Ana sayfa - Manşet - Türkiye’nin Bir Etik Kurula İhtiyacı Var / Doç. Dr. Hakan Ertin

Türkiye’nin Bir Etik Kurula İhtiyacı Var / Doç. Dr. Hakan Ertin

Ahlak ve etik kelimeleri kavramsal olarak nasıl karşılık buluyor?

“Etik”le “ahlak” aslında aynı şey değil; hep birbiri yerine kullanılıyor. Genellikle etik kelimesini kullanmayı seviyor insanlar, çünkü biraz daha entelektüellik kokuyor. Aslında “ahlak” yerine kullanmaya çalışıyorlar çoğunlukla. “Etik”in tam Türkçe karşılığı ahlak felsefesidir. Estetik mesela nasıl sanat felsefesi demekse, bu da felsefenin branşlarından biridir. Tam karşılığı ahlak felsefesi.

“Ahlak”, normatif bir şeydir, yani “ahlak” kuraldır. Nedir? Babanızın yanında sigara içmeniz ahlaken kötüdür, Türk toplumu için. Ki, ahlak kültürden kültüre değişir ama ahlak sonunda bir kuraldır. Hırsızlık yapmak da bir ahlaksızlıktır. Bazı ahlak kurallarının karşılığı hukukta vardır, bazılarınınki yoktur. Mesela, yalan söylemek de ahlaksızlıktır, ama bir arkadaş bir arkadaşa yalan söyledi diye gözaltına alınmaz; ama hırsızlık yaparsanız gözaltına alınırsınız. Yani ahlak bir kuraldır, normdur. “Etik”, ahlak üzerine düşünmek ve tartışmak demektir. Mesela: Yalan söylemek, kural olarak ahlaken doğru değildir; ama diyelim ki, kapıdan elinde baltayla bir adam girdi içeri, ben de görünmeyen bir yerdeyim, “Hakan Bey nerede?” diye size soruyor. Siz biliyorsunuz orada olduğumu, ama “Burada değil; çıktı, gitti.” diyorsunuz. Bu bir yalan, ama burada ne diyoruz; “Bu adamın tehlikeli bir hâli vardı, korumak için yalan söyledim.” diye buradaki ahlaki norma bir istisna getiriyorsunuz ve bunun hakkında tartışıyorsunuz. Biz bu tartışmaya, yani ahlak normu üzerindeki tartışmaya “etik” diyoruz. Etik tartışmalar iki şeyi belirler: Ahlakî normları ve hukuku, yasaları belirler. Bir yasa çıkmadan önce mutlaka etik tartışmalardan geçer. Diyelim ki kürtaj yasası yapacaksınız; kürtaj yasası yapmak için, onun üzerinde ciddi bir etik tartışma yapmak lazım, ondan sonra yasa çıkması lazım. Türkiye’de 10. haftaya kadar kürtaj yapabilirsiniz; ama acaba niye oraya 10. hafta sınırı konulmuş, bunu tartışırsınız veya yeni bir yasa yapacaksanız dersiniz ki, “10. hafta şu sebeplerle olmaz.” Peki, nasıl olsun? “Kalp ilk ne zaman atıyorsa o zamandan sonra yasaklayalım.” dersiniz. Etiğin de referansı çok farklıdır. Etik; kültürden, dinden, ideolojilerden, gelenek ve görenekten referans alabilir. Ondan sonra etik tartışmalar o zeminler üzerinde yürür ve sonunda bir karara varılır. Mesela, İrlanda’da kürtaj yasaktır. Niye yasaktır? Çünkü Katolik kilisesinin etkisi güçlüdür, Katolik kilisesi kürtajı her hâl ve şart altında yasaklamıştır, onun için kürtaj yapamazlar, yapmazlar. Ancak bu yılın mayıs ayında kürtaj için refaranduma gittiler, 12. haftaya kadar kürtaj serbestisini savunan öneri %66 ile kabul edildi. Şimdi yasal düzenleme bekleniyor. Aslında bu refaranduma Savita Halappanavar olayı yol açtı. 6 yıl önce 17 haftalık hamile Savita Halappanavar’ın ağrıları ve düşük yapacağı endişesiyle yaptığı kürtaj başvurusu reddedildi ve kadın kısa süre sonra düşük yaptı, düşük sonrası gelişen enfeksiyon sebebiyle hayatını kaybetti. Sonuçta bugüne kadar kürtaj İrlanda’da yasaktı ama İngiltere’de serbesttir. İrlandalılar; kalkıp İngiltere’ye giderler, hafta sonu kürtaj yaptırıp geri gelirler. Böyle de bir dünya var. Yani dünyada geçişkenliğin, transportun çok rahat olması, başka ülkelere gidilmesi yepyeni bir ahlak paradigması ya da etik tartışmayı gündeme getiriyor. Bir ülkede yasak koyduğunuz şeylerin, günümüz dünyasında artık çok anlamı kalmadı. Yine basit bir örnek, mesela sperm bağışlamak Türkiye’de yasak. Dünyada hiçbir yerden alamaz mıyım? Alırım. Mesela, Danimarka’da bunu satan bir müessese var, hatta size soğuk zincirle bozulmadan gönderiyor. Bunların hepsi etiğin tartışmalı konuları. Burada etik tartışmalar sonucunda bir ahlak normu, kuralı veya bir hukuk metni oluşturuyorsunuz; ancak, bu kural burayı bağlıyor, buranın ötesinde bir yaptırım gücü kalmıyor. Dünyada başka türlü farklılıklar var. Bilindiği gibi, ahlak kuralları kültüre ve başka şeylere bağlı olarak ülkeden ülkeye çok farklıdır ve o ahlak kurallarının oluşumunda etik tartışmalar önemlidir. Ama günümüz dünyasında insanların bu kadar kolay tanışması ve ortak bir algıya doğru gitmesi söz konusu. Artık internet kapalı bir alan oluşturdu. Buradan rahatlıkla Kanada’da birisiyle sohbet edip arkadaş olabiliyorsunuz. Bu yakınlaşmalar kültürel etkileşimleri de güçlendirdi. Ne oluyor; dünyada değişimler meydana geliyor, ahlaki normlarda da değişimler meydana geliyor.

