Ana sayfa - Son Sayı - Travmayı Nasıl Geçmişte Bırakırız? / Uzman Psikolog Hakan Tokgöz

Travmayı Nasıl Geçmişte Bırakırız? / Uzman Psikolog Hakan Tokgöz

Travma deyince ne anlamalıyız?
Travma için sanırım psikolojik terimler arasında en çok bilinen ve kullanılan kavramlardan birisidir diyebiliriz. Travma, ansızın ve hazırlıksız bir şekilde bizi yakalayan, fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden, duygu, düşünce ve beden duyumlarımızda kendisini sürekli hatırlatan olumsuz yaşam deneyimleridir. Şöyle bir geçmişimize baktığımızda geçmişte bizleri üzen, yıpratan, bize acı veren pek çok şey yaşamış olduğumuzu görebiliriz. Peki bunların hepsine de travma diyebilir miyiz? Elbette ki diyemeyiz. Fakat anılarımızı gözümüzün önüne getirdiğimizde kimi anılarımızın geçmişte kalmadığını, bugün dahi aklımıza geldiğinde bizleri rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Zihnimizin bir türlü hazmedemediği bu tür anılara travmatik anılar diyoruz. Travma, geçmişin bugünü bozmasıdır. Travma yaşayan kişi artık dünyayı farklı bir sinir sistemiyle deneyimlemeye başlar. Bizler travmayı geçmişte bırakmak isterken beynimizin yaşamımızı sürdürmekle sorumlu olan en ilkel kısımları ise yaşanan travmayı geride bırakma konusunda hiç de iyi değildir.
Aslına bakarsanız bizleri sıkıntıya sokan yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızın belleğimizde bıraktığı izlerdir. Dolayısıyla bellek, travmayı anlamak açısından çok önemli bir kavramdır. İnsan beyninin bir saniyede 372,5 gb veri işlemlediğini düşündüğümüzde belleğin ne kadar devasa bir kayıt sistemi olduğunu daha iyi anlarız. Genellikle hafıza denildiğinde aklımıza hatırladığımız şeyler gelir. Fakat bugün biliyoruz ki aslında açık bir şekilde hatırlayamadığımız halde duygusal olarak kaydedilmiş bir başka bellek türü daha var. Bilinçli bir süreçten uzak, duygular ve hisler olarak kaydedilen bu bellekte anılarımızın sesleri, kokuları, tatları ve görüntüleri barınmaktadır. Daha çok hisseden tarafımızla ilgili olan bu bellek, yaşanan her şeyi anı anına kaydeder. Travmatik anılar işte bu örtük bellek sisteminde canlı duyusal ve algısal deneyimler olarak kalırlar. Yaşananlar bilinçli olarak hiç hatırlanamasa bile yine de canlılığını korur.
Geçmişte yaşanmış fakat bugün hiç hatırlanmayan travmatik anılar da bizleri etkilemeye devam mı ediyor?
Evet. Şöyle düşünebiliriz, bizim bir düşünen, muhakeme eden, analiz eden tarafımız var, bir de hisseden tarafımız var. Bu her iki yanımızın da bellek kayıt sistemleri farklıdır. Eğer yaşanan travma hatırlanıyorsa, onu hatırlatan en küçük bir uyarıcı bile bizleri rahatsız etmeye yeter. Aslında düşünen tarafımız bu olayın üzerinden aylarca zaman geçtiğini bildiği halde hisseden tarafımızdan yani beynin daha derin katmanlarından gelen ‘tehlikedeyim’ mesajı bütün realiteye rağmen ezici bir şekilde kendini ortaya koyar. Kısa bir örnekle açıklayacak olursak; bir trafik kazasından sonra araç sürmekte zorlanan birisi aslında rasyonel olarak olayı değerlendirdiğinde araç sürmesinin o kadar da korkulacak bir şey olmadığını bilir. Buraya kadar her şey tamam. Fakat hisseden tarafından gelen sinyaller o kadar kuvvetlidir ki kişi istese de bir türlü tekrar araç sürmeye kalkışamaz. Travma mağdurlarının analiz eden zihinleri meselenin geçmişte olduğunu bildiği halde hisseden zihinleri ise olayı şu an burada tekrar yaşarlar. Belleğe kaydedilen travmatik anı parçaları aynı canlılıkta tekrar ortaya çıkarlar. Genellikle travmalarını hatırlayan kişiler Travma Sonrası Stres Bozukluğu semptomları geliştirirler.
Kişinin geçmişte yaşamış olduğu travmalarını hatırlamadığı halde belirli koşullarda göstermiş olduğu kaygı, korku vb. tepkileri de olabilmektedir. İşte bu durumda da yaşanan olumsuz yaşam deneyiminin açık seçik hatırlanan kısımda tutulamaması söz konusudur. Olumsuz yaşam deneyimi kişiye o kadar sıkıntı veriyordur ki kişinin ego kapasitesi bu yaşantıyı bilinçli zihinde tutamaz, derinlere gömer. Genellikle çeşitli filmlerin konusu olarak da bu tür durumlar işlenmektedir.
