Vefa(sız)’nın Açtığı Kapı… / Kenan Kurban

 

61-vefaZihni ile Emma arabaya bindiler. Zihni: “Güzelliğini söylemem centilmenlik değil, bir gerçeğin ilanıdır.” Emma’nın çok hoşuna gittiği, o soğuk yüzündeki bütün kasların gevşemesinden belliydi. Yine de başını hafiften sallayıp “Eminim, bunu daha önce birçok kıza söylemişsinizdir?” dedi. Derin bir nefes alan Zihni: “Bunu söylemek istediğim çok kız oldu. Ama talihsiz bir insanım, önce babasız kaldım. Haliyle geçim derdine düştük. Eve para kazandım. Ama patronum dindar bir adamdı. Öyle flörtle işimiz olmadı. Ne de olsa onun elinde yoğruldum.” Emma meraklı gözlerindeki mat bakışlarıyla: “Ya şimdi?” Bir an göz göze geldiler. Zihni’nin gözlerinde intikam ateşi vardı: “Şimdi prangalarımı koparttım. Artık ben gerçek benim. O sebepten güzel bayan size iltifat etmiyorum. Kalbimden gelenleri söylüyorum.” Emma elini tuttu. Zihni’nin yüreği eridi. Eriyik haldeki gönlüne sessizce “Aşk bu mu?” dedi.

Yanıp sönen ışıklarıyla her saniye başka renge bürünen boğazın gerdanlığı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve ona eşlik eden gemilerin, yalıların şavklarıyla başka güzeldi… Ve bütün bu nadidelikleri, en makbul yerden seyreden iki kişi Emma ile Zihni… Emma: “İstanbul’un bu yüzünü daha önce hiç görmemiştim.” Zihni: “İstanbul, İstanbul… İçinde bin bir iyiliği ve kötülüğü aynı anda saklayıp besleyen efsaneler şehri… Daha çok hayran kalacaksın. Yarın seni başka başka âlemlerinde gezdireceğim. Bu gizemli şehre daha çok meftun olacaksın tatlım?” Emma isteksizce “Ben yarın gidiyorum.” dedi. Zihni hayal kırıklığıyla ısrarcı bir tonda, “Yapma, daha yeni başlamıştık. Bari bir gün daha kal.” dedi. Emma: “İmkânsız. Ama bu, görüşmeyeceğimiz manasına gelmiyor. Hatta daha sık görüşebiliriz.” Zihni: “Tabi ki Emma, hatta bir daha hiç ayrılmamacasına.” Emma bir kahkaha atıp işaret parmağını kaldırıp “Size bir teklifim olacak.” dedi. Zihni heyecanlandı, masaya daha da yaklaşıp “Kulağım sende.” dedi. Emma: “Ben bir firma kuracağım. Has altın satışı yapacak. Siz işlemek için alıyorsunuz. Sen de benim ortağım ol. Alımları bizden yaparsın. Ben de çalıştığım firmada sizin ürünleri satışa aldırırım. Böylece çifte kazanç.” Zihni kulakları ağzında: “Emma, sen nasıl bir meleksin! Seninle tanıştığım dün geceden beri hayatımın akışı değişti. Ve çok daha ilerleyeceğim. Sen şimdiden resmi işlemleri başlat. Detayları ben İngiltere’ye gelince konuşuruz.” Gelen tatlıları yerken Emma: “Bunu kutlamak için beni nereye götüreceksin?” Zihni onu daha önce ismini duyduğu ama hiç gitmediği bir eğlence merkezine götürdü. Çıkışta taksiye binip “Sultanahmet’e kaptan!” dedi. Sonra Emma’ya dönüp: “İki gün önce böyle bir eğlence benim için rezillikti, biliyor musun Emma?” Emma: “Ya şimdi?” Zihni: “Şimdi, kaybolmuş, kayıp yıllar.” Taksi Sultanahmet’e çıkarken minarelerden okunan ezanlar sabah namazına çağırıyordu. Zihni yıllar sonra ilk defa namazı kaçıracaktı. Bundan daha kötüsü, artık kılamadığı için nedamet duymuyor olmasıydı. Otelin önünde duran taksiden indiler. Zihni çakır keyf “Seni çok özleyeceğim Emma.” diyerek sarılmak istedi. Emma buna izin vermedi. Emma “Umarım en kısa zamanda görüşüz.” diyerek ayrıldı.