Zorunlu bazı durumlarda insanların ahlaki normlara rağmen kendilerince problemi çözmek için girdikleri alanlar var ve o alanda zaten ister etik, ister ahlak açısından esnemeye müsait gelişmeler olabiliyor; ama bu mücbir durumlar olmadığı hâlde şartları zorlamak doğru mu?

Mücbir durum ne mesela?

Diyelim ki çocuğu yok…

Erkek kısır…

Orada da aslında üvey evlat kavramına girebiliyorsunuz. Çünkü insanoğlu hep bir çözüm bularak yol almak istiyor… İnsanlar sıkışınca ahlaki normları zorluyorlar mı? O zorladığı sınır ahlak mı acaba?

Ahlak bir norm, ama tartışılmayacak bir şey değil. Efendim, kadının doğasında çocuk sahibi olmak var, fakat kocası kısır, spermleri uygun değil. Ne yapalım? Ne mahsuru var; gitsin, Kıbrıs’tan birisinden alsın. “Neye göre, referansımız ne, niçin olmaz?” diyeceksiniz. Birileri diyecek ki, bu olmaz, yasak; ama başka bir yerde serbest. Sizin şimdi hangi argümanla buna karşı çıkacağınızın ölçütü farklı farklı. Yani siz buna dini referans gösterirsiniz, “Neslin sıhhati bakımından, selameti bakımından bu yanlış bir şey. Karşıyım.” dersiniz. Dine atıf yaptınız. Öbürü, “Ben inanmıyorum, ateistim.” diyebilir veya Budistim diyebilir. Peki, bu gibi durumlarda kime göre ölçüt koyacaksınız ve yasa yapacaksınız? Bunu yasalaştırıyorsunuz siz. Yasa dediğiniz anda herkese şamil oluyor. Neye atıf yaptığınızın önemi var. Diyelim ki kadının doğuramaması bir problemse bu kültürde, ne yapayım diyor, gözünü karartıyor, gidiyor, gizlice bunu yapabiliyor. “Bu ahlaksızlıktır.” diye hemen böyle damgalamak da mümkün, ama “Bu da mecburi bir hâldir.” diyerek insanları anlamaya çalışmak da bir yöntem olabilir. Yani ortak bir etik tartışmadan ortak bir ahlak normu üretmek çoğu zaman mümkün değildir.

