Tanımak mı Sevmek mi? / Kenan Kurban

gonul-20-tanimak-sevmekİstanbul semalarını, müezzinlerin yanık sesleriyle okudukları ezanlar dolduruyordu. Tolga, Şişhane yokuşunu yorgun argın tırmanırken gözü hiç bir şeyi görmüyor, yüreğinde en yakın arkadaşını acı bir şekilde kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Kafasının içinde ise hep o son gülüş vardı. Tanıdığı zaman zarfında onu hiç böyle görmemişti. En mutlu olduğu zamanlarda bile maskesinin arkasında hep bir kaygı,yenilmişlik, endişe ve derin bir huzursuzluk vardı. Beyaz bir ten nasıl olur da onun son anındaki kadar beyazlayabilirdi? Hani insan çok istediği evi en sonunda alır da içi içine sığmaz. Bir çocuk, aylardır istediği halde alınmayan oyuncağına en sonunda kavuşmasının sevinciyle mutluluk çığlığı atar ya. Evet evet, ölüler konuşsa o sanki bir mutluluk çığlığı atacaktı. Ondan bir çığlık gelmemişti ama acı bir fren sesi Tolga’yı kendisine getirdi.
“Ölümüne mi susadın be arkadaş?” Özür manasında elini kaldırdı. Tophane’nin kırık dökük evlerinin arasından yürümeye devam etti. Buradaki binalar gibi insanların da hayatları kırık dökük, sıkışık, kah mutlu kah mutsuz; yaşıyor görünmek için yaşayan insanlardı. Amaçsızca… Ne bulurdu bu batakhane benzeri yerlerde. Bir türlü ikna edip çıkaramamıştı. “Seni seviyorum Necla!” ile “Zayıf gözüksem de haklıyım, öyleyse korkun benden zalimler.” yazılı binadan köşeye döndüğünde sokağın meraklı bakkalı bir “hoş geldiniz” çekti. Zaman kaybetmeden misafirin altına bir sandalye uzattı;
“Ne oldu, durumu nasıl?” diye sordu. Muhatap olmak istemediği halde sırf bu azap dolu dakikaları hemen yaşayıp bitirmek istiyordu. Sandalyeye oturduğunda çırak suyu getirmişti. “Onu kaybettik. İki saat önce eks oldu. Her şey normaldi fakat yara enfeksiyon kapmış…”
“Allah rahmet eylesin. Başımız sağ olsun. Zararsız birisiydi. Çok içerdi ama kendisineydi.” Sudan son yudumunu içen Tolga alelacele “Amin” dedi. Hemen apartman kapısından yukarıya doğru süzüldü. İkinci kattaki dört nolu kapının önündeydi. Eski apartmandaki nem, duvarlara sinmiş olan yılların yaşanmışlıklarıyla karışıp soluk alan ne varsa boğuyordu. Bir hafta önceki zorlamadan kalma izlerden dolayı fazla bir tutarı kalmamış olan kapıyı kolayca açtığında salondaki kurumuş kan izlerini gördü. Kenarda kendisini ayakta zor tutan sandalyeye oturup başını ellerinin arasına aldı, öylece bir beş-on dakika boşluğa bakarcasına ortamı seyretti. Yerde, koltuklarda her yerde kurumuş kan vardı. Arzusu buradan hemen kurtulmaktı. Arkadaşından kalan işe yarar ne varsa hemen toplayıp arkasına bile bakmadan İstanbul’un öbür ucuna kadar koşmak koşmak istiyordu. Damlayan musluğu açtı. Yüzünü bir güzel yıkayıp kendisine geldi. Eski çamaşır makinesi bir işe yaramazdı. Mutfakta kap kaçak, tüp, ocak, buzdolabı. Bunları belki bakkal üç-beş kuruş ettirir. Varsa borcu harcı halledilirdi. Televizyon, birkaç mobilya en iyisi bir eskiciydi galiba… O zaman yatak odasına bakmalıydı. Elbiseleri fakir fukara alır. Özel eşyalarını belki de hiç tanışmadığı ailesine gönderirdi. Hastaneden