Ana sayfa - Arşiv - Tıbb-ı Nebevî – Kur’an’da ve Hadislerde Tıp Bilgileri / Prof. Dr. İlhan Yıldız

Tıbb-ı Nebevî – Kur’an’da ve Hadislerde Tıp Bilgileri / Prof. Dr. İlhan Yıldız

38-tibbi-nevebiTıbb-ı Nebevî ne demektir? Bu deyimden ne anlamalıyız?
Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki, Türkiye’de “Tıbb-ı Nebevî” deyimini duyan ve bilen kişilerin sayısı oldukça düşük. Dolayısıyla Tıbb-ı Nebevî deyiminin anlamı da bilinmiyor. Bu kavramın öncelikle bir tanımı yapılmalı. Tıbb-ı Nebevî; Kur’ân-ı Kerim ayetleri ve Hz. Muhammed (sav)’in hadislerinden, yaşayışından ve yapılmasına izin verdiği hususlardan kaynaklanan tıpla ilgili tavsiye ve uygulamalarıdır.
Daha da ilginç olan husus, bu konudan bahseden metinlerde deyimin “tıbbuNebevî”, “tıbb-i Nebevî” vb. gibi yanlış şekillerde kullanılıyor olması. Kanaatimizce bu deyim Türkçede “Tıbb-ı Nebevî” şeklinde kullanılmalı.
Özetle ifade etmek gerekirse Tıbb-ı Nebevî; Hz. Peygamber (sav)’in sağlık ve tıpla ilgili verdiği bilgi ve tavsiyelerdir. Kur’ân’da birçok bilim dalı ile ilgili ayetlere rastlamak mümkün. Bunlardan birisi de insan sağlığı ile ilgili olan tıbbî ayetlerdir. Bu ayetleri destekleyen birçok hadis de var. Bu ayet ve hadisleri üç farklı kategoride değerlendirmek mümkün:
1. Genel tababet konuları
2. Koruyucu hekimlik
3. Tedavi şekilleri

Bu konudaki hadislerin öneminden bahseder misiniz?
Tıbb-ı Nebevî denince akla genelde hadisler geliyor, ancak konu ile ilgili Nahl suresi 68-69. ayetleri başta olmak üzere birçok ayet de bulunmaktadır. Demek ki Tıbb-ı Nebevî sadece hadisler değil aynı zamanda Kur’an tarafından da desteklenmiştir. Tıp ve sağlık konusunda İslam dünyasında ortaya çıkan bu hassasiyeti hangi ayet ve hadislerin sağladığı merak edilebilir. Bu ayet ve hadisleri genel tababet, koruyucu hekimlik ve tedavi şekilleri üst başlığı altında üç şekilde kategorize edebiliriz:
A. Genel tababete dair ayet ve hadisler:
1) “Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz…” (İsra, 17/82)
2) “Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa sebep olacağı zararı öder.” (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16)
3) Sad İbni Vakkas hastalanmış, Hz. Peygamber (sav) ziyaretine gitmiş. Sad’ı evinde hasta yatar görünce “Haris bin Kelde’yi çağırın, o iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin.” buyurmuşlar. (Ebu Davud, Tıb 12)
B. Koruyucu hekimliğe dair ayet ve hadisler
1) Hayız halinde iken kadınlara yaklaşılmaması (Bakara, 2/222)
2) “Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız.” (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)
3) “Cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaçınız.” (Buhari, Merda 19; A. bin Hanbel, Müsned, 2/443)
4) “Size ne oluyor ki dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız.” (A. b. Hanbel, Müsned 1/214)
5) Çocukların 2 yıl emzirilmesi (Bakara, 2/233; Kasas, 28/12)
6) “Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz.” (Taberanî)
7) İhtiyarlıkta gebe kalınamayacağı (Zâriyât, 51/29)
8) “İnsanoğlu midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna belini doğrultacak birkaç lokma kâfidir. Mutlaka yemesi gerekirse midesinin üçte birini yemeye, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes alıp vermeye (havaya) bırakmalıdır.” (Tirmizi, Kitabu’z-Zühd, Hadis No: 2380)
C.Tedavi konusunda ayet ve hadisler:
1. “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbin’in sana yayılman için belirlediği yolları tut!’ Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır.” (Nahl, 16/68-69)
2) “İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler.” (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476)
3) “Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sav) “Sabur ile tedavi et” buyurdu.” (Müslim, Hac 89, 90)
4) Çörek otu ölümden başka her derde devadır. (Buhari, Tıb 7)
5) Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. (Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246)
6) “Peygamber Efendimiz (sav) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti.” (Müslim, Selam 71)

