Ana sayfa - Manşet - Türkiye’de Müzik Eğitimi Üzerine Bir Değerlendirme / Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya

Türkiye’de Müzik Eğitimi Üzerine Bir Değerlendirme / Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya

Müzik eğitiminin durumunu genel itibariyle değerlendirir misiniz? Müziğe yetenekli genç bireylerin tespit edilip özel eğitimden geçeceği bir mekanizma var mı? Müzik eğitimi alabilmek için konservatuar öncesi eğitim kurumları var mı? Yeterince müzik eğitimi verebilecek eğitmen var mı? Müzik eğitiminde nerelerde yanlışlar yapıyoruz?

Maalesef ülkemizde müzik eğitimiyle ve bu eğitimin tasarlanıp uygulanmasına kadar, genel durumuyla ilgili pek iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Bunu, kendimi iyi şeyler söylememeye zorlayarak yapmıyorum, iyi şeyler söylememi ve düşünmemi hatta umutlanmamı gerektirecek şeyler olmadığı için söylemek zorunda kalıyorum. Hepimiz artık, Anadolusu ve Rumelisi ile çok zengin bir nağmeler kültürüne sahip olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Dünyanın başka hiçbir coğrafyasında böyle bir zenginliğin olmadığını kendi özel çalışma ve araştırmalarım neticesinde de gördüm. Hatta bu zenginliğin yanı sıra İstanbul gibi, Osmanlı medeniyetinin başşehri niteliğinde ve dünyada kendi müziğini üretebilen birkaç şehirden birine sahip olmamıza rağmen, sağlıklı bir müzik eğitimimiz ne yazık ki yok.

Yetenekli genç bireyleri tespit edip özel bir eğitimden geçirmek şöyle dursun, bilâkis yetenekleri köreltiliyor. Çünkü gençlerdeki yeteneği keşfedecek yetişmiş insan çok az, bu az sayıdaki insan yetenekleri keşfetse bile, eğitim sistemimiz ve toplum yapımız bu yeteneği geliştiremiyor, geliştiremediği gibi de, öldürmek için adeta özel bir çaba sarf ediyor. Ayrıca şunu da ifade etmek isterim ki, Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde bir eğitim sisteminden ziyade öğretim sistemi var. Öğretmenin ve eğitmenin birbirinden farklı şeyler olduğunu biliyorsunuz. Hal böyle olunca bir yeteneğin keşfedilip eğitilmesi diye bir şey söz konusu olamıyor. Ancak, çok nadir olarak, çocuklarındaki yeteneği erken fark eden ailelerin özel çaba ve girişimleri neticesinde yetenekleri değerlendirilmiş çocuklarımız ve gençlerimiz var. Yoksa bu işi konservatuarlara bırakmak, çocuklarımızdaki yeteneği öldürmek mânâsına gelebilir. Hâlbuki konservatuar ya da sanat eğitimi vermesi gereken bu tür kurumların, yeteneği keşfedip geliştirmesi beklenir. Ama maalesef konservatuarda üstelik iyi hocalardan müzik eğitimi almasına rağmen yeteneği geliştirilmemiş çok genç var. Konservatuarı bitiren ve orada müzik eğitimi aldığını düşündüğümüz bir genç, evet müzik hakkında bir şeyler öğrenir ama bu yeteneğin geliştirilmesi anlamına gelmez bence. İyi enstrüman çalabilir, sesini doğru ve iyi kullanabilir ama yeteneğin geliştirilmesi başka bir şeydir. Yetenek geliştikçe, o yeteneğe sahip kişinin ufku da gelişir ve genişler, kendi sınırlarını zorlamaya başlar… Günün birinde de dünya çapında bir sanatçı olur. Yetenek, dehanın işaretçisidir ve geliştikçe dâhiliğin de özellikleri ortaya çıkmaya başlar. Doğrusu ben yeteneğin tespit edilmesinden, işlenerek gelişmesinden bunu anlıyorum. Pek çok insanda enstrüman çalma yeteneği vardır, bu yeteneğe sahip olanların az bir kısmı konservatuara girip eğitim alabilir ve orada öğrendiği şeyleri tekrar eder. Bugün olanlar bundan ibarettir.

