Ana sayfa - Manşet - Uluslararası Hukuk Ve BM’nin Samimiyeti ! / Prof. Dr. Berdal Aral

Uluslararası Hukuk Ve BM’nin Samimiyeti ! / Prof. Dr. Berdal Aral

Uluslararası hukukun nasıl bir işleyişi var? Güvenlik Konseyini denetleyecek bir yapılanma var mı?

Uluslararası hukuk, her hukuk sistemi gibi, normalde, sistemin öznesi olan aktörlere yönelik olarak eşit hak ve yükümlülükler öngörmesi gereken bir hukuk sistemi. Hukukun amacı zaten, kurumlar arasında, devletlerarasında, örgütler arasında düzenli ilişkiler kurmak ve bunu tutarlı bir şekilde yerine getirmek, kaosu önlemek, küresel düzeyde ortak sorunlar konusunda ortak çözümler üretmek. Hukukun olmadığı yerde anarşi, kaos vardır, düzensizlik vardır, güvensizlik vardır, vahşet vardır; insanlar hukukun olmadığı yerde yaşamak konusunda sıkıntı çekerler. Bu anlamda hukukun olması gerekir. Uluslararası hukuka ihtiyaç vardır ve uluslararası hukuk, ilgili özneler arasında, yani devletler, uluslararası örgütler, çokuluslu şirketler, birtakım gruplar, hatta ve hatta bireylerle ilgili olarak birtakım hukuk kuralları getiren bir hukuk sistemidir, bunlar arasında düzenli ilişkiler kurmaya çalışır ve bunu hukuk disiplini içerisinde yapmaya çalışır. Bu önemli. Dolayısıyla, uluslararası hukukun fonksiyonu bu.

Uluslararası hukuk aslında oldukça modern bir kavram. Çünkü 1648’deki Vestfalya Antlaşmasıyla birlikte uluslararası hukukun şekillendiğini söylüyoruz. Bu, modern anlamda uluslararası hukuk. Aslında Avrupa merkezli hukuk sisteminden bahsediyoruz ve Avrupa’daki ulus-devletler arasında sürekliliği olan ilişkiler kurmayı amaçlayan ve bunu da diplomatik ilişkilerin gelişmesiyle, birtakım uluslararası antlaşmalar yoluyla hayata geçirmeye çalışan bir hukuk sistemi.

Tabii, bir taraftan sömürgeciliğin tüm dünyaya yayılması, bir taraftan da yeni devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte bu hukuk sistemini benimseyen devletlerin sayısı artmaya başlamış ve bir yandan da mesela Osmanlı Devleti gibi büyük devletlerin de Batılı hukuk sisteminin bir parçası olmayı kabul etmesi söz konusu olmuştur. Bu anlamda tedrici olarak küreselleştiğini ya da evrenselleştiğini söylemek mümkün.

Tabii, 20. yüzyıla geldiğimiz zaman, uluslararası hukukun Batı eksenli uluslararası hukuk olarak bir kökeni olmakla birlikte, giderek artık evrensel düzeyde kabul görmeye başlayan bir hukuk sistemi olduğunu söyleyebiliriz.

Ama benim görüşüme göre, uluslararası hukukun evrenselliğe en çok yaklaştığı dönem aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdir, Birleşmiş Milletler örgütünün kurulmasıyla birlikte bu söz konusu olmuştur. Bugün de, dünyada mevcut devletlerin hepsinin -birkaç istisna hariç- BM üyesi olduğunu görüyoruz. Bu da aslında BM’nin uluslararası hukukun uygulanması konusunda en önemli örgütlerden biri olduğunun göstergesi. Ki BM’nin amaçları sadece uluslararası barışı ve güvenliği sağlamak değil, aynı zamanda küresel sorunları birlikte çözmek. Mesela yoksulluk sorununu çözmek, çevrenin korunmasını sağlamak, mekânları düzenlemek; çevrenin korunması için hava hukuku, deniz hukuku; devletlerarasında düzenli ilişkiler kurulmasını sağlamak, sorunları barışçıl olarak çözmek, bu tabii ki en başta geliyor ya da insan haklarını korumak. Bunlar BM’nin en temel amaçları arasında yer almaktadır. Ya da silahlanma sorunu, bunu çözmeye çalışmak da BM’nin temel amaçları arasında. Bu anlamda BM’nin amaçlarının oldukça kapsamlı olduğunu söylemek gerekiyor. Yani şunu söyleyebiliriz: Bugün uluslararası hukukun küresel düzeyde uygulanmasını sağlayan en temel kurumlardan bir tanesi, başta geleni Birleşmiş Milletler örgütü.