Yani “Hukuken karar verebilmek için aslında bu tartışmalar yapılıyor. O çerçevenin de bir amacı var.” diyorsunuz, “Her toplum kültürel açıdan bunu da belirleyebilir.” diyorsunuz. Yani referanslar insanlara göre değiştiğine göre, burası çok tartışmaya açık bir alan öyleyse.

Çok tartışmalı. Eskiden -bu kısım önemli- tıp dediğimiz müessese tartışmalı çok şey yapmazdı. Biz tıp etiği konuşuyorsak -benim de alanım o zaten- tıp yapardı, yaptığı her şey kabul görürdü; çünkü enfeksiyonlarla mücadele ederdi, kanser tedavi ederdi vb. ama bugün tıbbın yaptığı şeyler, o kadar farklı taraflara savrulmaya başladı ki tıp, bir fren mekanizmasına, bir ahlaki tartışmaya daha çok ihtiyaç duymaya başladı. Mesela, koyun Dolly klonlandı. Hemen bir tehlike başladı; acaba insan da klonlanabilir mi? Muhtemelen, izin verilseydi, insan klonlayacak tekniği de bulabilirlerdi ama bunu bir tehdit olarak algıladılar ve hemen uluslararası bildirgelere bunun yapılamayacağı yazıldı. Gen teknolojileri üzerinde ciddi çalışmalar var. Yakın bir zaman önce, bir teknikle insanların genleriyle ilgili olarak, daha gebeliğin başında, hastalıklı bir geni çıkarıp sağlıklı bir genle ilk kez değiştirdiler. Bu ciddi bir tartışma başlattı. Burada, “Ne var?” denilebilir. Evet, genetik bir rahatsızlığa müdahale etti. Tıbba bravo! Çok iyi bir şey yaptı, ama acaba bu gene müdahale başka bir tarafa doğru gider mi? Mesela, herkesi uzun boylu yapalım. Niye kısa boylu insanlar olsun? Eğer kellik genetik geçişli bir şeyse, daha embriyonik fazda kellik genini alalım, ileride saç dökülmesinin önüne geçelim… diyebilirler.

Acaba bunlar erken tartışmalar mıdır? Bir şey olur, komplikasyonları olur, toplumda böyle bir patlamaya döner artık sonuçları itibarıyla…

Tartışma erken değildir. Tartışmazsanız, yarın umulmadık bir yere savrulursunuz. “Uzun boylu olsun veya isteyen insanlar mavi gözlü olsun. Türkler veya Japonlar kısa boylu; hepsini 1,80 yapalım. Güzel olsun her şey. Ne var bunda?..” diyebilirsiniz ki, böyle başlar bu iş; ama bunun öjeni tehlikesi var. Öjeni, insanlık tarihinin başına bela olmuştur bu. Yani iyi nesil, sağlıklı nesil gibi bir şeye doğru gider bu. Biz buna felsefede “kaygan zemin” diyoruz. Bir şeye müsaade ederseniz, başka bir şey de arkasından talep edilir. Önce iyi niyetle kellik genini düzeltirsiniz, herkes saçlı olur, sonra bir başkası gelir, “Efendim, benim metabolizmam kilo almaya müsait; bununla da oynayın, zayıf olayım ben…” ileride veya “Fizik şeylerle daha güçlü olacak eğilimler varsa daha verimli çalıştıralım insanları, daha güçlü yapalım, daha kaslı yapalım…” Nazilerin yaptığı gibi, üstün, âri ırk beklentisine döner, arkasından öjeni tehlikesi gelir. İşte buna kaygan zemin diyoruz. Önce masum bir isteğe evet dersiniz, arkasından başkaları gelir. Dolayısıyla erken tartışmak iyi bir şey, kötü bir şeyin önüne geçmek için. “Önce deneyelim, sonra bakarız.” dediğiniz zaman, insanlık tarihi bununla ilgili kötü örneklere sahip. Mesela, Hitler’in, Nazilerin yaşattıkları… Öjeni tartışmalarının öncesi var. Dünyada birçok ülke buna teşneydi, Amerika, Kuzey Avrupa ülkeleri, hatta Türkiye. Türkiye’de Milli Tıp Kongrelerinin bir tanesinin konusudur bu. Türkiye’de de “Savaştan çıkmış, güçsüz, zayıf, azalmış nüfusu nasıl daha sağlıklı nesil yaparız?” diye bunlar tartışıldı, Türkiye’de de tartışıldı. Kulağa hoş geliyordu, ta ki Almanların elinde bu iş patlayana kadar. Ondan sonra, “Aman, bu insanlık için tehlikeymiş.” dediler. Klonlama için de öyle konuşabiliriz. Eğer kopyalama tekniğine sahipsek, Einstein gibi bir adamdan 500 tane kopyalasak kötü mü olur, iyi mi olur acaba? Sonuçlarını çok kestiremiyoruz, ama iyi de olabilir diyenler çıkacaktır.