Yeteneklerin tespit edilip eğitimden geçeceği özel bir mekanizma veya sistem ne yazık ki yok. Öğretim veren bazı kurumlar var ama bu kurumlar doğru ve sağlıklı çalışmıyor. Müzik eğitimi alabilmek için konservatuar öncesi eğitim kurumları maalesef yok. Ancak özel dershaneler veya özel hocalar bu ön eğitimi verebiliyor. Fakat artık bazı konservatuarlar küçük yaşta çocukları alıp yetiştirmeye çalışıyorlar ama benim gördüklerim, bunun da henüz sağlıklı, doğru ve iyi işlemediği şeklinde. Çocuklarımıza enstrüman çalmayı öğretmekle sanatçı olmayı öğretmiş olmuyoruz.

Bu konuşma boyunca kötümser bir tablo çizdiğimin farkındayım ama, -hasbelkader- işin içinde olan bir eğitimci, bir akademisyen olarak gördüğüm manzara maalesef bu. Yeterince ve doğru müzik eğitimi verebilecek eğitmen sayısı çok az. Bir kere, bu eğitmenlerin yetişmelerinde ciddi sorunlar var. Çocuklarımızı yetiştirip yeteneklerini şekillendirmelerini beklediğimiz eğitimcilerin yeniden eğitilmeye ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Maalesef müzik eğitim sistemimiz yanlışlarla dolu. Bu bakımdan “Müzik eğitiminde nerede yanlış yapıyoruz?” sorusundan daha önemli ve gerekli soru, “Müzik eğitiminde nerede doğru yapıyoruz?” sorusudur ve nerede doğru yaptığımızı tespit ettikten sonra bu doğruları çoğaltmaya yönelmek olmalıdır. Fakat maalesef adına “müzik eğitim sistemi” dediğimiz sistemsizlik ve karmaşayı yıllardır tekrar edip duruyoruz. Bir de, herkesin kafasında farklı bir müzik eğitim planı ve şeması var. Herkes durduğu yere, sahip olduğu ideolojiye veya değerler sistemine göre bir müzik eğitim planı geliştiriyor ve en doğru müzik eğitim biçiminin bu olduğunu iddia ediyor. Bir kere bu da bana çok sağlıksız hatta tehlikeli bir durum gibi geliyor. Şunu ifade etmeliyim ki topyekûn eğitim sistemi ve özellikle müzik eğitimi bu tür ideolojik eğilimlere göre belirlenmemelidir. Çünkü ülkemizde yaklaşık yüz yıldır bu ideolojik tartışmalar yüzünden eğitim sistemimizin gelişmediğini ve buna bağlı olarak da doğru ve sağlıklı bir müzik eğitimi verilemediğini gördük.

Müzik eğitiminde usta-çırak ilişkisinin önemi nedir?

Müzik eğitiminde bence verimli ve esas olan da ustadan çırağa birebir aktarımdır. Usta, talebesine bildiğini aktarmakla mükellef hisseder kendisini, bu tamam ama çırağa yani talebeye de çok iş düşer. Her şeyden önce, öğrenme istek ve arzusunun geçici bir heves olmadığını ve ustasından öğrenmek konusunda samimi olduğunu göstermek durumundadır. Usta, çırağı ya da talebesinin öğrenmek konusunda samimi olup olmadığını birkaç ders sonra anlayacaktır. Talebesinin samimiyeti konusunda iknâ olduktan sonra ona ilk öğreteceği şey sabırlı olmaktır. Sonra yavaş yavaş usta talebesine bildiklerini öğretmeye başlar. Samimi çırak ya da talebenin kulağı ve gözü hocasındadır, hocasının her yaptığını dikkatlice izler ve onun yolunu takip eder. Bu tarz müzik eğitimi, benim çok hoşuma gider ve talebenin bir usta elinde yetişmesi demek, ustasının mirasını devralmaya hak kazanması demektir. Eskiler, malûmunuz olduğu üzere bu tarz eğitim şekline meşk adını verirlermiş. Aslında hat sanatına ait bir metot olan meşk, mûsikî eğitiminde de uygulanmış ve meşk sistemi ile sayısız nitelikli bestekâr, sâzende ve hânende yetişmiştir.