Güvenlik Konseyini denetleyecek bir yapılanma var mı?

Bir kere, BM’nin kurulmuş olması önemli bir başarıdır, bunu öncelikle söyleyelim, bu hiç şüphe götürmeyen bir şey. Çünkü BM’nin olması demek, uluslararası hukukun uygulanması konusunda çok daha etkili mekanizmaların kurulması demektir. Az önce sözünü ettiğim pek çok konu alanında devletlerin ve başka aktörlerin birlikte küresel sorunları ve meseleleri çözebilmesine imkân sağlayan bir platformdur. Bu anlamda önemli bir kurumdur BM, gereklidir. BM’nin olmadığı bir dünyanın ya da böyle küresel bir örgütün, tüm konuları ele alabilecek bir örgütün olmadığı bir dünyanın daha kaotik olma ihtimali yüksek, onu da söyleyelim. Bu anlamda ben sonuçta BM’nin gereksiz olduğunu söylüyor değilim. Ama burada asıl sorun Güvenlik Konseyi. En büyük sorun Güvenlik Konseyiyle ilgili.

Güvenlik Konseyini denetleyecek bir yapı maalesef şu anda mevcut değil. Güvenlik Konseyi 15 üyeden oluşmaktadır; bunlardan 10 tanesi geçici üyedir, 5 tanesi sürekli üyedir. Sürekli üyeler de İkinci Dünya Savaşını kazanan devletler; yani ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya. Kendi kendilerine böyle bir paye vermişler bunlar. Tabiri caizse, minareyi çalan kılıfını hazırlar durumu söz konusu burada. Bunlar sadece orada sürekli üye değiller, aynı zamanda bunların veto yetkileri de var. Normalde, Güvenlik Konseyinde bir kararın çıkması için 9 tane devletin evet oyu vermesi gerekir. 9 değil, diyelim ki 14 devlet evet dese bile, herhangi bir sürekli üye hayır dese, karar çıkmıyor. Böyle bir problemle karşı karşıyayız. Dolayısıyla, aslında tüm dünyanın iradesini teslim alan bir kurumdan bahsediyoruz. Bu 5 üyenin tümü de aynı zamanda nükleer silah sahibi olan devletler. Dolayısıyla, uluslararası barış ve güvenliği koruması istenen bir örgütün en önemli kurumunun en önemli üyelerinin hepsinin de nükleer silahlara sahip olması ciddi bir sorun; hatta bunların büyük bir çoğunluğunun kimyasal silahları da var, biyolojik silahları da var. Dolayısıyla, soru şu: Acaba biz tavuğu tilkiye mi emanet ettik? Bu soru karşımıza çıkıyor. Yani Güvenlik Konseyine ne kadar güvenilebilir?

Bunların bu yetkilerini denetleyen bir mekanizma olmuş olsaydı belki durum en azından daha makul noktaya çekilebilirdi. Fakat şöyle bir problem var: BM Antlaşmasında Güvenlik Konseyinin yetkisini sınırlayacak herhangi bir şey yok. Yani Güvenlik Konseyi istediği konuda istediği gibi karar alabilir. Burada önemli olan şudur: Herhangi bir krizi, yaşanan bir çatışmayı ya da herhangi bir meseleyi, herhangi bir sorunu eğer Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğe bir tehdit olarak algılarsa, bu durumda o meseleyi gündemine getirebilir ve krize yol açtığını düşündüğü aktöre veya aktörlere -ama kendisi buna karar verecek, başkası değil- yönelik olarak gerekirse ekonomik yaptırım uygulayabilir, siyasi yaptırım, diplomatik yaptırım uygulayabilir, mali yaptırım uygulayabilir, gerekirse de o ülkeye karşı savaş yetkisi verebilir. O ülkeyle savaşmak isteyen güçler varsa, ki genellikle bu tür durumlarda ABD devreye giriyor, ABD pratikte herhangi bir kriz bölgesine müdahale etmek istiyorsa, o zaman Güvenlik Konseyini harekete geçirebiliyor. Bu durumda onunla işbirliği yapan devletler de ne yapıyorlar; sorun alanına yönelik olarak askeri müdahalede bulunabiliyorlar.