Emma’dan ayrı geçen her gün Zihni’ye büyük bir azap geldi. Nihayet Almanya, sonra İngiltere. Emma, Zihni’yi havaalanından aldı. Zihni, Emma’nın elinden tutup “Hasretin beni yaktı.” dedi. Emma gülümseyip elini daha sıkarak “Garip ama ben de sana karşı aynı duyguları hissediyorum. Farkında olmadan çok alışmışım. Şimdi ayrı geçen anların acısını çıkaralım. Bütün gün beraberiz.” dedi. Onu önce, Londra’nın simgelerinden London Eye’a götürdü. Sonrasında yemek için Alain Ducasse at the Dorchester’a gittiler. Emma çantasından bir dosya çıkarttı. “Bu yeni şirketimiz. Türkiye’den başka müşterilerimiz de olacak. Kısa zamanda güçleneceğimize şüphem yok. Sen yüzde otuz pay sahibisin. Bu sebeple firmandaki yerini güçlendirmeye bak ki daha çok altın satalım.” Zihni dosyayı kapattı. Hafiften titreyen bir sesle “Bırak şimdi bunları.” dedi. Cebinden şık bir kutu çıkartıp yavaşça açtı. Emma’nın gözleri büyüdü. “Sen, sen gerçekten bir başkasın Zihni.” dedi. Sonra ellerini göğsünün hizasında birleştirdi. “Bu nereden aklına geldi? Çok özel bir yüzük.” Zihni: “Sen yorulma güzelim. Bu, tarihteki ilk pırlanta yüzük olan, Avusturya Arşidükü Maximilian, Burgundy’li Mary için yaptırdığı yüzükten esinlenilmiştir. Önemsiz, ufak farksa onda M harfi vardı, bizimkinde ise E harfinin etrafı pırlanta ile işlenmiştir. Emma Flaming! Benimle evlenip kraliçem olur musun?” Emma’nın gözleri büyüdü, dudaklarını ısırır gibi yaptı. Çok duygulandığı her halinden belliydi. Yine de sakin kalmaya çalışarak “Biraz hızlı olmadı mı?” Zihni: “Kaçırdığım zamanı telafi etmek istiyorum.” Emma: “Seni anlıyorum ama bizde bir söz var: You can lead horse to water, but you can’t make him drink. Yani, atı suya götürebilirsin ama ona suyu içiremezsin.” Zihni kısık kısık anlamayan bakışlarla baktı. Emma: “Yani, siz de nasıl diyorlar? Ya kısmet…” dedi. Zihni morali bozuk ama hâlâ ümit var bir ses tonuyla “Sen, evet dersen kısmet olur canımın içi.” dedi. Emma: “Biz seninle farklı ırk, kültür ve dindeniz. Yani bu iş ne kadar doğru? Ya da uzun ömürlü olur mu?” Zihni iki eliyle Emma’nın ellerini tuttu: “İkimiz arasında ne kadar farklılıklar olursa olsun. Seninle ben, kuvvetli rüzgârların farklı diyarlara savurduğu aynı bitkinin tohumları gibiyiz. Ne kadar da beslendiğimiz toprak, su ve havadan sebep rengimizde, kokumuzda bilumum farklılıklar olsa da özümüz aynı. Güç sahip olmayı ve kullanmayı seviyoruz. Bak sen benim dünyamı ne kadar değiştirdin. Senin ile tekrar hayat buldum.”