Usta çırak ilişkisi sayesinde usta, talebesinin kabiliyetini ve azmini fark eder, ona olan ilgisini yoğunlaştırır ve bu kabiliyet ile azmin hoca tarafından hakkını vermeye çalışır ve talebesini de sahip olduğu kabiliyet ve azmin hakkını vermesi hususunda teşvik eder. Bunlar önemli detaylardır. Bugün konservatuarlardaki müzik eğitiminde hocanın bu hassasiyetine pek rastlanmaz, sorumluluğunun bilincinde olabilir hocalar ama formal olanı yaptığında işini yaptığını düşünür. Ama birebir hoca talebe veya usta çırak ilişkisinde hoca veya usta sadece sorumluluğunun bilincinde değildir, aynı zamanda sorumluluğunun da ötesinde, kendisindeki emaneti güvenerek ve gözü arkada kalmadan devredeceği birini aramaktadır. İşin içinde aşk vardır, meslek ahlâkı dediğimiz şey vardır, işini sevmek ve saygı duymak vardır.

Halkın müzik zevki ve bilincinin artırılması konusunda ne gibi çalışmalar yapılmalı?

Anadolu ve Rumeli yani bütün Türkiye halkı için konuşacağım ama, bu halkın yakın zamanlara, yani aşağı yukarı televizyon adlı kitle iletişim aracının yaygınlaşması ve bu işin bir pazara dönüşmesine kadar bir müzik zevki ve az çok bilincinin olduğunu düşünüyorum. Eğer öyle olmasaydı bu halk Âşık Veysel’i yetiştiremezdi, Muharrem Ertaş’ı, Hacı Taşan’ı, Neşet Ertaş’ı, Urfalı Kazancı Bedih’i yetiştiremezdi. Kendisi yazıp kendisi çalıp söyleyen halk ozanlarımızı yetiştiremezdi. Bütün bunlar, halkımızın bir mûsikî zevk ve az çok bilincinin olduğunu göstermektedir. Bence son elli-altmış yıldan beri halkımızın bu hassas müzik zevki köreltiliyor. Bence köreltmenin önüne geçerek bu zevkin korunmaya çalışılması şimdilik kâfidir ve bu çaba bile hayli önemli bir çabadır. Halkımızın kulağı, aklı, kalbi, gözü, hayalleri, duyguları, dili kirletilmiştir ve kirletilmeye devam edilmektedir. Bunun önüne geçilmesi yeterli olacaktır. Ben öyle inanıyorum ki bu güçlü ve irfan duyguları ile yoğurulmuş halkımız kendi akordunu kendi kendine yeniden yapacaktır ve bir müddet sonra yine kendi toprağından yeni değerler üretmeye başlayacaktır. İşin birinci yanı böyle. İkinci yanına gelince, evet bu yozlaştırma çabaları sayesinde halkımızın müzik zevk ve bilinci epey köreltildi. Zaten siz de bu gerçeği görerek bu soruyu sordunuz. Eski kuşakların sahip olduğu müzik zevk ve inceliği daha üst düzeydeydi, bu kesin ve doğru. Ben çocukluğumda, hiçbir mûsikî eğitimi almamış olan annemin radyodan dinlediği eski şarkıları nasıl güzel söylediğini hatırlıyorum. Boğaziçi’nde mehtaplı bir gece yarısı, o sırada denizde ağ atmakta olan bir balıkçının, kıyıda bir gazel okuyan Münir Nureddin’i sesinden tanıyıp okuyuşuna hayran olarak “Münir misin be mübarek!” diye seslenmesi olayını düşünüyorum da, gerçekten hem Anadolu hem de özel olarak İstanbul halkının yüksek seviyede bir müzik zevkinin olduğunu anlıyorum. Az önce de söylediğim gibi maalesef son 50-60 yıldır bu zevk gittikçe köreltiliyor ve sonunda halkımızın bu eski zevk ve inceliği yok edildi. Şimdi bu seviyesizliklere kadar geriledikten sonra tekrar eski zevk ve incelik kazanılabilir mi diye düşünüyoruz. Doğrusu ben medya tarafından halkımıza zerk edilen bu zevksizliğin tedavisinin pek kolay olmadığını düşünüyorum. Müzik öğretim ve eğitimi verildiğini düşündüğümüz konservatuarlar bile piyasaya şarkıcı, türkücü, çalgıcı yetiştirir ve piyasaya hizmet eder hâle gelmişse, piyasanın zevksizlik kriterleri daha da yaygınlaşıyor ve baskın demektir. Bunu kırmak, bir zevk ayarı yapmak, ancak bunun derdine düşmüş sanatçıların, halk ozanlarının bu zevksizliğe ve piyasanın kurallarına direnmeleri ve ortaya gerçekten güzel şeyler koymaları ile mümkün olabilir. Bu korkunç zevksizlik ve çirkinlik dalgasına direnip dalgakıran olacak duyarlı sanatçılara, ozanlara ihtiyaç var diyeceğim ama bunları yetiştirecek usta da neredeyse kalmadı.