Güvenlik Konseyi hiçbir şekilde ne yargısal denetime tabidir ne de siyasi denetime tabidir. Çünkü Genel Kurul Güvenlik Konseyi kararlarını denetleyemiyor. Mesela ulusal hukuk sistemlerinde hükümetin kararlarını meclis denetler. Fakat burada böyle bir durum söz konusu değil, Genel Kurulun böyle bir yetkisi yok. Çünkü Genel Kurul aslında çok önemli bir kurum; tüm dünya devletleri, yani BM’ye üye olan tüm dünya devletleri Genel Kurul üyesi aynı zamanda. 193 tane devlet üye şu anda BM’ye; bu demektir ki BM Genel Kurulunda da 193 tane devlet var ve bunların eşit oy hakları var. Çok demokratik ve şeffaf. Ama sorun ne? Genel Kurulun hiçbir şekilde bağlayıcı karar alma yetkisi yok ne yazık ki. Artı, Genel Kurulun Güvenlik Konseyini denetleme yetkisi yok. İşte sıkıntı buradan çıkıyor. Yani Güvenlik Konseyine yönelik ne BM Antlaşmasında herhangi bir yetki sınırlaması var ne de uygulamada Güvenlik Konseyinin herhangi bir yetki sınırlamasına tabi olduğuna ilişkin bir karar söz konusu değildir. Dolayısıyla, tamamen denetimsiz kalmış bir Güvenlik Konseyi söz konusu; istediği krize istediği şekilde müdahale etme hakkına sahip. Şu da mümkündür: Çok ciddi bir kriz patlak verir ve bu krize karşı Güvenlik Konseyi kayıtsız da kalabilir, bunu görmezlikten gelebilir.

Güvenlik Konseyi, şu anda, ne yazık ki, özellikle İslam dünyası açısından bir tehdit haline gelmiştir. Güvenlik garantisini sağlamaktan ziyade, kendisi zaten İslam dünyası açısından ciddi bir tehdit haline gelmiştir.

Müslüman ülkelerin, Müslümanların dâhil olduğu güvenlik sorunları söz konusu olduğunda Birleşmiş Milletler genelde makul bir çözüm yolu buluyor mu, bu konuda gayret gösteriyor mu; yoksa İslam dünyasına karşı çifte standart mı uyguluyor?

Çifte standart uyguladığını çok net söyleyebiliriz. Açıkçası, Güvenlik Konseyindeki kararlar genellikle uluslararası hukuk ve adalet çerçevesinde alınmıyor maalesef. Özellikle önemli kararlar tabii. Yoksa sıradan, rutin kararlar değil. Güvenlik Konseyinde alınan pek çok karar; barış gücü askerlerinin gönderilmesi vesaire. Bunlar rutin kararlar, bunlar çok önemli değil bizim açımızdan. Asıl önemli olanlar, yaptırım getiren kararlar ya da askeri güç kullanım yetkisi veren kararlar. Bunlara baktığımız zaman, İslam dünyası açısından Güvenlik Konseyinin Soğuk Savaş sonrasındaki performansının son derece yıkıcı olduğunu söylemek lazım.

Bir noktayı vurgulayalım: Güvenlik Konseyi Soğuk Savaş döneminde kilitlenmişti, karar alamıyordu. Çünkü Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu sistem vardı; bir tarafta Sovyetler Birliği, bir tarafta ABD. Dolayısıyla, birisinin desteklediği bir kararı diğeri veto edebiliyordu. Yani sistem tıkanmıştı, Güvenlik Konseyi tıkanmıştı. Oysa Soğuk Savaştan sonra bu durum tamamen ortadan kalkmıştır. Çünkü artık Rusya eski Sovyetler Birliği gibi davranmaktan imtina etmiştir; genellikle Güvenlik Konseyinin bir sürü kararı Rusya’nın da desteğiyle ya da en azından Rusya’nın çekimser kalmasıyla alınabilmiştir. Çin de aynı şekilde. Çin de mesela kararlar alınmasına çok ciddi bir engel teşkil etmiyor. Ama bir kararın çıkmasında çok özel bir menfaati varsa yani bir kararın çıkmasını özellikle istemiyorsa, burada ulusal çıkarları söz konusuysa, o zaman kararı veto edebiliyor. Ama bunu sık sık yapmıyor Çin. Rusya da bunu sık sık yapmıyor. Bunu özellikle söyleyelim.

Güvenlik Konseyi aynı zamanda Soğuk Savaştan sonra çok geniş yetkilerle kendisini mücehhez kılmıştır, daha büyük yetkiler almıştır. Kendi kendine bu yetkileri vermiştir. Nedir bu yetkiler?