Emma o meşhur İngiliz soğukluğunu kaybetmişti. İlk defa gerçek duygularını bastırmadan gülen gözlerle evet dercesine aşkla bakıyordu. Zihni’nin bu yılmaz tutumu bir günlük beraberliğin sonunda atılan ortaklık imzalar ilerideki gönül beraberliğinin işaret fişeğiydi.

Bir aydır hastaneyi mesken tutan bedenlerde bezginlik olsa da ruhları umut doluydu. Fatih: “Anne beni artık çıkartın, ben bu hastanede yatmaktan hasta olacağım.” Anne yüreğinde, evlatları için her şartta ve konumda verecek sevgi ve şefkat vardı. Jülide Hanım bütün ızdıraplarını rafa kaldırıp o müşfik elleriyle oğlunun başını okşadı. “Sabret aslan parçam, sabret, az kaldı.” dedi. Fatih annesinin elini sıkıca tutup “İyi ki benim ailemsiniz. Sizi çok seviyorum.” deyince kadın merhamet denizinden taşan iki damla gözyaşıyla beraber alnından öptü.

Yakup sıkıntılarla yorulsa da daha da muhkemleşen dizleriyle asla yıkılmayacak gibi yürüyordu. Kendi kendine “Neredeydi bu?” dedi. Başını kaldırınca karşı kaldırımdaki “Zekeriyaköy Emlak” yazısını gördü. Karşı kaldırıma geçti, selam verdi. Emlakçı Haydar hemen ayağa kalkıp: “Ooo, Yakup abim benim, hoş geldin.” Eliyle koltuğu gösterip “Buyur, buyur.” dedi. Yakup “Hoş bulduk Haydar.” dedi. Adamın ilk işi telefon açmak oldu. “Alo Burhan toprağım! Çok kıymetli bir büyüğümüz teşrif ettiler. Köpüklüsünden iki orta kahve.” dedi. Sonra Yakup’a yönelip “Vay benim abim, kaç yıl oldu? Unutturdun yüzünü, insan arada bir uğrar. Sevindirir be şu kardeşini.” Yakup: “Hayat diyelim, savruluyoruz. Bugüne nasipmiş.” Haydar: “Nasıl abi, villadan memnun musun? Bir sıkıntı yok?” Yakup’un yarası kanamıştı: “Ah Haydar ah. İki ay öncesine kadar her şey çok güzeldi. Şimdi işlerim bozuldu.” Haydar sözünü kesti: “Abi öldürsen inanmam. Senin gibi adamın işi nasıl bozulur ki?” Yakup gülümseyip: “Bizi çok büyütme birader. Biz de insanız.” Haydar o an emlakçı kişiliğini bir kenara bıraktı. En ciddi ve samimi tavrını takınıp: “Yirmi yıldır bu işi bu semtte yapıyorum. Her milletten yüzlerce adam tanıyorum. Bana de ki, kaçı adam gibi adam, iki elin on parmağını geçmez. Senin çapındaki bir adamı ancak gayrimeşru hayat bitirir. O da sende yok. Olsa ben mutlaka duyardım. Kesin kumpas vardır.” Yakup hiçbir şey demeden acı bir tebessüm ile bakıp başını salladı. Haydar “Anladım abi” dedi. Yakup: “Benim villayı elden çıkartmam gerekiyor.” Haydar: “Abi şu an senin mülkün değeri 10 milyon dolar. Acilse fiyatı kırarım. Ama biraz beklerim dersen ederinden gider.” Yakup: “Ne kadar bir zamandan bahsediyorsun?” Haydar: “İki, üç ay” Yakup: “Ben zaten boşaltacağım. Önce ortamı bir koklayalım, sonra tekrardan değerlendirme yaparız. Sen neyse kıymeti ondan satmaya bak.” Haydar: “Ne tarafa taşınacaksın.” Yakup: “Çarşıya yakın bir yer düşünüyorum. Trafikte zamanım kaybolsun istemiyorum.” Haydar: “Abi, bildiğim kadarıyla ailen Üsküdar’da, oraya neden yerleşmiyorsun?” Yakup elini kaldırıp: “Aman aman! Hanım ile bizimkiler hiç anlaşamıyor. Hani kadın, dediklerinde haksız da değil. Ama ne yaparsın, soyun sopun, atsan atamaz satsan satamazsın. Arada ben kalıyorum.” Haydar, Yakup’un yüzüne bakıp bıyık altı gülümser. “İnsanlık, uzayda koloniler kurup yaşamayı başaracak. Ama kardeş kavgası, gelin kaynana çekişmesinin çözümünü kıyamete kadar bulamayacak.” dedi.