Kaybolan müzik değerlerimizin yeni nesillere aktarılması konusunda ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

Kaybolan değerlerimizi önce bulmamız gerektiğini düşünüyor ve arama çalışmalarına başlamayı öneriyorum ilk olarak. Siz de takdir edersiniz ki kaybolan bir şeyin aktarılacak tarafı kalmamıştır ve aktarmaya kalmak da anlamsız, beyhûde bir çabadır. Evvelâ bu kaybolan değerlerimizi bulmalıyız. Kaybolan değerimizi bulabilmek için önce onu tanımalıyız. Tanımıyoruz ki. Bir hazine sandığının üzerinde oturuyoruz fakat bunun farkında değiliz. O halde neyi arayacağız?

Ayrıca bu kaybolan değerlerimizi bulup hayata döndürmek de o kadar kolay değil. Bu kaybettiğimiz değerin üzerine her gün tonlarca kirlilik dökülüyor ve değerlerimiz ulaşılması mümkün olmayan bir derinliğe doğru kayıp uzaklaşıyor. Değerlerimizi bulmak, samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. Önceki sorunuzda da buna benzer bir şey söylemiştim, şimdi belki o ifademin tekrarı olacak ama, değerlerimizin üzerine her gün dökülen tonlarca değersiz artığın dökülmesinin önüne geçmemiz gerekiyor. Fakat bunun için de değerlerimizin farkında olmamız gerek. Farkında olsak bu değerlerin göz göre göre yok edilmesine izin verir miyiz?

Bunu başarmak zor ama eğer başarmak mümkün olursa, yeni nesillerin de bu değerleri algılayacak düzeye eriştirilmesi gerekir ki bu da başka bir zor aşama. Yani işimiz bir hayli zor, çünkü eskiler çıtayı epey yükseltmişler. Zor ama imkânsız değil tabii. Lâkin artık eskiyi tekrar etmek mümkün değil, eski hal mümkün değil. Yapılması gereken şey, insan yetiştirerek insan kalitemizi yükseltmek ve bu zamanın en güzelini yapabilmek. Bunun için kendi topraklarımızdaki cevhere yönelmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.