“Bunu mutlaka ilaç sanayii, devletler istismar eder” mi diyorsunuz; yoksa bireysel tercihler için konuşulabilir bir alan mı sadece?

Bu gibi konular bireysel tercihe bırakılamaz, bu gibi konuların hukuki düzenlemeleri şarttır. Burada mutlaka önceden tedbir almazsanız fevkalade tehlikeli sonuçları çıkar. Tabii, bireysel tercih günümüzün yükselen değeri. “Benim tercihim; ben yaparım, kimse karışamaz.” vs. gibi bir algı var. Kürtajda da mesela, “Benim tercihim” deniliyor. Tıbbi uygulamalarda her şeyin çok boyutu var. Bir gebelikte, karında bir bebek var; bu bebeği yok etme hakkı anneye ait midir? Annenin bedeniyse o, kulağını deldirmek, burnunu yaptırmakla aynı şey midir? O bir bireysel tercihse, “Ben bu bebeği artık taşımak istemiyorum.” diye altıncı ayda böyle bir karar verebilir mi anne, bebeğin haklarını da konuşmalı mıyız? Başka boyut girdi işin içine şimdi. Bireysel tercihlerin de kendi içinde çok farklı bir durumu var doğrusu.

Peki, insanlık ortalaması…

Ortalama diye bir şey etikte çok zor. Ortalamayı belirlemek için hangi ölçütü nereye koyacaksınız?

Mesela, hırsızlık başkalarının haklarına müdahaledir.

İşte, bunlarda o kadar net konuşamıyoruz. İnsanlık belli konularda ittifak etmiştir; yalan söyleme, hırsızlık yapma, birini öldürme! Hemen hemen bütün insanlık bunlarda ittifak hâlindedir; ama başka tarafa döndüğü zaman iş, mesela, idam cezası, ülkeler birbirlerine giriyorlar. İdam cezasını kaldırdık; tekrar koysan, Avrupa Birliği müzakereleri biter, almam diyor. Amerika idam ediyor, aynı kültür kökünden gelmiş Avrupa etmiyor. Bakın, ne kadar farklı yaklaşımlar. Felsefi tartışmalar hep böyledir.

Mesleki yetkinlik olarak, Türkiye adına konuştuğunuz alan, “Artık hukuki olarak bunların sınırlarının bizcesini yapmalıyız” mı?

Bizde sorun şudur: Etik tartışmanın hukuka dönüşünde bir problem var. O da şu: Tıbbi bir konuda bir yasa hazırlanmadan evvel yeterince tartışılmaz. Bunun için, Türkiye’nin bir etik kurula ihtiyacı var. Bunun Batı’da örnekleri var, başka ülkelerde örnekleri var, etik kurullar var. Bir yasa, diyelim ki kürtajla ilgili bir yasa, organ nakliyle ilgili bir yasa yapılacaksa, o ülkenin o konudaki yetkin kişileri 1 yıl, bazen 2 yıl o konuyu tartışırlar. Mesela, Almanya’da embriyonun haklarını vs. tartışan bir Embriyo Yasası var. Uzun yıllar çalışıp hazırladılar. Bizde yasalar, Sağlık Komisyonu diye kurum vardır Mecliste, orada, belki felsefeyle çok ilgili olmayan birkaç klinisyen tartışır, konuyla ilgili olmayanların da fikirleri ağır basar ve bir yasa çıkar. Bir kere, tıbbi konularda yasaların çıkabilmesi için, önce uzun tartışmaların yapıldığı bir kurula ihtiyaç var.