Bir ay devam eden mücadele, koşuşturmacalar, tam konulmamış teşhislerin gerginliği, nihayet sevindirici bir haberle son buluyordu. Doktor: “Jülide Hanım! Yaptığımız bütün tetkikler neticesinde evladımızın hastalığı Sarkoidoz’dur. Korkacak hiçbir şey yok. Bir ilacı da yok. Vücut kendi kendine tedavi edecek.” Jülide derin bir oh çekti. Yakup’u aradı: “Bey, müjdemi isterim.” Yakup: “Hadi bakalım. Dünyayı ayağına sererim. Yeter ki sen iyi haber var.” Jülide: “Oğlumuzun hiçbir şeyi yokmuş. Neydi? Sarkoidoz hastalığı. O da kendi kendine tedavi edecekmiş. Taburcu işlemleri başladı.” Yakup: “Gerçekten, günler sonra nihayet iyi bir haber.”

Fatih, günler sonra çok özlediği evindeydi. İzmir’den Jülide’nin annesi ile babası da gelmişlerdi. Bütün aile eve dönüşün şerefine güzel bir karşılama yaptılar. Ailesiyle tekrar bir arada olmak ve karşılama partisi genci daha da neşelendirdi.

Yakup firma devretmenin derdine düşmüştü. Bir yandan Kapalıçarşı etrafında küçük bir atölye bakıyordu. Tam yirmi beş yıl önceki heyecanı içinde taşıyordu. Ama bir farkla, artık çok ama çok yorgundu. Tığcılar kapısından içeri girdi. Sağ köşedeki tartıda tartıldı. Cebinden bir lira çıkartıp verirken oturan adam yüzüne bile bakmadan “Sağol.” dedi. Yakup: “Tartıcı Celil, terazin hâlâ beş kilo eksik mi çekiyor?” Adam başını kaldırdı. Önce şaşkın şaşkın “Yakup abi” dedi. Sonra “Ya Yakup Abi, abim benim, özlettin kendini.” dedi. “Biz de dostlarımızı özledik. Kim var yok?” Celil: “Sadece Varakcı Han’da Selim usta. O da haftada birkaç gün uğruyor. Senin döneminin çoğu ya yatışta ya da başka işe geçtiler.” Yakup: “Senin kulağın deliktir. Boş yer var mı? Hatta devredilecek atölye daha iyi olur.” Celil: “Abi birkaç odabaşıyla görüşür, sana güzel bir yer ayarlarım.” Yakup: “Senin de emeğinin hakkını veririm.” Celil başını önüne eğdi: “Ona şüphem yok abim.” dedi. Yakup o gün hem eski dostlarını ziyaret etti hem de uygun bir iş yeri baktı. Akşama doğru, içinde kırılmış ümitleriyle eve dönüş için yola çıktı.