Mesela insani müdahale hakkı diye bir kavram ortaya atmıştır. Ne demek bu? Herhangi bir ülkede ciddi insan hakları ihlalleri, çok sistematik insan hakları ihlalleri varsa ya da ülkede diyelim ki ciddi bir açlık tehlikesi varsa ya da ülkede bir iç savaş durumu varsa ve iç savaş sonucunda bir etnik temizlik yapılıyorsa, bu ve benzeri durumlarda ya da askeri darbe varsa, darbe sonucunda da çok ciddi insan hakları ihlalleri varsa, müdahale etme yetkisi var Güvenlik Konseyinin.

Bir başka yetkisi: Uluslararası mahkeme kurma yetkisi. Nitekim biliyorsunuz, Bosna ve Ruanda’yla ilgili 1990 yıllarında iki tane uluslararası mahkeme kurmuştur.

Bir başka yetkisi: Güvenlik Konseyi artık devlet kurar hale gelmiştir. Bunun iki örneği var. Bir tanesi Doğu Timor, öbürü de Güney Sudan. Güney Sudan’ın Sudan’dan ayrılmasına yol açan ana faktör Güvenlik Konseyi kararlarıdır. Sudan’ın Güney Sudanlılara karşı insanlık suçu işlediği, savaş suçları işlediği gerekçesiyle, Güvenlik Konseyi, Sudan’a yönelik ambargo uygulamış ve sonra Sudan’dan barış gücü askerlerinin gönderilmesini kabul etmesini istemiş ve Sudan’a bir antlaşma dayatmıştır. Aynı durum Doğu Timor için de olmuştur. Doğu Timor da 2002 yılında Endonezya’dan koparılmıştır. Orada da yine insanlık suçları işlendiği gerekçesiyle.

Doğu Timor’da ya da Güney Sudan’da insanlık suçları işlenmedi demiyorum. Elbette ki yapılan yanlışlar var, ihlaller var, bunlar tabii ki şiddetle eleştirilmeli ve engellenmeli, buna hiçbir itirazım yok. Ama benim yaklaşım tarzımda esas vurgulamak istediğim nokta şu: Bunu Güvenlik Konseyinin genellikle İslam dünyası söz konusu olunca yaptığını söylemek lazım. Sıkıntı burada. Burada bir çifte standart var, ikiyüzlülük var. Bir de aynı zamanda, mesela Güney Sudan bağlamında söylersek, Güney Sudanlıların da işlediği insanlık suçları var, bunları görmek istemiyor, daha çok Sudanlıların işlediği suçlara dikkat çekiyor.

Aslında 5 tane sürekli üyenin hepsi de İslam dünyasının bütünleşmesini, güçlenmesini kendileri için bir engel olarak görüyorlar. Bir kere, İslam dünyasının bütünleşmesi, bir entegrasyon içine girmesi, ortak birtakım temsillerin ortaya çıkması; İslam dünyasının kendi içinde ekonomik olarak, siyasi olarak kalkınma sürecine girmesi, bu hegemonik güçler açısından, bu 5 sürekli üye açısından bir tehlike barındırıyor bünyesinde. Bulundukları jeopolitik bağlam içinde İslam dünyasının güçlenmesi, hem bu hegemonik güçlerin kendi alanlarının daralmasına yol açacak, hem petrol ve doğalgaz gibi birtakım kaynaklara ulaşımları açısından sorun oluşturacak; ama aynı zamanda da bir İslam bütünleşmesi süreci onların küresel anlamdaki güçlerine, etki alanlarına da önemli ölçüde zarar verecek bir gelişme olacaktır.

ABD, biliyorsunuz, 11 Eylül sonrası, teröre karşı savaş söylemini geliştirdi. Bu, daha çok İslam dünyasını aslında bir tür yarı sömürge durumuna düşürme amacıyla kullanılan bir söylem olmuştur ve kendi ülkesinde de Müslümanlara yönelik oldukça ayrımcı birtakım uygulamalar olmuştur, bugün de devam etmektedir.

Rusya’nın Çeçenlerle zaten problemi vardır ve başka bazı Müslüman gruplarla ilgili endişeleri vardır Rusya’nın.

Hindistan’ın Keşmirlilerle sorunu vardır; Keşmirli Müslümanların haklarını gasp etmiştir. Keşmir’i zorla işgal etmiştir Hindistan.

Çin’e gelirsek; Doğu Türkistan’da son derece insan haklarına aykırı uygulamalar yapılmakta, insanlık suçları işlenmektedir şu anda, zorla onlar asimile edilmeye çalışılmaktadır.

