Ana sayfa - Arşiv - Tarih Bilinci ve Tarihi Romanlar / Roman Yazarı Okay Tiryakioğlu

Tarih Bilinci ve Tarihi Romanlar / Roman Yazarı Okay Tiryakioğlu

Sizi, Karanlığın Çağrısı ve Gölgeler gibi farklı türdeki kitaplardan sonra tarihi roman yazmaya iten ne oldu?

Beyazıt Kütüphanesine gittim. Gazi Osman Paşa’yı araştırıyorum. Orası da Türkiye’nin en büyük kütüphanesi. Yüz binlerce kitap var. Çıkara çıkara 6-7 tane kitap çıkardık. Bu şaka mı dedim. Gazi Osman Paşa denince herkes bilir. Ansiklopedilerde üçer paragraf geçen bir konuymuş meğer. Kendi kendime bu nasıl olur dedim. İlk kitabım bu oldu. Kumandan ismiyle çıktı. Sonra da Gazi Osman Paşa olarak ismini değiştirdik.

Tarihi roman yazanlarda ne gibi saikler olmalı? Tarihi sorumluluk bilinciyle mi yazılmalı, edebi zevk için mi? Siz de “Kendimde tarihçi sorumluluğu görüyorum.” diyorsunuz. Tarihi romanla tarih araştırması arasındaki fark nedir?

Edebiyat eseri mutlaka ve mutlaka keyif ve mutluluk vermelidir. Hiçbir roman, öğrenmek niyetiyle alıp okunmaz. Doğru da olmaz. Ama iyi bir edebî eser şöyle bir sorumluluk taşır: Anlamamızı sağlamak. Yargılamamızı sağlamak değil. Bunun için ne yapar? Gerçeği zenginleştirir, yeni karakterler koyar ve okuyucu yeni karakterleri ruhunda içselleştirir. Olay örgüsü, bu yeni karakterler ve gerçekten çok sapmayan olaylarla birlikte okuyucunun zihninde de yer eder. Böylece farkında olmadan öğrenme dediğimiz, o daha etkin öğrenme sağlanmış olur. Öğrenmek için roman okumak doğru bir şey değil. Keyif almak için roman okunur. Romanı kategorize etmemek lazım. Bu tarihi romandır, bu modern romandır gibi kategorize etmemek lazım. Edebî metinlerin hepsinde hedef keyif almaktır. Roman, duygu dünyasını harekete geçirecek şeyler içerir. Bir de tarihî romanda yazarın doğru ve tarafsız olduğuna emin olmalısınız.

Ülkemizdeki tarih şuuruyla yabancı ülkelerdeki tarih şuuru arasında ne gibi farklar var?

Halil İnalcık Hoca diyor ki; Osmanlı tarihi kadar yanlış anlatılan, Osmanlı tarihi kadar yanlış anlaşılan bir tarih görmedim. Bazı insanların bilinçaltı “Osmanlı din yüzünden geri kaldı. Padişahlar insanlara kulluk ettirdi.” seviyesinde. Ama son dönemde bu konuda doğru ve tarafsız araştırma yapan bazı insanlar sayesinde, bu algı kırıldı. Tabiri caizse kimse gık diyemedi. Çok yetkin insanlar bunları söyleyince susmak zorunda kaldılar. Eskiden bunlar söylenemezdi; sustururlardı hemen. En azından Fatih ve Kanuni açısından o hava dağıldı.

Peki, Dördüncü Murad hakkında o hava dağıldı mı?

