok daha başarılı sonuçlar veren ve çok daha verimli olan bir metot ve yaklaşımdır.”
İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin fikirleri ışığında, zihinsel özetler yapabildiğimiz bu açıklamalardan sonra, düşüncelerimizin bizi değil, bizim düşüncelerimizi yönlendirmemiz çok önemli. Aksi halde benlik algısı asla oturmamış biri olarak hayata devam etmek zorunda kalırız. Çünkü duyguların özelliği, aklın boş bıraktığı alanları hemen doldurmalarıdır. İnsanda bilinçdışı işleyen pek çok mekanizmadan tutun da, bilinç düzeyine çıkmış binbir türlü dürtü, bizlerin ömrümüz boyunca yüzleşmek zorunda olduğu durumlardır. Ki bunlar hep vardır ve kim ya da ne olursanız olun, adeta olmak zorundadır. Bütün bu gerçekleri düşünerek, gayet anlaşılır bir dille bizleri aydınlatan kıymetli büyüğümüze ne kadar teşekkür etsek azdır…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.