Villada, eşyalar, hatıralar ve hayatlar kolilere sığdırılmıştı. Yakup’un en küçük kızı Aysima, annesine sokulup masum masum sorduğu soruyla fitil ateşleyecekti: “Anneciğim, biz şimdi fakir mi olduk?” Kadın: “Yok kızım, sadece biraz durumumuz kötüleşti o kadar.” Aysima: “Ama ablam dedi ki: Bundan sonra gariban çocukları gibi aynı odayı kullanacağız. Şimdiden söylüyorum benim gıcık olduğum davranışlarını yapma.” Küçük kızın bu safiyane sorusu üzerine bütün gözler Funda’ya döndü. Jülide: “Kızım ayıp değil mi? Niye kardeşine öyle dedin?” Jülide’nin annesi Öykü Hanım hiddet dolu sesiyle: “Kızma benim bir taneme. Onlar fakirler gibi yaşayamazlar. Torunlarım benim, prenseslerim ve öyle de kalacaklar. Gerekirse bizimle İzmir’e gelirler.” Babası Macit, yılların birikmiş kinini kusarcasına: “Zaten senin bu gericiyle evlenmene hep karşıydım. Güzel sanatlarda okurken bir kuyumcu çırağına nasıl âşık olursun? Hâlâ havsalam almış değil. Ama kızım, biz senin her şeye rağmen anan-babanız istersen boşan gel. İzmirde bizim dublekslerden birine yerleşirsiniz. Benim varlığım hepimize rahat rahat yeter.” İçeridekiler bunları konuşurken eve sessizce giren Yakup hepsini duymuştu. Aslında söylenenlerin hepsi bildiği hakikatlerdi. Asıl karısı ne cevap verecekti? Onu merak ediyordu. Jülide: “Sizi kınıyorum. Şu zor zamanımızda bize destek olmanız gerekir. Siz ise karşıma geçmiş birikmiş, manasız kininizle hâlâ yuvamı dağıtmaya çalışıyorsunuz. Şunu, beyninizin en izbe yerlerine kadar kazıyın. Hiçbir şartta, beni Yakup’tan ayıramazsınız. O müthiş bir insan. Siz benim sevdiğim yönünü asla göremezsiniz. Onun tek zaafı, enayi derecesindeki merhameti.” Duydukları Yakup’a müthiş bir güven ve huzur vermişti. Karısı onu koşulsuz seviyordu. Yakup selam verip içeri girdi. Yakup: “Macit Bey ve Öykü Hanım! Size saygımın bir tek sebebi var. O da karıma delicesine bir aşkla bağlı olmam. Ama görüyorum ki sizin benliğinizde bana karşı hiç bitmeyecek bir hıncınız, gareziniz var. Ve bu an itibariyle telafi edilemez bir eşiğe geldik. Ya bundan sonra adam olursunuz ya da def olup gidersiniz.” Hiddetle ayağa kalkan Macit: “Edepsiz adam! Ben senin kayınpederinim. Hem de emekli hâkimim. Hakeza bu hanımefendi de kayınvaliden ve emekli savcı. Sen, bizimle hiçbir şartta böyle konuşamazsın.” Yakup her şeye rağmen çok dingindi: “Kim olduğunuzu gayet iyi biliyorum. Ve sizin gibi iki insan bu ülkede adalet dağıttıysa vay bu milletin haline. Ölmüşte ağlayanı yok.” Kayınvalidesi bütün gerdirme çabalarına rağmen kırış kırış olmuş suratını iyice buruşturarak: “Sen bu hale düşmeyi hak etmiş bir alçaksın. Kızım! Sen de bu adamla beraber olduğun zaman zarfında bizim evladımız değilsin. Mirasımızdan zırnık alamazsın.” Apar topar arkalarında kırık kalpler bırakarak evi terk ettiler. Bir süre derin soğuk bir sessizlik Gökgöz ailesinin yuvasına hâkim oldu. Nice zaman sonra Yakup karısının yüzüne bakıp “Senin, asil ruhuna aşığım.” dedi. Jülide durdu, düşündü, yutkunarak: “Ben de ilk andan beri senin enayi derecesindeki merhametine, insanlığına vurgunum.” Sert esen rüzgârlarla evin bir yerlerine sinmişçesine dağılan çocuklar geldi. Beraber bütün aile yere oturup sarıldılar. Birbirlerine kenetlenince tek vücut olmuşlardı. Yakup “Sevilmek ne büyük nimet.” dedi. Diller lâl olup ruhlar kendi mana âleminin lisanıyla anlaşıyordu. Macit ile Öykü’nün terk edişleri ölüm gibiydi. Bu kez, beden ile ruh ayrılmış, ceset terk-i diyar ederken ruh kalmıştı.