O konuda kaynak da az. Bir de hep insanlar yükseliş yıllarında kalmak istiyor. İnsanların ilgisini çekmiyor. Biraz daha sıkıcı buluyorlar; belki biraz daha kederli buluyorlar ama mutlak imparator, mutlak sultan vasfını taşıyan son sultan Dördüncü Murad Han. Tekrar o eski merkezî idareyi, eski Osmanlı’yı merkezî bir şekilde teşekkül ettiriyor. Anadolu’ya giriyor mesela. Kanuni’den beri Anadolu’ya hiçbir sultan girmemiş. Aradan en az iki yüz iki yüz elli yıl geçmiş. Celali isyanları ortalığı yakıp yıkıyor. Niye Anadolu’ya girmiyorlar? Padişahlar, Sarı Selim’le birlikte sefere gitmemeye başlamışlar, saraydalar artık. Bürokratik işlerle uğraşmaya başlıyorlar. Buna Max Weber “karizmanın rutinleşmesi” adını veriyor. Bu bütün büyük devletlerde var, sadece Osmanlı’ya has değil. İmparatorluklar doğal sınırlarına geldikten sonra artık genleşemiyor. Bu doğal bir süreç. Dördüncü Murad o dönemin insanı fakat çok travmatik olaylar yaşıyor. Birincisi ağabeyi Genç Osman’ın uğradığı korkunç muameleyi gözleriyle görüyor. O zaman daha çocuk. At meydanında taşlanmasını, öldürülüşünü görüyor. Tabi önceden sarayda öldürülen padişahlar vs. olmuş ama bizde daha önceden böyle bir şey vaki değil. Padişahlığının ilk yıllarında haremin önünde Hafız Ahmed Paşa’nın şehit edilmesini gözleriyle görüyor. Hafız Ahmed Paşa, padişahım sen çok yaşa diyor. Kaftanını çıkarıyor, ben senin yoluna kurban olurum, şehit edilmeyi tercih ederim diyor; çıplak yumruklarıyla yeniçerilerin arasına girip birkaç tanesinin çenesini indiriyor, sonra sultanın gözünün önünde şehit oluyor. Bunlara tanık olmuş padişah. Anadolu zaten yanıyor. Celali isyanları var ve aslında imparatorluk dağılmak üzere. Demir yumruğunu vuruyor masaya. Bu şekilde davranmasa imparatorluk iki yüz yıl önceden yıkılacak. Bu adamların anlayacağı dil budur.

Romanlarınızda hep Fatih gibi, Selahattin Eyyubi gibi örnek şahsiyetlerden bahsediyorsunuz. Bu insanlar, kültürel olarak nasıl bir ortamda yetişti?

Tabi her milletin kahramanları var ama Osmanlı padişahları İslam’ın Kılıcı olma vasfını hiç bırakmadılar. Hepsinin başında Gazi unvanı vardır. Bunun yanı sıra, mesela Fatih Sultan Mehmet iki kültürlüdür. Bugün iki kültürlü olmanın dünyadaki çok nadir örneklerinden biridir. Çağlar açmasının sebebi iki kültürlü olmasıdır. Taassup yok. Çok geniş bakıyorlar. Bu insanlar Batılılarla iç içe yaşıyorlar. Mahalle mahalle karışmışlar. İstanbul’un ilk nüfusuna bakın, Fatih İstanbul’daki Müslüman nüfusu artırmak için zorunlu göçlere tabi tutuyor. İnsanlar ilk başta gelmek istemiyorlar. Fatih bir kanunname yayınlıyor, ferman yayınlıyor ve diyor ki: “İstanbul’a ilk gelenlerin oturdukları mülkler onlarındır, onlardan hiçbir şey istemeyeceğim.” Adam tarlasını bırakıp burada Bizans sarayına yerleşiyor. Şehirde ticaret yok. Şehirde fetih sonrasında şehir hayatını yönlendirecek hiçbir şey kalmamış. Şehir dediğin küçücük bir yer zaten. Ondan sonra hepsi geri dönüyorlar. Devletin baskısına rağmen kaçıyorlar, firar ediyorlar. Sonra Fatih Bedesten’i kurduruyor, bugünkü Kapalıçarşı’nın yerinde ilk bedestenin temeli atılıyor. 1459’da da bütün paşaları topluyor ve diyor ki: “Bu şehrin Müslüman bir biçimde hayata geçmesi lazım.” Sonra hepsi külliye kuruyorlar. Müslüman şehri nasıl kurulur? Önce camiyi kuruyorsun; sonra etrafına hamamını, kütüphanesini, hastanesini, aşhanesini kuruyorsun.