Müzik sektöründe kapitalist pazar ve piyasa hükümranlığını önleyecek ne gibi düzenlemeler yapılmalıdır?

Zaten bu başarılabilirse işler büyük ölçüde yoluna girecek demektir. Bunu da ancak kanuni birtakım düzenlemelerle başarmanın mümkün olabileceğini düşünüyorum. Müzik sektöründe pazar, ikinci dünya savaşından sonra oluştu biliyorsunuz ve Theodor Adorno’nun da müziğin metalaşması hakkında önemli tespit ve yaklaşımları var. İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne merkezleri Amerika’da bulunan birkaç müzik şirketi, dünya müzik pazarını ellerinde tutuyorlar. Her şey satış üzerine kurulu ve pazar büyüdükçe büyüyor.

Kapitalist pazar, kaliteden çok, satış rakamına ve elde edeceği kazanca önem veriyor. Böyle olunca da müzik kültürü yozlaşıyor. Ancak bu konuda tek başına kapitalist pazarı da suçlamamak gerekiyor; çünkü bu pazarı ayakta tutan hatta besleyen yozlaşmış bir kitle var. Pazar dediğimiz şey, sonuçta bir alışverişin gerçekleştiği zemin veya mekândır, toplumun talebine karşılık pazarcının bir arzı söz konusudur. Müşteri toplum ne talep ediyorsa pazarcı onu tezgâhına koyacaktır, yüzyıllardır pazarın kuralı budur. Siz veya ben pazarcılık yapmaya kalksak tezgâhımıza satma şansı olmayan ürünler koyar mıyız? Elbette koymayız. Bu da onun gibi bir şey ama bir de pazarcının talep oluşturması meselesi var. Akıllı pazarcı, müşterinin neleri satın alacağını hatta hoşlanacağını düşünerek tezgâhına yeni mallar getiriyor ve bir bakıyorsunuz bu mallara karşı bir müddet sonra talep oluşmaya başlamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra müzik pazarının sahipleri galiba bir talep de meydana getirdiler ve meydana getirdikleri bu talebe uygun olarak arzda bulundular. Şimdi burada kabahat kimde? Toplumun müzik zevkini yukarılarda tutacağız diye durmadan Mozart, Bach, Beethoven, Dede Efendi, Itrî, Hacı Arif Bey dinletemezsiniz, bu da sıkıcı olur insanlar için. Yeni şeyler, yeni besteler, yeni sesler gerekli. Pazar ilk olarak bunu denedi ve başardı. Yeni ürünleri pazara sürerken eskileri de yeniledi, bunlar da ilgi gördü. Pazar gerçeğini reddedemeyiz, pazarcı şöyle veya böyle, talebe göre mal sürer piyasaya ya da arz ettiği yeni ürünlere bir talep meydana getirmeye çalışır, işleyişi budur pazarın. O halde topluma, insanlara bakmak lâzım, iş insan kalitesinin yükseltilmesi meselesine geliyor ve orada duruyor. İnsan kalitesi yükselirse toplumun kalitesi de, müziğin kalitesi de, pazarın kalitesi de bu yükselmeye bağlı olarak yükselecektir. Bu meselelerin hiçbiri insandan bağımsız meseleler değildir. Bu âhir zamanda, insanın kalitesinin giderek dibe vurduğu bu çağda ne yapmak gerekir bilmiyorum. Biliyorum da anlatmak için ayrı bir röportaj yapmak gerekebilir. Ancak şöyle özetleyebilirim izin verirseniz: Yaratıcısından uzaklaşan ve şeytana yönelen insanın yeniden yaratıcısını tanıması ve samimiyetle O’na yönelmesi gerekiyor. Bunu başaran bireyin kalitesinin de yükseldiğini bizzat müşahede etmiş bulunmaktayım.

Kendimize ait yeni ve kendine has bir müzik düşüncesi, felsefesi oluşturmak için neler yapmalıyız?