Fransa’da zaten yaşayan pek çok Müslüman var ve Fransa da kendi Müslümanlarına yönelik olarak ciddi bir ihlal içerisindedir, çok kötü muamele etmektedir, ayrımcı uygulamaları vardır.

Böyle baktığımız zaman, açıkçası, Güvenlik Konseyinin sürekli üyelerinin hiçbirisi İslam dünyasının güçlenmesini istememektedir.

Dolayısıyla, baktığımız zaman, eğer herhangi bir Müslüman ülke başka bir ülkeye zarar verdiği zaman, bu durumda genellikle Güvenlik Konseyinin İslam dünyasına karşı bir hareket geliştirdiğini görürüz. Ben buna etkili kararlar diyorum; ya yaptırım kararı alıyor ya da askeri güç kullanma yetkisi vermiştir. Sözgelimi, mesela Sudan’dan bahsettik, Güney Sudan bağlamında hemen Sudan’a yönelik yaptırımlar gelmiştir. Yine Darfur bölgesiyle ilgili yaptırımlar gelmiştir. Darfur’da da, biliyorsunuz, bir ayrılıkçı hareket var. Bunun dışında, mesela Irak’ın Kuveyt’i işgali. Irak, Kuveyt’i işgal edince -Kuveyt, hegemonik güçler açısından son derece önemli bir bölge- ne yaptılar; bütün Güvenlik Konseyi devreye girdi ve adeta oybirliğiyle, birkaç küçük ülke hariç, adeta oybirliğiyle Irak’a yönelik olarak kapsamlı ambargo kararı aldılar, ayrıca Irak’a karşı askeri güç yetkisi verdiler. Yani İslam dünyasının aktör olarak, Müslüman devletlerin aktör olarak herhangi bir şekilde birilerine zarar vermesi, müdahalesi söz konusu olduğu zaman, bunlara yönelik olarak alınan kararlar son derece sert, acımasız ve genellikle o aktörlere çok zarar veren nitelikte olabiliyor.

Buna karşılık, mesela İslam dünyasının mağdur olduğu durumlarda ne yapıyor Güvenlik Konseyi? Ki Soğuk Savaş sonrası süreçte İslam dünyasındaki aktörlerin genellikle çok mağdur olduklarını söylemek mümkün; çeşitli askeri müdahaleler, işgaller, insan hakları ihlalleri çerçevesinde. ABD, Irak’ı işgal etmiştir, Afganistan’ı işgal etmiştir ve Güvenlik Konseyi, tahmin edeceğiniz gibi, bütün bu işgallere karşı sessiz kalmıştır.

Yine Bosna’nın Sırbistan tarafından işgali vardı 1990’larda, işgal ve yaşanan soykırım vardı. Bu yaşanan işgal ve soykırıma karşı Güvenlik Konseyi önemli ölçüde seyirci kalmıştır. Ancak son dönemeçte, Srebrenitsa katliamı yaşandıktan sonra, 1995’te, yani her şey olup bittikten sonra Güvenlik Konseyi devreye girmiştir ve Güvenlik Konseyinin sürekli üyeleri -tabii, Rusya’yı kastetmiyorum- ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler NATO çerçevesinde müdahale etmişlerdir. Ama zaten soykırım yaşanmıştı o sürede ve Bosna topraklarının büyük bir kısmı Sırp işgali altına girmişti zaten.

Azeri-Ermeni çatışmasına baktığınız zaman da benzer şeyleri görürsünüz. Azeri topraklarının yüzde 20’sini Ermeni güçleri işgal etmiştir; ama Güvenlik Konseyi buna karşı hiçbir etkili karar almamıştır. Hatta daha da komiğini ben size söyleyeyim; Ermenistan’a çağrı yapmıştır, demiştir ki, “Sen taraflar arasında, yani Karabağ’daki Ermeniler ile Azeriler arasında arabuluculuk yap, sorunu çözmeye çalış.” Hâlbuki zaten sorunun kaynağı Ermenistan’ın kendisi.

Nereden bakarsanız bakın, Güvenlik Konseyi artık İslam dünyası açısından büyük sorun teşkil etmektedir; samimi olmaktan uzaktır, çoğu zaman kararlarında hukuku ve adaleti gözetmemektedir, önemli kararlarda tabii ki. Bu açıdan baktığımız zaman, İslam dünyasının aslında jeopolitik olarak dışlanmasının en önemli araçlarından birisi şu anda Güvenlik Konseyidir.