Travma ve beyin ilişkisini nasıl değerlendirebiliriz?
Travma konusundaki bilgilerimiz nörobilim, gelişim psikopatolojisi ve kişilerarası nörobiyoloji bilim dalları sayesinde inanılmaz seviyede arttı. Beynimizin kabaca iki özelliği vardır; hayatta kalmak ve öğrenmek. Bugün biliyoruz ki travma mağdurları yeni bilgileri öğrenme ve öğrenmiş oldukları bilgileri hatırlama konusunda sorunlar yaşamaktadır. Bunun nedeni travma sonrası hayatta kalmak üzere örgütlenen beynin, öğrenen beyne baskın gelmesidir. Travma mağdurlarının beyni hayatta kalma derdindeyken öğrenme konusunda son derece başarısızdır. Şöyle düşünebiliriz; düşman dolu bir dünyada saldırının ne zaman ve nereden geleceğini bekleyip durduğunuz bir durumda yeni çıkan bir kitabı alıp keyifle okuyamazsınız. Okusanız da anlamakta zorlanırsınız. Çünkü hayatınız tehdit altında ve güvende değilsiniz. Var olma-yok olma mücadelesi verirken entelektüel faaliyetler önemini yitirir. Eğer bir duyguyu normal sınırlarının üzerinde yaşamaya başlarsanız sağlıklı düşünmeniz de zorlaşır. Travmaya da genellikle dehşet, donakalma, korku ve çaresizlik gibi duygular eşlik eder.
Yaşadığımız her olumsuz olaya travma diyebilir miyiz?
Yaşamış olduğumuz her olumsuz olayı travma olarak değerlendiremeyiz. Bütün canlılar kendilerini tehdit altında hissettiklerinde iki yola başvururlar: Savaşmak ya da kaçmak. Eğer söz konusu tehdit karşısında savaşacak kadar gücümüz varsa savaşırız. O gücü kendimizde bulamazsak kaçarız. Fakat savaşacak gücümüz yok ve kaçacak da zamanımız yoksa donup kalırız. Bir anlamda sistem kendi kendini kapatır. O an adeta bir ölü gibi hareketsiz bir şekilde yaşanan olaylara maruz kalırız. Hâlbuki tehdit esnasında ortaya çıkan büyük bir enerji vardır ve bu enerji kullanılmak zorundadır. İşte travma mağdurlarında bu enerji kullanılmadan kaldığı için uzun süreli problemlere de sebep olmaktadır. Örneğin açığa çıkan belirli stres hormonları travma geçtikten sonra da kişinin bünyesinde uzun süre kalmaya devam eder. Bu nedenledir ki olayı izleyen günlerde en küçük bir stres uyaranı bile kişinin aşırı stres tepkisi vermesine neden olur.
Travmanın yaşandığı yaş önemli midir?
Elbette önemlidir. Yaşanan travma ne kadar küçük yaşta olmuşsa etkisi o kadar büyüktür diyebiliriz. Özellikle küçük yaşlardan itibaren yaşanan kronik travmalar çok ağır patolojilere sebep olmaktadır. Bu konuya bir önceki röportajımızda değinmiştik fakat kısaca tekrar etmiş olalım. Olaylara değil bellekteki izlere bakacağız derken aslında şunu kastediyoruz; yaşanan olay ne şiddette yaşanırsa yaşansın kişi bu durumu travmatize olmadan atlatabilir. Zamanla yaşadığı olayın etkisinden kurtulabilir. Küçük yaşlarda maruz kalınan travmalar, kişinin ilerleyen yaşlarda yaşayacağı olumsuz yaşam deneyimleri karşısında travmatize olmasına da neden olabilir. Bildiğiniz gibi aynı olayı yaşayan tüm bireyler travma yaşamazlar. Bunun sebebini de geçmişte yaşanan olumlu yaşantılara ya da kronik travma yaşamamış olmasına bağlayabiliriz. Yani zemin sağlam ve her sarsıntıda ‘dehşet’ yaşanmıyor.
Travma üzerine çalışan bir psikolog olarak, travmaların toplumsal yaygınlığı, kültürel yapıyla ya da yaşam şartlarıyla ilişkisi üzerine neler söylemek istersiniz?