Önce, uzun zamandır kaybettiğimiz kendimize has müziği yeniden bulmalıyız. Kendimize has müziğimizi bulmamız için de kendimizi bulmamız gerekiyor. Fakat bunu yaparken de geçmişi mutlaklaştırarak, geçmişe yönelmek ve geçmişi bugüne getirmeye çalışmak da bana doğru gelmiyor. Adı üzerinde, “geçmiş”… Biz, elbette geçmişte gerçekleşmiş olumlu ve hayırlı şeyleri de unutmadan ve bu tecrübeden istifade ederek bugüne ait olanı kurmalıyız. “Yeni”yi hedeflemeliyiz ki bence bizim “yeni” adını verdiğimiz şey form olarak yeni olan değildir sadece, biz köklerimizden kopmadan gelişmeyi anlamalıyız. Itrî’nin, Dede Efendi’nin nağmesini alıp olduğu gibi bugüne getirmek ve bunu mutlaklaştırmak bana doğru gelmiyor. Bunlardan kopuk olmak da elbette doğru değil. Ama bize ait bu medeniyetin ve şahsiyetlerin oluşturduğu nağmeden uzaklaşmadan, onu kendi içinde geliştirmekten söz ediyorum. Kendi içinde arayışı sürdürmek ve gelişmek, kasdettiğim şey aşağı yukarı budur. Yenileşelim ve çağdaşlaşalım derken bize ait olmayanı alıp kullanmak son derece yanlış. Biz nağmeler zengini bir medeniyete sahibiz, bunun içinde ve buna uygun bir gelişme ve yenileşme çabamız olmalı. Her toplumun müzik kültürünün kendi tarihsel süreci içinde bir seyri vardır, bizim seyrimiz farklıdır, hatta her toplumun seyri farklıdır. Bu farklı seyirlerin ortaya çıkardığı müzik sistem ve kültürünü “yenileşme” diye alıp uygulamak korkunç. Platon’un (Eflatun) şu sözü çok doğrudur, anlamlıdır ve çok da hoşuma gider çünkü bize, Türkiye’ye çok da uyuyor: “Müziğini değiştirirseniz sitenin duvarları yıkılır.”

Kendine has bir müzik düşüncesine, medeniyet olarak zaten sahibiz ve İslam medeniyet müzisyenleri ve mütefekkirleri, çok kendine has bir müzik düşüncesi ortaya koymuşlardır. Tasavvuf ehli çok farklı ve muhteşem bir müzik düşüncesi ortaya koymuştur. Kindî’den, Mavsılî’den, Fârâbî’den, İbn Sînâ’dan, İhvân-ı Safa’dan başlayan ve Urmevî, Merâgî elinde gelişen, Hz. Mevlânâ ve Mevlevîlik ile zenginleşen kendine has bir müzik düşünce ve sistemimiz var; ancak bunları terk edip başka kültürlerin müziklerine yöneldik. Dolayısıyla, önce kendimize dönüp toprağımızdaki cevheri fark ederek yeniden işlememiz gerekiyor. Tabii bunu başarmak için, esas olan güçlü kaynağa ve yol göstericiye, yani Kur’ân-ı Kerîm’e ihtiyacımız var. Bu kitaba yönelmek ve onu rehber edinmek, aklımızın, kalbimizin, fikrimizin, zikrimizin, hayatımızın, ürettiklerimizin, nağmelerimizin, kelimelerimizin düzelmesi ve gelişmesini sağlayacak yegâne yoldur. Bozulan akordumuzu yeniden yapmanın, bu kitaba bağlanmak ve ona uygun yaşamakla mümkün olacağını düşünüyorum. Kendi akordumuzu düzeltmeden başka şeyleri düzeltmenin mümkün olmadığına inanıyorum.

Çok teşekkür ediyoruz.

Bana bu röportaj fırsat ve imkânını sunduğunuz için ben teşekkür ediyor ve başarılar diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.