Peki, Tıbb-ı Nebevî ile ilgili hadisler konusunda neler söyleyebiliriz?
Tıbb-ı Nebevî ile ilgili hadislere baktığımızda, yukarıda da ifade edildiği gibi bunların genel tababet konuları, koruyucu hekimlik ve tedavi şekilleri ile ilgili olduğunu görmekteyiz.
O dönemin tıp anlayışı ile karşılaştırıldığında Hz. Peygamber ile birlikte yeni bir tıp anlayışının doğduğunu söylemek zor olmasa gerektir.

Hz. Peygamber (sav)’in Tıbb-ı Nebevî ile ilgili yaptığı yeni diyebileceğimiz şey nedir?
Hz. Peygamber (sav), tıp konusunda hem İslam dünyası hem de insanlık için zihin ve ufuk açıcı devrim etkisi yapmıştır.

Öncelikle hurafe ve batıl inanış kabilinden tedavi şekillerini açıkça reddeden Efendimiz, onların yerine bugünkü modern tıbbın bile tasvip ettiği birtakım ilkeler getirmiştir. Bunlar nelerdir?
– Her hastalığın bir ilacı var.
– Bu ilaçlar denenerek bulunabilir.
– Eğer doğru ilaç bulunursa hasta tedavi edilebilir.
Ebu’d Derda (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın.” (Ebu Dâvud, Tıbb 11, 3874)
Diğer taraftan Tıbb-ı Nebevî ile ilgili hadislerin kıymet-i harbiyesi olmasaydı sahabe bunlara uymazdı. Halbuki sahabe tıp konusundaki hadislere harfiyen uymuştur.
Örneğin, Suriye’ye gelen Hz. Ömer, burada veba salgını olduğunu öğrenince geri dönmek istemişti. Geri dönme kararı aldığı için Hz. Ebu Ubeyde Hz. Ömer’e itiraz etti ve “Allah’ın takdirinden mi kaçıyorsun?” diye sordu. Bu soruya Hz. Ömer “Evet, ben Allah’ın bir takdirinden diğer takdirine kaçıyorum.” dedi. Zira Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu biliyorum: “Bir yerde veba hastalığını işitirseniz oraya gitmeyiniz. Bir yerde de veba hastalığı çıkar da siz orada bulunursanız vebadan kaçarak oradan çıkmayınız.”

Şimdi şunu sormak lazım. Bu uygulama “karantina” değil midir? 21. yüzyılda yaşayan hangi doktor bu ilkeye karşı çıkar?
Hz. Peygamber’in Tıbb-ı Nebevî ile ilgili hadislerinin vahiy ile ilgisini kendi ifadelerinden de anlıyoruz. Ebu Said Hudri (ra)’den: Hz. Peygamber(sav)’e bir kişi geldi “Ya Resûlallah, kardeşimin karnı ağrıyor (ishal olmuş)” dedi. Resûl-i Ekrem (sav): “Bal (şerbeti) içir.” buyurdu. Sonra bu adam ikinci bir defa Resûl-i Ekrem’e geldi ve kardeşinin hastalığının geçmediğini söyledi. Resûlullah (sav) yine “Bal şerbeti içir.” buyurdu. Sonra üçüncü bir defa daha geldi. Resûl-i Ekrem (sav) yine “Bal şerbeti içiriniz.” buyurdu.
Sonra bu adam bir daha geldi. “Bal şerbeti içirdim, fakat ishali ve ağrısı geçmedi, bilakis arttı.” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav): “Allah sözünde doğrudur. Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi, yine bal şerbeti içir.” buyurdu. Dördüncü defa içirdi de hastalıktan kurtuldu. (Sünen-i Tirmizî, Cild 3, Hadis No: 2164)
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Hz. Peygamber, Müslümanlar için sadece dini konularda değil dünyevi konularda da en güzel örnektir. O, döneminin sağlık ile ilgili bilgilerini hurafe ve batıl inanışlardan soyutlayarak modern tıbbın temellerinin atıldığı bir düzleme taşımıştır. Kendisi hekimlere tedavi olmuş, tedavi şekilleri ve ilaçlar konusunda Müslümanlara nasihatlerde bulunmuştur. Sahabe de dini konularda olduğu gibi tıbbî konularda da Efendimiz’i örnek almış, söylediklerini harfiyen uygulamıştır.