Azınlık haklarına dikkat etmek lazım, insanların inançlarına dikkat edip saygı göstermek lazım. Bütün bunlar ciddi bir yapılanmayı da gerektiriyor. Gitgide bu tartışmalar alevlenerek artmaya başladı. Her gün bir haber görüyoruz. Bakıyorsunuz, “Kızının çocuğunu doğurdu.” diye bir haber görüyorsunuz. Kızının uterusu yetersiz, düşük yapıyor devamlı, kızının ve damadının embriyosu oluşturuluyor ikisine ait, ama kızının rahmi taşımıyor, doğacak çocuğun anneannesinin uterusuna koyuyorlar, o taşıyor. Buna taşıyıcı annelik diyoruz. Mesela, taşıyıcı annelik de bir mesele. Buna izin verelim mi? Kolayca cevap verilecek şeyler değil bunlar. Kadın 3 aya geliyor, uterus, yani bebeği taşıyan yapı taşımıyor, düşük yapıyor üçüncü ayda. Anne belli, erkek belli, oluşturalım embriyoyu tüp bebek gibi, gidelim, bir başka uterusa onu monte edelim, doğursun. Böyle şeyler çok duyuyorsunuz.

Tıbbın yapabildikleri arttıkça, yapmaması gerekenlerin listesi de uzamaya başladı. Yine dün gördüm galiba, lezbiyen bir çift ne yapmış? Sperm alınmış, muhtemelen tüp bebek yöntemiyle embriyo oluşturulmuş, sonra lezbiyen çiftin bir tanesinin uterusuna bu implant edilmiş, orada bir müddet kaldıktan sonra alınmış, öbür lezbiyen çiftin rahmine monte edilmiş ve öbürü doğurmuş. Niye böyle yapıyorlar; çünkü o çocuğa, “İkimiz de seni taşıdık.” diyecekler ileride, “İkimiz de hak sahibiyiz sende.” diyecekler belki de. Mesela, torununu doğurdu kadın. Böyle örnekler o kadar çok ki, dünya başka bir tarafa doğru gidiyor. Bizim bu tartışmaları çok ciddi yapmamız lazım. Tartışmak için erken değil, geç kalınıyor tartışmalarda. Çünkü bu sefer olmadık sonuçlar ortaya çıkıyor.

Bu tartışmalardan ortaya çıkan şey insanilik midir, anonim kültür müdür? Etkenler, belirleyiciler… Etik tartışmalardaki belirleyiciler nelerdir? Ortak referans alanları nedir?

Ortak referans alanları bulabilseydik, evrensel bir etikten bahsedebilirdik. Evrensel ahlak koşulları olabilir mi? Bu bir sorudur ve ciddi bir tartışma yaratır. Fakat bir Amerikalı için ahlaki olan şey bir Çinli için ahlaki olamaz, çünkü bambaşka bir kültür. Hintli için doğru olan şey Kanadalı için doğru olamaz. Bambaşka kültürlerden geliyorlar. Bakın tartışmalara, Kanada’da eşcinseller evlenir, Pakistan’da veya Çin’de evlenemez, yasak. Dünyanın belli ülkelerinde serbesttir evlilikler, yani aynı cinsten iki kişinin evlenmesine izin veriyor bir kültür. Öbürü de, “Bunu yaparsan, ben seni yok ederim.” de der, yani idam da edebilir bazı ülkeler. Bakın, ne kadar büyük farklar var. Buradan ortak bir ahlaki ilke veya kural çıkarmak çok zordur. Ortak ilkeler olur, onlar uluslararası bildirgelere girer zaten. Etikle ilgili uluslararası bildirgeler vardır. Mesela Helsinki Bildirgesi, Oviedo Bildirgesi, bu bildirgelerde bazı etik ilkeler sıralanır, kurallar sıralanır, yasalaşır o. Onlar imza atan ülkeler tarafından kabul edilmiş şeylerdir. Mesela kürtajla ilgili evrensel bir bildirge olabilir mi; olamaz. Neden? Çünkü Katolik Roma kilisesinin dediğini kabul edenler olur, seküler birçok devlet ise bunu kabul etmez.

Artı, teolojik yapısı olanlar da kabul etmez.