Güvenlik Konseyinin aldığı kararlardan yarısı İslam dünyasıyla ilgili olmasına rağmen, İslam dünyası mekanizmanın dışında tutuluyor, karar mekanizmalarında rol alamıyorlar; kararları sürekli onlar veriyor, İslam dünyasından da buna sürekli boyun eğmeleri bekleniyor.

Çok doğru. Hatta kararların çoğu, Güvenlik Konseyi kararlarının çoğu, özellikle etkili kararlarının çoğu İslam dünyasıyla ilgili aslında ve ne yazık ki, bu kararlar alınırken Müslüman devletler, onların temsilcileri Güvenlik Konseyindeki tartışmalarda ön planda değiller, daha çok arka plandalar. Güvenlik Konseyinde zaman zaman Müslüman ülkeler de üye oluyorlar tabii ki, ama bunlar sürekli değil, geçici üyeler ve geçici üyelerin de çok fazla bir etkisi yok zaten; asıl karar verenler, gündem belirleyenler, asıl güç sahibi olanlar tabii ki sürekli üyeler. Dolayısıyla, bir temsil sorunuyla karşı karşıyayız. Yani İslam dünyasının ciddi bir temsil problemi var.

İkinci nokta da şu: Aslında İslam dünyasının sadece BM nezdinde değil, kendi bünyesinde de bir temsil sorunu olduğunu söylemek lazım. Yani İslam dünyasını temsil edebilecek, İslam dünyası adına konuşan bir yapı yok maalesef. İslam İşbirliği Teşkilatı var; ama İslam İşbirliği Teşkilatı, ne yazık ki, yeterince güçlü değil, etkili değil ve büyük ölçüde aslında ABD’nin, Batılı güçlerin gölgesi altında varlığını devam ettirmeye çalışan bir yapı haline gelmiştir. Yani burada bir temsil sorunu olduğunu söylemek lazım.

İslam İşbirliği Teşkilatına üye 57 devlet var. Bunların sanırım yaklaşık 50 tanesi Müslüman çoğunluklu devlet. Sizin Müslüman olarak 50 tane devletiniz var, ama Güvenlik Konseyinde herhangi bir şekilde ciddi bir temsiliniz söz konusu değil.

İslam İşbirliği Teşkilatı, dünyada, BM’den sonra en çok üyesi olan örgüt. Yani kurumu olan, oluşmuş yapıları, sürekli yapıları olan, sürekli bir yapı olarak söylüyorum. Yoksa mesela Bağımsız Devletler Topluluğu var, ama onların bu kadar gelişmiş yapıları yok. İslam İşbirliği Teşkilatı aslında BM’den sonra en çok üyesi olan ikinci uluslararası örgüt. Ortak yönleri çok bunların; ama ne yazık ki, BM sisteminin tamamen dışındalar. Dışındalar derken, etkili değiller, büyük ölçüde marjinalize olmuşlar. İslam ülkeleri birtakım meselelerde Genel Kurulu zaman zaman harekete geçirebiliyorlar. Mesela Filistin meselesinde bunu görüyoruz. Ya da Suriye konusunda. Mesela İslam dünyasının girişimiyle, Suriye’deki Esed’e karşı birtakım kararlar alınabildi geçmişte. Ya da Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali döneminde de yine Sovyetler Birliğine karşı karar alınabilmişti Genel Kuruldan. İslam dünyası bu konuda Genel Kurulu harekete geçirebiliyor. Fakat sorun şurada: Genel Kurulun kararları bağlayıcı değil. Dolayısıyla, İslam dünyasının ciddi bir güç yansıtma problemi var; gücünü hissettiremiyor uluslararası alanda. Bu biraz da şundan aslında: İslam dünyasındaki yönetimlerin epey bir kısmı aslında kendi halklarının iradesini yansıtmaktan çok uzak, çoğunluğunun meşruiyet problemi var zaten. Dolayısıyla, bunların pek çoğunun meşruiyetlerini aslında uluslararası sistemin egemen güçlerinden aldıklarını söylemek lazım. Kimisi ABD’den alıyor meşruiyetini, kimisi Rusya’dan; kimisi de İngiltere, Fransa gibi bazı Avrupa ülkelerinden alıyorlar meşruiyetlerini.

Böyle baktığımız zaman, İslam dünyasında gerçekten Müslüman halkların mağduriyetini giderecek, onların beklentilerine cevap verebilecek, küresel sistem içinde onlara da onurlu ve etkin bir yer verebilecek herhangi bir yapılanma görmek şu anda mümkün değil.