Tıbb-ı Nebevî ile modern uygulamalar arasında ortak alanlar, hatta bu uygulamaları aşan alanlar var mıdır? Sınırlar var mıdır?
Tıbb-ı Nebevî ile ilgili ayet ve hadisler, modern tıbbî bulgularla örtüşmekle birlikte, o dönemin yanlış tababet anlayış ve yaklaşımlarını da ortadan kaldırmaya yönelmiştir.
Zira diğer toplumlarda olduğu gibi Araplar da tababet konusunda birçok hurafe ve batıl inanışa sahiptiler. Bazı örnekler verelim:
– Beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlardı.
-Yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehri vücutta yayılmasın diye uyutmazlar, üstüne başına ziller takarlardı.
-Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi.
-Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlardı,
-Şaşılığı, değirmen taşına baktırarak tedavi ederlerdi.
-Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlardı.
-Hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı.
İslam öncesi dönemde tababet alanında görülen bu hurafe ve batıl inanışlara Efendimiz (sav) adeta savaş açmıştır. Hastalık durumunda hekim/doktor aranması, sadece hekim/doktora gidilmesi ve tedavi olunmasını tavsiye ederek tıp ilminin doğup gelişmesine önayak olmuştur.
Hz. Peygamber (sav)’in tababet ile ilgili hadislerine büyük ihtimam gösterilerek Kütüb-i Sitte olarak bilinen 6 hadis kitabında Tıbb-ı Nebevî için ayrı baplar açılmış, Buhari “Kitabu’t-tıb” ve “Kitabu’l-merda” başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud “Kitabu’t-tıb” diye bir bölüm ayırmış, aynı şekilde Tirmizi, İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet bin Hanbel ve İmam Malik de eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermiştir.
Daha sonra bir bilim alanı olarak tıp doğmuş ve “Tıbb-ı Nebevî” adını taşıyan eserler yazılmaya başlanmıştır. Hatta “Tıbb-ı Nebevî” kitabı yazma geleneği oluşmuştur diyebiliriz. İlk Tıbb-ı Nebevî H.120. yılında yaşamış olan Abdulmelik b. Habib tarafından yazılmıştır. Bunu, daha sonra yazılan İbni Nuaym’ın “Tıbb-ı Nebevî” adlı eseri takip etmiştir.
Bunların dışında aynı adı taşıyan birçok eserin kaleme alındığını görmekteyiz. Örneğin, Brokelman ve Kâtip Çelebi 10’dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevî kitabının olduğundan bahseder. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebevîler mevcuttur.
Sadece İstanbul kütüphanelerinde 20’nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevî kitabı var. Osmanlı döneminde son yazılan Tıbb-ı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey’e (1896) ait. Cumhuriyet döneminde ise bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslam Enstitüsü’nde bir doktora tezi yapılmış.
Bütün bu çalışmalar sonunda İslam dünyasında tıp alanında devrim niteliğinde gelişmeler olmuş. Örneğin, Avrupa’da tıp okullarında 1000 yıl boyunca okutulan İbni Sina’nın “Kanun fi’t-Tıp” adlı kitabı ortaya çıkmış. Bu eser, orta çağda bütün dünyaya ışık tutan İslam tıbbı için zemin hazırlamıştır. Nitekim gerçek anlamda;
-İlk hastane İslam dünyasında inşa edilmiştir.
-İlk tıp eğitimi İslam dünyasında verilmiştir.
-İlk ciddi ameliyat İslam dünyasında el-Zahravi tarafından yapılmıştır.
-İlk cerrahi aletler el-Zahravi’ye yani Müslümanlara ait. Hatta el-Zahravi bu nedenle “cerrahinin babası” sayılmıştır.
-İlk aşı İslam dünyasında geliştirilmiştir.
-İlk anatomi bilgisi Müslümanlar tarafından verilmiştir.
-Daha önemlisi hayvan bağırsağından ilk ilaç kapsülünü Müslümanlar yapmıştır.