İslami kültürden gelen kabul etmez. Ne oluyor; yasayla bir yere kadar izin veriliyor, ama bireyselde kalıyor. Mesela, bir hamile hanımın dördüncü ayda çocuğunun özürlü olduğunu anladığını farz edelim. Ne yapacak şimdi? O da bir başka problem. Normal gebeliği sonlandırmanın ötesinde, bir de özürlü bebeklerin tespitinden sonra gebeliği sonlandırma problemi var. Down sendromu teşhisi konulmuş bir fetüsü yok edelim mi? Bu da başka bir tartışma. Yani tartışmalar hep kişinin inançlarıyla, kültürüyle, ideolojisiyle çok yakından ilgilidir ve bu tür kararlar kişiye kalıyor bir yerden sonra. Bütün insanları ilgilendiren bir karar verecekseniz, burada bir şekilde diğer insanları koruma refleksinin de olması lazım; yani diyeceksiniz ki, “Ben koyuyorum bu kuralı; ama bu kuralı koyma sebebim, diğer insanları, üçüncü kişileri korumaktır. Onun için bunu koyuyorum.” veya “Bebeği korumaktır.” diyebilirsiniz. Ancak o zaman belki uluslararası bir hukuk düzeni kurabilirsiniz; ama ortak bir ahlak normu, tıbbi konularda bir anlaşma hemen hemen imkânsızdır.

Ortak ahlak değerleri bugüne göre biraz daha fazlalaşabilir ileride; çünkü insanların zevkleri birbirine benzemeye başladı. Artık görüyorsunuz, bir dizi filmde Amerikan hayatını görüyorsunuz. Şimdi Güney Kore dizileri çok itibarlıymış, gençler arasında Güney Kore dizileri izleniyormuş. Bunları izledikçe, o kültürün bazı değerleri bize gelmeye başlıyor veya Türk dizileri Arap ülkelerinde çok seyrediliyor, bizim kültürümüz oraya taşınıyor. Bu geçişkenlik ileride ortak bir kültür ya da algıya doğru gidebilir, o zaman belki o bildirgelerdeki başlıklar biraz daha çoğalabilir; ama tamamen herkesin aynı düşündüğü, aynı davrandığı bir şey imkânsız gibidir, bunu ummak da fazla hayalperestlik olur.

Hiç olmazsa bu yapılan tartışmanın ana başlıklarında, “Artık şuradan başlayalım.” diyeceğiniz şeyler var mı?

Benim Türkiye için söyleyeceğim en önemli şey, ahlaki tartışmaların yapıldığı kurullara ihtiyacımız var; bu birincisi. Patolog Virchow diyor ki: “Tıp sosyal bir bilimdir.” Tıp eğitimi Türkiye’de çok teknik bir eğitime döndü, yani mühendis yetiştirir gibi doktor yetiştiriyoruz. Ana ilgi malzemesi olan insandan gitgide uzaklaşıyor, uzaklaştıkça para egemen bir sistem ortaya çıkmaya başlıyor; yani artık bir araba tamircisiyle doktor arasında çok fark hissetmiyor, tabip hissetmiyor. Onun için bir arabaya değer biçer gibi insana değer biçebiliyor ve parayı daha fazla ön plana çıkarmaya başlıyor. Türkiye’nin bugün tıp uygulamalarının en önemli sorunu, paranın çok ön plana çıkıyor olmasıdır. Sağlığın maliyeti ayrı bir problem, ama hekimin de para için yaptığı şeyler tartışmalı hâle geliyor. Mesela, plastik cerrahi bir operasyon için gelen kişi, “Ben burnumu düzelttirmek istiyorum.” diyor, neden düzelttirmek istediğiniz artık genellikle sorulmuyor. Hâlbuki hekimin hastaya bütün bir insan olarak bakması lazım; ruh dünyasıyla, psikolojisiyle, sosyal çevresiyle. Dünya Sağlık Örgütünün sağlık tanımında da var bu, sağlık için “Sosyal, biyolojik, psikolojik iyilik hâlidir.” diyor. Bütün bakmadığı için, kaç paraya yapacağını konuşuyor doktor artık direkt, “Bizde bu kadar.” diyor, niye olduğunu sormuyor. Bizim bu fakültede etik vaka analizleri dersi var; geçen hafta ders anlattım. Bir öğrenci diyor ki: “Hocam, bu işi niye bu kadar dramatize ediyorsunuz?” Bakın, konuşulmasına bile tahammül edilmemeye başlandı. Tabii, ne oluyor burada; alternatif tıpçılar buradan tıbba saldırıyor, “Zaten bunlar bütüncül yaklaşmıyorlar, ekleminde ağrı varsa eklemine, gözünde problem varsa gözüne odaklanıyor. Biz holistik yaklaşıyoruz.” diyorlar. Ayrı bir suiistimal alanıdır alternatif tıp. Etik anlamda tartışılması gereken önemli konulardan biri de alternatif tıptır. Türkiye’de yükselen bir değer gibi duruyor. Bazen de hekimleri hastalar gözünde küçük düşüren tartışmalar oluyor…

Hekim davranışlarında felsefi bir boyut olmalı değil mi, aynı zamanda?