Yakup “Çocuklar, hadi gelin. Çalışma odamı toplamamda bana yardımcı olun.” dedi. Burası, aile efradının kolay kolay girip çıkamadığı bir odaydı. Oğlum sen tabloları topla, hanım şu dosyaları, kızım sen masa üstünü ben de kasadaki evrakları toparlayayım. Evin cimcimesi Aysima: “Baba, ya ben?” Yakup bir koli verdi. Masanın çekmecesini çıkartarak “Sen de bunları koliye doldur.” dedi. Herkes işe koyuldu. Son yaşanan hadise, içlerindeki, evlerinden ayrılacak olmanın hüznünü silip götürmüştü. Bayrama hazırlanırcasına çalışıyorlardı. Aysima “Bu not defteri, çakmak, bıçak, tesbih, kalem kutusu…” diye tek tek eşyaların ismi sayarken “Baba, baba bu ne?” diye elinde tuttuğu nesneyi babasına uzattı. Döner sandalyesindeki Yakup “Ver kızım.” dedi. O ara bütün millet başına toplandı. Jülide: “Hakikaten bey, bu ne?” Yakup gülümsedi: “Gençlik aşkımın yazdığı mektuplar.” Jülide biraz kızsa da espriye güldü. Yakup her tarafı dikişli meşini eline aldı: “Bu, benim bile varlığını unuttuğum ya da unutturulduğum Salih Ustamın emaneti. Sırrım sende…” Jülide: “Suçunu örtmek için bize gizemli gizemli konuşma bey.” Funda ise hemen telefona sarılıp “Korkma anne, internet çağında esrarlı, bilinmez bir şey mi kaldı?” dedi. Sonra okumaya başladı: “Sırrım sende; şeyh efendilerin müridlerine ileri bir zaman diliminde açmaları kaydıyla verdikleri emanettir.” Yakup hafızasını zorlarken yüzü küçülür gibi oldu. “Eski hayatın bitip yeni hayatına başlayacağın gün aç.” demişti rahmetli. Yakup biraz durdu: “Yani yeni hayat? Ölüm zamanı desek olmaz. Pek anlamsız kalır.” Jülide: “Canımın içi, bak bugün eski yaşamımızı terk ediyoruz. Yeni bir hayatın sayfasını açıyoruz. Hadi sen aç.” dedi. Yakup küçük makası ile elindeki meşinin iplerini itinayla kesti. İçinden rulo halinde hattatların kullandığı kâğıttan çıktı. Onu da açtı. Kamış ve is mürekkebi ile yazılmış bir selam ve: “Acılar pişirirken seni, bir önceki dert sonrakinden tatlı ve hafif gelir. Adam dediğin zor zamanlarda yetişir. Sen acıların sonuna, yeni hayatın başlangıcına geldin.” Ve rakamlar vardı. Yakup gayriihtiyari “Aleykümselam” dedi. Hep beraber şaşkın şaşkın bakıp mana vermeye çalışırken Fatih hemen “Baba bu telefon numarası.” dedi. Funda, babasının “Dur” demesine aldırış etmedi. Hemen aradı. Çalınca da babasına uzattı. Yakup hafif titreyen terli eline aldı. Boğazını temizledi. “Alo” Yakup: “Alo, kusura bakmayın akşamın bu saatinde rahatsız ediyorum. Ben Yakup Gökgöz.” Karşıdaki ses: “Yakup Bey! Mehmet Emiroğlu Bey sizi bekliyor. Arzu ederseniz sizi aldıralım.”

Devamı gelecek ay

Yorum bırakın