Travmanın olayla değil de zihinle ilgili olduğunu hesaba kattığımızda kültürel yapıyla ilgisinin çok önemli bir yer teşkil ettiğini görebiliriz. Bizim medeniyetimizin temel kodlarında bulunan birtakım hasletler, toplum olarak bizleri koruyucu bir işlev görmektedir. Örneğin ölüm ve ötesi konusundaki inançlarımız kayıp ve yas konusunda bizlere kabul ve dayanma gücü vermektedir. Günümüzde pandemi özelinde dünyaya baktığımızda farklı coğrafyalarda ve kültürlerde huzurevlerinde ölüme terk edilen yaşlılar bir tarafta gözlerimizin önüne serilirken diğer tarafta da -yani bizde- devlet yetkililerinin ağızlarından yaşlılarımızın tecrübesine bu ülkenin ne kadar çok ihtiyacı olduğu vurgulanmaktadır. Bizler, hayatımızdaki önemli ötekilerin gönüllerinde olduğumuzu bilmek isteriz. Dostlarımızın, çocuklarımızın ve torunlarımızın bizler için endişelendiklerini bilmek, bizleri mutlu ve daha da önemlisi dayanıklı kılar.
Bugün kişilerarası nörobiyolojik veriler ilişkinin ne kadar temel olduğunu gözler önüne seren pek çok bilgi içermektedir. Travmayı bir savaş-kaç tepkisinin ötesinde görmemizi sağlayan, kişilerarası ilişkilerin ne kadar önemli bir fonksiyon icra ettiğini gösteren teoriler, kültürel yapının önemini de zımnen vurgulamış sayılır. Hayatımızdaki önemli ötekilerle kurmuş olduğumuz derin ilişkiler sadece iyi hissetmemizi sağlamakla kalmaz aynı zamanda otonom sinir sistemi üzerinden iç organlarımız dâhil bütün fizyolojimizi düzenler. Bu nedenle kalıcı, samimi ve uzun süreli dostluklar bizleri psikolojik açıdan daha dayanıklı ve sağlıklı kılar. Dinî ve kültürel olarak büyüklerimize duyduğumuz hürmet ve sevgi nedeniyledir ki salgında risk gurubunda bulunan yaşlılarımız bu açıdan bakıldığında daha avantajlıdır diyebiliriz. Çünkü onlar biliyorlar ki kendileri sevdiklerinin gönüllerinde. Aksi durumda, yaşanan travmalar kişinin protein üretimini güçleştirir. Proteinler ise bağışıklık sisteminin temel yapı taşlarıdır. Dolayısıyla yaşanan travmalar bizleri birtakım fizyolojik rahatsızlıklara karşı da savunmasız kılabilmektedir. Hele de günümüzde pandemi konusunda bağışıklık sisteminin önemini daha iyi idrak ettiğimiz bu dönemde, iyileştirici ilişkinin gücünü daha iyi kavramış oluruz diye düşünüyorum. Dolayısıyla diğergâmlık, infak ve dayanışmanın temel olduğu dinî ve kültürel değerlerimizin bu anlamda koruyucu bir işlevi olduğu muhakkaktır.
Travma mağdurları ne zaman yardım almalıdır?
Travma yaşayan herkes mutlaka yardım almak zorunda değildir. Tıpkı vücuttaki yaraların kendiliğinden kabuk bağlaması ve iyileşmesi gibi psikolojik travmalar da kendiliğinden iyileşebilir. Psikolojik yapımız bize böyle bir yardımda bulunuyor. Dolayısıyla kişi, yaşadığı travmanın etkilerinden yardım almadan kurtulabilir. Fakat kişide, yaşamış olduğu olumsuz yaşam deneyiminden 1 ay sonra da şu belirtiler bulunuyorsa yardım alması gerekir diyebiliriz:
Olayla ilgili anılar sık tekrarlanıyorsa,
Sık kabuslar görülüyorsa,
Kimi zaman olumsuz yaşam deneyimi yeniden oluyormuş gibi hissediyor veya davranıyorsa,
Olayı çağrıştıran, hatırlatan her şeye karşı aşırı duyarlılık ve tepki gösteriyorsa,
Olayın önemli bir bölümünü unutmuşsa,
İnsanlardan uzaklaşıyor ve pek çok şeyde ilgi azalması varsa,
Kimi zaman kendisini ve çevresini tuhaf algılıyorsa yardım alması gerekir.
Travma yaşamış birisi, yaşadığı bu travmadan tamamen kurtulabilir mi?
Terapiler bunun için var. Kişi yaşamış olduğu travmanın travmatik etkilerinden tamamen kurtulabilir. Sohbetimizin başında da belirttiğim gibi bizim başımızdan hayatımız boyunca pek çok olumsuz yaşam deneyimi geçmiştir ve bundan kaçış da yoktur. Hayat böyledir, sürekli mutlu ve huzurlu olabileceğimiz bir dünyada yaşamıyoruz. Önemli olan, yaşadıklarımızı geride bırakabilmektir. Dolayısıyla travmatik anının da tıpkı diğer anılar gibi olmasını yani geçmişte kalmasını sağladığımızda travmadan tamamen kurtulmuş oluruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.