Avrupa medeniyet olarak bizden çok daha sonra ortaya çıkmıyor mu?

Kilise, Theodosius döneminde büyük put kırıcılık denen intikam hareketi başlattı. Anadolu’da toprak altından kafası kırık putlar çıkar. Bu kafatasları toprak altında kırılmamışlar aslında. Hristiyanlar, bütün tapınakları yıkıyorlar, heykelleri kırıyorlar… Bunları yaparken o zamana kadar gelen ilim de ortadan kaybolmuş; bütün kitaplar yakılmış. Hristiyanlar antik döneme dair hiçbir şey bırakmamış. Bunlara daha sonra Müslümanlar sahip çıkıyor. Harun Reşid zamanıyla birlikte Daru’l-Hikme kuruluyor ve orada çeviri faaliyetleri başlıyor. Büyük İslam âlimleri Bağdat’tan yetişmeye başlıyor. Büyük bir medeniyet doğmaya başlıyor. Mesela Roma hamamlarını hepimiz biliriz. Theodosius’tan sonra öyle bir bağnazlık yerleşiyor ki yıkanmamaya başlıyor insanlar. Parfüm sanayisi böyle gelişmiş. Böyle bir bağnazlık var. Sonra tedaviyi dahi bırakıyorlar; tedavi olmak rıza göstermemek olur diyorlar. Mesela Batı’da bir yer fethedildiği zaman padişah girmiyor, otağında oturuyor. Padişah girmeden önce şehir 15 gün yıkanıyor. Patrick Süskind’in Koku diye romanı var bu konuda. Yani Hristiyanlık o kadar yıldırıcı, baskıcı bir hal alıyor ki.

Romanlarınızda Karatuğlar gibi istihbarat örgütleri var. Tarihimizde gerçekten böyle bir yapı var mı?

Her zamanda vardı. Tabi o zamanlar isim koyulmazdı. Devleti ayakta tutan bir numaralı kurum. O zamanlar ticaret kervanlarıyla sızma gerçekleşirdi. Hepsi iyi eğitimli ve birkaç dil bilenlerden olurdu. Günümüzdeki istihbaratçılar gibi. Abdülhamit Han zamanında istihbaratçılık çok gelişti. Gizli polis hafiye teşkilatını oluşturdu. Onların da her birini bir diğerine takip ettirdi. Üç arkadaşız. Üçümüz de hafiyeyiz ve üçümüz de birbirimizi takip ediyoruz ama bilmiyoruz. Devleti böyle idare etti, çünkü çok yalnızdı. Bu bir karakter meselesi aynı zamanda. Bu arada küçük bir anekdot anlatayım. İkinci Abdülhamit Han polisiye romanları da çok seviyor. Mesela Sherlock Holmes. Yazarı 1912’de karakteri öldürünce bütün dünya isyan ediyor, gösteriler düzenleniyor. Yazarı da sıkıldım artık yeter diyor ama baskılar sonucu tekrar diriltiyor karakteri. İlk baskı İngiltere’de çıkıyor ve bu ilk baskıları taşıyan gemi limana yanaşınca öyle bir izdiham olmuş ki; korkuluklar kırılıyor, üç beş kişi suya düşüyor, boğuluyor ve ölüyor limanda.

Osmanlı bu gibi edebî, sanatsal, bilimsel vs. faaliyetlerde çok geç kaldığı için mi yıkıldı sizce?