İslam ülkelerine, İslam dünyasına yönelik şöyle bir algı var dünyada: “İslam dünyası pasif bir nesneden ibarettir ve yapması gereken şudur: BM içinde, özellikle Güvenlik Konseyi içinde alınan herhangi bir karar söz konusu olduğunda İslam dünyasının yapması gereken, bu kararları sindirmektir, kabul etmektir, bunu sorgulamamaktır. Sonuçta onlar da karar alma hakkına, yetkisine sahiptirler. Burada İslam dünyasının mızıkçılık yapmasına gerek yok, oyunu kurallarına göre oynasın; bu oyunun kuralları böyle, bunu kabul etmek zorunda.” Bizden beklenen bu. Ama soru şu: Peki, biz bu rolü oynamaya hazır mıyız?

Güvenlik Konseyinin aldığı kararlara dünya kamuoyu genel itibarıyla sessiz kalıyor; bu konuya ne diyorsunuz? Bir de Güvenlik Konseyi İslam dünyası açısından nasıl yararlı hale getirilebilir, getirilebilir mi?

Evet, genellikle sessiz kalıyorlar. Dünya kamuoyu derken, kamuoyu sessiz kalmıyor da, devletler sessiz kalıyorlar çoğu zaman.

Güvenlik Konseyi sonuçta kurulmuş bir yapı, 75 yıllık bir geçmişi var; 1945’te kuruldu BM örgütü. Pek çok devlet şöyle düşünüyor: “Hiç olmamasından daha iyidir.” Aslında Güvenlik Konseyini Batı dışındaki devletlerin hepsi eleştiriyorlar. Genel bir güvensizlik krizi var. Ama bunun yerine yeni bir şey koyabilecekleri konusunda çok emin değiller. “Hiç olmazsa böyle bir yapı var” diye düşünenler var.

Soğuk Savaştan sonra Güvenlik Konseyinin gerçekten marjinalize ettiği, sistemden tamamen dışlamaya çalıştığı, ortak bir blok olarak, İslam dünyası dışında pek bir blok yok. Belki Kara Afrika’yı ekleyebiliriz buraya. Yani Kara Afrika ile İslam dünyası, ikisi çok ciddi mağdur durumdalar ve zaten Güvenlik Konseyinin yapısına ilişkin Kara Afrikası’ndan da çok ciddi eleştiriler var. Bir de Uluslararası Ceza Mahkemesiyle birlikte düşünmek lazım bunu. Bu da çok önemli bir mahkeme, insan hakları mahkemesi. Bu her iki yapının da uygulamasına baktığınız zaman, özellikle Güvenlik Konseyi bağlamında daha çok İslam dünyasının dışlandığını, marjinalize edildiğini, güvenlik krizine sokulduğunu görüyorsunuz; Afrika açısından da özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesinin daha çok Afrikalı birtakım aktörleri pasifize etmeye çalıştığını görüyorsunuz.

Güvenlik Konseyinin kararları karşısında sessiz kalanların aslında genellikle Batılı aktörler olduğunu söylemek lazım ya da Güvenlik Konseyinin sürekli üyeleri, Çin, Rusya gibi ülkeler. Bunların sessiz kalması anlaşılabilir; çünkü bunlar sürekli üyeler, imtiyazlılar. Ama imtiyazlı olmayanlara baktığınız zaman, bunların genellikle Güvenlik Konseyiyle ilgili şikâyetleri olduğunu görüyorsunuz. Fakat içlerinde potansiyel olarak en fazla entegre olma kapasitesi olan grup İslam dünyası ve en çok mağdur edilen de İslam dünyası. Dolayısıyla, bu anlamda bu yapıya en çok itiraz etmesi gereken, İslam dünyası. Ki zaten halklar buna itiraz ediyorlar. Yani hangi Müslüman ülkeye giderseniz gidin, bundan zerre kadar şüphem yok, halkların büyük çoğunluğu Güvenlik Konseyine ilişkin çok ciddi birtakım tepkiler göstereceklerdir, eleştiri getireceklerdir. Tabii ki sessiz olanlar da var.