Hekimlerin bu konuları tartışması lazım. Biz burada bunu yapıyoruz Allah’a şükür, İstanbul Tıp Fakültesi’nde bu var. Ben birkaç yıldır anlatıyorum da, ilk defa biri “Dramatize ediyorsun.” dedi. Fakat erdemli, hikmet sahibi bir hekime gerçekten ihtiyaç var, bunları düşünen kişilere ihtiyaç var. Yoksa oto kaportacısı, oto tamircisi hâline döneriz. Oraya doğru bir gidiş var; kapitalist süreç, tüketime dayalı süreç bunu besliyor. Herkesin iyi bir evi olsun, herkesin cipi olsun, herkesin bilmem nesi olsun… Tıp öğrencisi de buna yatkın geliyor, para kazanmak istiyor. Tıbbın bir iyilik yapma mesleği olduğu unutuluyor zaman içinde. Hâlbuki tıp, en çok iyilik üretilecek alandır. Yani sizin hastanıza şifa vermeniz muazzam bir şey. Ona güler yüz göstermeniz, şefkatli davranmanız, iyileştirip evine göndermeniz, o kadar çok ki tıp alanında iyilik yapma şansınız, bunu insanlar çok farklı değerlendiriyor.

“Sizin vizite ücretiniz ne kadar; şu kadar. Öyleyse sen bunu yap doktor.” diyen bir ilginç insan ve hasta profili de oluştu.

Doktor parayı görünce “Ben her şeyi yaparım.” dediği zaman, hasta da ona “Doktoorrr!” diye hitap ediyor, böyle aşağılayıcı bir dil kullanıyor. Bakın, dramatik bir şey; ben buna “Nişantaşı paradoksu” diyorum. Öğlen saat 12.00’ye kadar bir devlet hastanesinde doktorun poliklinikte sinirlenme özgürlüğü var; hastasını azarlayabilir, “Çık dışarı!” der, “Bekle!” der, suratı asık cevap verir, kimse buna bir şey demez. Aynı doktor öğleden sonra Nişantaşı’ndaki muayenehanesine gidince başka bir canlı hâline geliyor. Orada hastasının yüzüne bakmayan doktor ayağa kalkıyor, elini sıkıyor, hoş geldiniz diyor, onunla ilgileniyor, öyle gönderiyor. Burada bu farkı oluşturan şey acaba nedir? Ben bunu öğrencilere soruyorum, hepsi birden koro hâlinde “Para” diyorlar. Yani para çok belirleyici. İnsanın maddi bir değeri oluşmaya başladı. “Varlıklılar, iyi eğitimliler daha değerlidir; fakir fukara değerli değildir.” Hekimler bunu fark etmiyorlar; yani bu erdemli, bu hikmet sahibi davranışların hepsi yerle bir oldu.

Türkiye’de birilerinin bu konuyla ilgilendiğini, toplumun problemlerini gözlemlediğini bilmek toplum açısından da iyi. Bir doktor ağabeyim vardı; “Hastalar da İnsandır” diye kitap yazdı.