Tıbb-ı Nebevî’nin en önemli ve belki de modern tıptan üstün özelliği, kimyasal maddelerin karışımı ile elde edilen ilaçlara, basit ve tabiatta bulunan doğal ürünlerin tercih edilmesidir. Bu nedenle Tıbb-ı Nebevî’nin şifalı bitkilere, doğal yiyeceklere, sebze ve meyvelere dayalı tıbbı destekleyici ve hatta tamamlayıcı bir özellik taşıdığı söylenebilir.
Bu yüzden kimyasal maddelerden oluşan ilaçları Amerika ve Avrupa’da satamayan, yavaş yavaş bu ülkeleri terk etmeye başlayan, bu yüzden de Türkiye’yi “ilaç cenneti” olarak gören firmaların baskısından kurtulmamız gerekiyor.
Tıbb-ı Nebevî’nin “alternatif tıp” olarak algılanması söz konusu mudur? Bu bir yanlış anlama mıdır? Tıbb-ı Nebevî sağlık alanında alternatif olabilir mi? Hastalığına şifa derdine deva arayanların çare olarak gördükleri bir alana dönüşebilir mi?
Bir kere şunun altını çizmemiz gerekiyor: Tıbb-ı Nebevî’nin alternatif tıp olarak değil de destekleyici ve tamamlayıcı tıp olarak değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Zira tıp bir bütündür. Tıbb-ı Nebevî, günümüz modern tıbbı ile birlikte bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse Tıbb-ı Nebevî alternatif değil, daha çok tamamlayıcı ve destekleyici özellikler taşımaktadır.
Bir taraftan da alternatif tıp denince Batı ülkelerinde ilk olarak Çin tıbbının (Chinese Medicine) anıldığı herkesin malumu. Bu bağlamda Batı üniversitelerinde bölümler, enstitüler ve araştırma merkezleri kurulmuş durumda.
Peki! Tıbb-ı Nebevî ile ilgili bir hareketlilik var mı? İran, Suudi Arabistan ve Mısır’da “Tıbb-ı Nebevî Enstitüleri”nin kurulduğunu duyarak biraz ümitleniyoruz. Bu enstitülerin kamuoyuna duyurulacak olgunlukta bir çalışmaları henüz olmadı. Ancak yine de özveri ve cesaretlerinden dolayı bu enstitüleri kuranları tebrik etmek gerekiyor.
Ne yazık ki toplum olarak kendi yaptıklarını hep küçümseyen mütevazı bir yaklaşıma sahibiz. Bu yüzden Tıbb-ı Nebevî denince İbni Haldun’da görüldüğü gibi “umuru’d-dünya” kavramını kullanarak bu birikimin Hz. Muhammed (sav)’den ziyade Araplara ait olduğunu düşünürüz. Bilindiği gibi Resulullah hurma ağaçlarının aşılanmamasını istemiş ve o yıl hurma ağaçları meyve vermemişti, ertesi yıl “Dünya işlerinizi (umuru’d-dünya) siz daha iyi bilirsiniz…” diyerek önceki görüşünde ısrar etmemişti. İşte tam da bu hadisi kullanarak “Tıbb-ı Nebevî”nin de umuru’d-dünya sayılması gerektiğini savunanlar var. Veyahut da “Tıbb-ı Nebevî”nin sadece “koruyucu hekimlik” alanıyla ilgili birtakım tavsiyeleri içerdiğini söyleyerek genel tıp ve tedavi şekilleri ile ilgili muhtevayı görmezden gelmek isteyenler var.
Şimdi! Şunu sormak lazım:
– Kur’an’da hastalık ve şifadan bahseden ayetler neden var? Kütüb-i Sitte ve Kütüb-i Tis’a olarak bilinen hadis kitaplarında Tıbb-ı Nebevî için ayrı baplar neden açıldı?
– İbni Kayyım el-Cevziyye’nin kaleme aldığı iki ciltlik eseri başta olmak üzere “Tıbb-ı Nebevî” adını taşıyan yüzlerce eser neden yazıldı?
– İbni Sina’nın Kanun fi’t-Tıp adlı eseri nasıl yazıldı? Binlerce yıl bu kitap Avrupa’daki tıp okullarında neden okutuldu?
– İlk hastaneyi kuran, ilk tıp fakültesini eğitim kurumlarına katan, ilk ciddi ameliyatı yapan, ilk cerrahi aletlerini icat eden, ilk aşıyı geliştiren, hayvan bağırsağı ile ilk ilacı bulan Müslümanlar değil miydi?
Bütün bunlarla Çin tıbbı alanında yapılanlar mukayese bile edilemezken Tıbb-ı Nebevî alanında çalışmalar yapan bir Tıbb-ı Nebevî Enstitüsü Türkiye’de hala neden yok. Bunun yapılmasını kim engelliyor? Binlerce ciltlik eserler neden incelenemiyor? İbni Sina’nın “Kanun fi’t-Tıp” kitabı neden hala Türkçeye çevrilemiyor?
Türkiye’de Tıbb-ı Nebevî enstitüsünün kurulmaması için hiçbir neden yok. Bu alanda modern tıbbın ve tıpçılarının kibrini, ilahiyatçıların pısırıklığının nedenini anlayabilmiş değilim.