İslam ülkelerinin, İslam dünyasının aslında bir alternatif getirmesi lazım, yani Güvenlik Konseyinin yapısına ilişkin yeni öneriler getirmesi lazım, ki başkaları da İslam dünyasının yanında olabilsinler. Dolayısıyla, burada mesela Güvenlik Konseyinde reform tartışmalarına girmemiz gerekiyor. 1990’lı yılların ortalarından itibaren Güvenlik Konseyi reformundan bahsediliyor, bu konuda öneriler getiriliyor. Türkiye’nin de önerileri var. Mesela sürekli üyeliğin kaldırılması, getirilen önerilerden bir tanesi. Ya da kalacaksa da başka bazı devletlerin de veto etme hakkına sahip olması söz konusu olabilir, diyorlar. Tabii, benim görüşüm; vetonun tamamen kaldırılması gerekiyor. Güvenlik Konseyini daha temsili hale getirmek lazım. Mesela Güvenlik Konseyi ilk kurulduğu zaman, dünyadaki devlet sayısı 50 civarındaydı; demek ki sürekli üyelerin oranı yüzde 10’du. Peki, şu anda ne kadar sürekli üyelerin oranı? 200’e yakın devlet var şu anda dünyada; demek ki yaklaşık yüzde 2.5. Yani dörtte bire düşmüş temsil oranı. Buna karşılık, bakıyoruz, İslam dünyasının nüfusu 1.9 milyar. Yani insanlığın yaklaşık yüzde 25’i şu anda Müslüman. Yüzde 20-25 arası, 25’e yakın sanıyorum. Ama Müslümanların Güvenlik Konseyinde sürekli üye olarak temsilcisi yok. Burada bir problem var. O zaman, İslam ülkelerinin yapması gereken, belki İslam İşbirliği Teşkilatının yapması gereken şey şu: İslam ülkelerinin reform konusunda bir paket getirmesi gerekiyor. Güvenlik Konseyini daha temsili, daha demokratik, daha şeffaf hale getirecek reformlara ihtiyaç var. Genel Kurulun da yetkilerini artırmak gerekiyor. Mesela Genel Kurula bazı konularda Güvenlik Konseyi kararlarını gerekirse üçte ikilik oyçokluğuyla veto etme yetkisi vermek gerekiyor. Çünkü Genel Kurul daha temsili, daha demokratik, daha şeffaf, halkların taleplerini daha çok dikkate alan bir kurum.

Bu anlamda, Güvenlik Konseyine karşı sessizlik derken, aslında daha çok güç sahibi olanlar açısından sessizlik var. Mesela Batı kamuoyunda da, başta Bosna meselesi olmak üzere, Suriye meselesi olmak üzere ya da Amerika’nın Irak’ı işgali söz konusu olduğunda yine çok ciddi eleştiriler gelmiştir BM’ye. Bu anlamda şu anda Güvenlik Konseyinin tamamen dönüştürülmesini gerektiriyor. Ortada o kadar da sessizlik olduğunu söyleyemeyiz.

Güvenlik Konseyinin İslam dünyasının taleplerine daha fazla cevap veren bir nitelikte olması için, sözünü ettiğim reformun mutlaka uygulamaya konulması lazım. Eğer sürekli üyelik kalacaksa, veto yetkisi de kalacaksa, ki ben kalmaması gerektiğini düşünüyorum, ama kalacaksa, o zaman, en azından şu olması gerekiyor: İslam İşbirliği Teşkilatının seçeceği bir kişinin de orada İslam dünyası adına sürekli üye olarak yer alması gerekir ve veto yetkisinin olması gerekir. Mesela ilgili kişi, İslam İşbirliği Teşkilatının ona sunacağı gündem çerçevesinde davranabilir ve bu kişinin görev süresi de belli bir süreyle sınırlanabilir, diyelim 4 seneyle sınırlanır. Daha sonra başka bir şahıs seçilebilir, yine İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesinden; temsili olmak kaydıyla, İslam dünyasının farklı hassasiyetlerini yansıtan birilerinin olması gerekir. Buna ihtiyaç var. Yani bir BM reformu paketine ihtiyaç var. Bunu da yapması gerekenlerden birisi, en başta İslam dünyası içindeki yapılar, en başta da İslam İşbirliği Teşkilatının bunu yapması mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Güvenlik Konseyine yönelik olarak da, dediğimiz mekanizma çerçevesinde mutlaka İslam dünyasının daha fazla müdahil olması gerekiyor, daha etkin olması gerekiyor. Bu bağlamda mesela “Dünya 5’ten büyüktür.” söylemini çok önemsiyorum. Gerçekten de dünya 5’ten büyüktür ve dünyanın, dünya halklarının iradesinin 5 tane devletin iki dudağı arasına emanet edilmesi düşünülemez. Bu, insanlık adına utanç verici bir şeydir; dünya barışı adına, adalet adına, refah ve özgürlük adına son derece üzüntü verici bir durumdur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.