O algılar, acıma, diğerkâmlık, iyilik üretme, bunlar artık çok aşındı. Hızlı bir maddi süreçten geçiyoruz ve bunu besleyen bir sosyal medya var. Bakın, bizim kültürümüzde eskiden, lokantalarda perde olurdu, özellikle bazı Anadolu şehirlerinde oturma mesafesinde yarım perde olurdu. Neden; içeride yemek yiyen gözükmesin diye. Olur ki, aç biri geçer, parası yoktur, imrenir, rahatsız olur. Şimdi böyle bir dünya var mı? Sokakta kebap yiyor insan, sokakta, egzoz gazının içinde; ama hiç utanmıyor, hiç umurunda değil. Başka insanları düşünme, diğerkâmlık bitti. Bu tıbba da sirayet ediyor. Bunu sosyal medya araçları besliyor. Narsist bir nesil oluşuyor. İnsan narsistleşirse, empati kurma yeteneğini yitirir. Tıpta bu çok önemli. Bir hekim mutlaka empati kurabilmeli, diğerkâm olmalı. Onu yapamadığı zaman hastasıyla ilişkisi bozuluyor ve gitgide narsist bireyler oluşuyor. İnternet fenomeni doktorlar var mesela. Hafif, basit, meslekle alâkası olmayan paylaşımlar var. Bunlar tıbbı aşındırıyor, çok kötü bir yerlere götürüyor bence. Onun önüne geçmek lazım. Ahlak dışı paylaşımlar için belki biraz Tabip Odasının etik kurullarına görev düşüyor, biraz ikaz edilmesi lazım diye düşünüyorum.

Bu işin hekimlik kısmı herhâlde tartışılan bir alan sadece… Yani atomize olma, dağılma, savrulmalar. Sadece meslekler açısından değerlendirilecek bir şey de değil aslında.

Genel bir çürüme var. Özdemir Asaf’ın dediği gibi, “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.” Bizim önlüğümüz beyaz, yani onda sırıtır. Bu çok güzel bir şeydir. Tıp için de bence kullanılabilir.

Sosyal bilimler-tıp ilişkisinin tartışıldığı bir zeminden bahsetmiştiniz?

Evet, Beşikçizâde Tıp ve İnsani Bilimler Merkezi var. Virchow’un, “Tıp sosyal bir bilimdir.” söylemine uygun olarak, artık tıp, tıp mensuplarının dışındaki insanların da ilgisini çok çekmeye başladı. Sağlık sosyolojisi, sağlık antropolojisi, tıp tarihi, etik, edebiyat, sıhhi coğrafya, tıbbın ilişkide olduğu birçok sosyal bilimler var. Bunlarla hastalıkları ele almak çok verimli sonuçlar ortaya çıkarıyor. Ayrıca, bu biyoetik meselelere şöyle de derler: “Felsefe tükenmeye başlamıştı, biyoetik meseleleri keşfederek tekrar canlandı.” Hatta mesela, siyaset felsefecisi Francis Fukuyama “Tarihin sonu” tezi var, “İnsan Ötesi Geleceğimiz” diye biyoetik meseleleri tartıştığı kitabı var. Yani diğer felsefeciler bile tıbba projektörlerini yönlendirdiler, ama bizim tıp camiası farkında değil ne olduğunun. O açıdan, bunu da yapan böyle merkezler var dünyada. Mesela Amerika’da Kennedy Etik Enstitüsü var. Önemli bir merkezdir. Dünyada böyle 3-4 tane merkez var. Türkiye’de tek ve ilktir bu BETİM, Tıp ve İnsani Bilimler Merkezi. İngilizce’de “Medical humanities” olarak bilinmektedir bu alan.

STK şeklinde mi?

Hayat Vakfı fonluyor, direktörü benim. Orada kongreler yapıyoruz. Doktorlardan, eczacı ve diş hekimlerinden oluşan, bağışlarla yürüyen bir vakıftır. 1988’de kuruldu. 2 yılda bir uluslararası kongre yapıyoruz BETİM’de, ciddi bir bilimsel yapı oluşturduk, ciddi kitaplar basıyoruz, önemli bilimsel kitaplar basıyoruz. Bu kongreler ciddi ses getiriyor. İngiltere’de yine Humanities Center’ından felsefe profesörü Christine Hauskeller’ı kongreye getirdik, Çapa’da da konuşma yaptı. Böyle dünya çapında kişiler geliyor kongremize. Böyle açılmak gerekiyor. Yani sosyal bilimlerle tıbbı iç içe getirerek, insanı daha iyi anlamaya çalışıyoruz; çünkü bizim malzememiz insan. İnsanı bilmeden, insan bedeninin ne olduğunu, anlamını bilemeyiz. Sosyolojik olarak insan bedeni nedir? İnsan bedeninin farklı farklı yorumları var.

Felsefeciler çok yol aldılar diyebilir miyiz?

Tabii, tabii. Felsefe bu işin içine çok girdi, ama tıp mensupları bu konuda biraz geriden geliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.