Tıbb-ı Nebevî sadece koruyucu tıp mıdır? Koruyucu hekimlik ya da tedavi konularında genel ya da özel yaklaşımlar nasıldır?
“Tıbb-ı Nebevî koruyucu tıptan ibarettir.” şeklinde birtakım yaklaşımlar olduğu bilinmektedir. Bu görüşe göre Tıbb-ı Nebevî’de sağlığın korunması için tedbir alınması yani koruyucu hekimlik, beslenme ile ilgili bilgi ve tavsiyelerden ibarettir. Eğer bunların uygulanmasına rağmen hastalık olur veya ilerlerse o zaman uygulamalı tıbbın devreye girmesi gerektiği mesajı verilmiştir. Ancak koruyucu hekimlik son derece merkezi bir önem arz etmesine rağmen Tıbb-ı Nebevî geleneğinde genel tababet bilgileri ile birlikte tedavi şekillerinden de söz edilmektedir. Bu nedenle Tıbb-ı Nebevî mevzubahis olduğunda sadece koruyucu hekimlikten bahsedelim demek indirgemeci bir yaklaşım içinde olmaktır.
Tıbb-ı Nebevî’de koruyucu hekimlik dendiğinde aklımıza ilk olarak 3 şey gelmektedir:
1. Hijyen (Temizlik)
2. Perhiz
3. Karantina
Burada özellikle vurgulamak istiyorum ki koruyucu hekimlik ile ilgili Tıbb-ı Nebevî kitaplarında geçen diğer bir konu da “karantina”dır.
Hz. Peygamber (sav) bulaşıcı hastalığı olan kimseye yaklaşmamayı emrettiği gibi, bulaşıcı hastalığa tutulan kimsenin de bulunduğu yerden ayrılmamasını istemiş ve bulaşıcı hastalığa neden olan zararlı hayvanlarla mücadele edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Konuyla ilgili iki örnek verelim:
a) Cüzzam: Cüzzam hastalığı Hz. Peygamber (sav) döneminde herkesin korkulu rüyası haline gelmişti. Bulaşması güç bir hastalık olmasına rağmen Hz. Peygamber (sav) cüzzamlıdan kaçmayı ve cüzzamlı kimsenin de sağlıklı insanların arasına girmemesi gerektiğini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın.” (Buhari, et-Tıb, B.19; Ahmed b. Hanbel, II, 443)
Kendisini ziyarete gelen Sakif heyetinde cüzzamlı bir kimse olduğunu öğrenen Hz. Peygamber (sav) ona haber göndererek şöyle buyurmuştur: “Biz seninle bey’atleştik, artık sen geri dönebilirsin.” (Müslim, es-Selam, had. 126; İbni Mace, et-Tıb, B.44)
b) Veba: Hz. Peygamber (sav) döneminin amansız hastalıklarından birisi de vebaydı. Vebadan korunma konusunda Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır:
“Bir yerde vebanın bulunduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba hastalığı varsa oradan da ayrılmayınız.” (Buhari, et-Tıb, B.168; Müslim, es-Selam, bad.130)
Böylece Hz. Peygamber (sav), o dönemde hiç duyulmamış karantina yöntemini uygulamaya başlamış ve koruyucu hekimlik konusunda çağları aşan bir hamle yapmıştır.
Hz. Peygamber (sav), bir taraftan hastalık bulaştıktan sonra ne gibi tedbirler alınacağını açıklarken, diğer taraftan da hastalığı yayan ve zararlı oldukları bilinen hayvanlarla mücadele edilmesini emretmiştir:
“Yeryüzünde yaşayan zararlı beş çeşit hayvanı öldürene hiçbir günah yoktur. Onlar şunlardır: Akrep, karga, çaylak, fare ve kuduz köpek.” (Buhari, bed’ul-halk, B.16)

3 yorum

  1. Selamun aleykum
    hocamızı yapmıs oldugu hızmetlerden dolayı tebrik ediyorum .Kendısıne selam vermek isteriz eger musaıt ise tesekkur eder hurmetlerimizi sunarız.

  2. Allah razı olsun çok güzel hazırlanmış.sunum ödevim için çok araştırma yaptım en iyi anlatılan bu olmuş. Hayırla kalın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.