Bunların hepsinin ana temeli ekonomiye bakıyor. Bu eleştirileri yapanlar duygusal bakıyorlar. Osmanlı’nın iki temel kapital kaynağı var. Birincisi ipek. İkincisi baharat. En iyisi ipek ama Çin 1360’larda kendi içine kapandıktan sonra Çin’den ipek gelmemeye başladı. İkinci ana ekonomi de baharat. Baharat sadece yemeklere konulmuyor. Ecza yapımında kullanılıyor. O da Hindistan’dan geliyor. Hindistan’dan Halep’e, oradan da Anadolu’ya geliyor. İkinci yol da Cidde limanına iniyor. Cidde’ den İskenderiye’ye geliyor, oradan da teknelerle Avrupa’ya dağılıyor. Bu iki yol da Osmanlı üzerinden geçtiği için Osmanlı’nın müthiş bir geliri var. 1488’de Bartolomeu Dias Güney Afrika’ya gitti. Fırtınalı bir havada geldiği için buradan geçilemez deyip geri dönüyor. İspanya Kralı da moralini bozma diyor. Onun için Ümit Burnu adını almış. On yıl sonra Vasco da Gama geçti orayı. Yani Avrupa’nın Hint Okyanusu’na Atlantik üzerinden intikali, Osmanlı’yı büyük sıkıntı içine soktu. Büyük gelirler elde etmeye başladılar. Güney Amerika’daki keşifleri, Meksika’daki gümüş madenleri, İnka altınları… Avrupa muazzam bir zenginlik sahibi olmaya başladı. Allah korkuları yok; insanları Afrika’da tavuk kümeslerinde, köle plantasyonlarında çalışmaları için Güney Amerika’ya gönderiyorlar.

Bu ekonomik gerileme, otomatik olarak askeri gerilemeye getirdi bizi. At üzerinden hafif ateşlenen tüfekler yaptılar. Avrupa bir haftada köylü ordusu kurdu. Askerlik normalde asil işidir. Tüfek kullanmayı bir haftada öğrenirsin ama kılıç kalkan kullanmada ustalaşman on beş yirmi yılı dahi bulur. Avrupa Descartes’tan itibaren müthiş bir zihni değişim geçirdi. Bilim sahasına özgürlük getirdi. İlk büyük bilimsel gelişmeler metalürjidedir. Sen topla, balyemezle on atış yapıyorsun ve bir saat bekletmek zorundasın. Çünkü bekletmezsen patlar ve yarılır. Onlarsa bir top yaptı; bütün gün ateş edebiliyor. Bunu elden bir kaçırdık, bir daha da yakalayamadık. At üstünde ateşlenen tüfek yaptılar. Tüfekler o zaman arkebüz gibi ağır, ayak açıyorsun, bir saat tavlasına barutu koyuyorsun, fitille ateşliyorsun… Adamlar onu geçmiş, at üzerinde kullanıyor. O yeni barut daha tazyikli atıyor. Bizim tımarlı sipahilerin önemini kaybetmesi bu dönemde. En seçkin zırhlı asker tımarlı sipahidir. Sen yirmi yılda al yetiştir; köylü adam bir ateş ediyor, öldürmeye yetiyor. Komutanlar merkeze acil tüfekli asker yollayın diye çağrı yapıyor.

İstanbul’un fethiyle birlikte Avrupa az önce saydığımız yolları kullanamadı, Trabzon da ellerinden gitti ve alternatif yol bulmalıyız dediler. Bu durum bizi öyle bir noktaya getirdi ki; Portekiz’in küçücük donanması dahi bizden üstündü.

Son olarak neler söylemek istersiniz? Gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Gençlere tavsiyemiz, okumak ama ideolojik ön yargılar olmadan okumak. İdeolojik ön yargıları olan insan fikir sahibi olamaz. Fatih bunun örneğidir. İki kültüre de uzanırken o taassubun önümüze çıkardığı engelleri aşmamız lazım. Osmanlı’nın yükseliş ve kuruluş dönemleri bunun en güzel örneğidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.