getirdiği el çantasını açtı. Ters çevirip içini boşalttı. Ceketin ceplerinden birkaç anahtar çıkarttı. Kapıya doğru yöneldi. Bu kapı, arkasında büyük sırları barındıran küçük bir aralıktı. Bu oda da ne var yok kimse bilmezdi. Her zaman kilitli dururdu. Bilinmezliği keşfetmenin heyecanı birden onu sarmıştı. Eli ayağı titremeye başladı. Anahtar neredeyse deliğine girmeyecekti. Doğru anahtarı bulmak için yaptığı ilk tahmin tutmuş, kapıyı açmıştı. İçeriyi, yarım kalmış bira şişelerinden gelen kesif kokular doldurmuştu. Işığı açtığında duvarlar adeta siyaha boyanmış gibi kap karaydı. Ama bu odada en tuhaf ve hayret verici olan, yatağın ayak ucunun tam karşı duvarındaki boydan boya özellikle beyaz zemin üzerine “ALLAHIM HER ŞEYE RAĞMEN SANA İNANMAK İSTİYORUM” yazısıydı. Buruşuk yorganın üzerine oturdu. Yoksa bu odada gizlediği şey iç dünyası mıydı? Kimseyi almamıştı o alemine. Biraz yazıya baktı. Pek de bir anlam veremedi. O kadar çok günahı vardı ki onlardan duyduğu nedametin eseriydi belki… Elinde oynadığı iki anahtar neydi peki… Arkadaşı zeki birisiydi. Bunlar mutlaka önem verdiği bir şeylerin anahtarıydı, en azından onların kapısını açmalıydı. Gözü komidine takıldı. Anahtarın biriyle küçük kapağın kilidini açmayı başardı. Kalın eski bir defter, onun üzerinde bir sandıkçık vardı. Defter, eski muhasebe defterlerine benziyordu. Eline aldı. Eskimiş kapakların arasında hatıralar olduğu belliydi. Nostalji kokan eşyaların özelliği, ister istemez onların ne gizlediğini öğrenmek istiyorsunuz. Kapağı araladı. Büyük harflerle, isim, soyisim, tarih ve saat yazılıydı. İlk sayfada; “Bu yaz tatilinde kuyumcuda işe başladım. Babam; para kazanmayı, sahip çıkmayı ve doğru kullanmayı en iyi burada öğrenirsin dedi. Kuyumcu her gün kasa defterine, günlük aldığı verdiği, çay, yemek her şeyi kayda geçiriyor. Hatta ‘Abdullah’ın harcaması’ diye bir kalem vardı. Buraya da verdiği sadaka, zekât vb. hayırları kaydediyordu. Böylece hayır işlediğini hem kimse bilmiyor hem de miktarını biliyordu. ‘Oğlum hesabını bilirsen batmazsın’ derdi. Ben de kendisinden esinlenerek bu defteri tutmaya başladım. Hayatımın hesabını tutup belki tarihe not düşerim. İlk sayfalarında her günün kaydı tutulmuş. İlerleyen günlerde ise sadece önemli olayların kayıtları vardı.
TATİL BİTTİ…
“Orta okula başladım. Sempatik ve zeki tavırlarımla çevremi etkiledim. Hatta tanıdığım esnaf sayesinde öğrencilerin bulamadığı araç gereçleri temin edip satıyordum. Böylece yolumu da buluyordum.”
EN KARİZMA TALEBE…
“İlerleyen zamanda çalışkanlığım, zekam ve esnaflığın verdiği laf kalabalığı beni en sevilen, karizma ve öğretmenlerin en gözde talebesi yaptı.” Günler günler normal okul hatıraları…
TAKDİR BELGESİ
“Yıl sonu gelmiş, eve karnenin yanında bir de takdir belgesi getirmiştim. Ailemin hepsi benimle övünüyorlardı.”
BU YAZ, KUMAŞ DÜKKANINDA GEÇECEK
“Babam bu yaz beni yanına aldı. ‘Para kazanmayı, kullanmayı öğrendin oğlum. İnsanlar da kumaş gibidir. Hangi kumaştan ne çıkar bilirsen idare sanatın gelişir.’ dedi. Babamla beraber vakit namazlarına camiye gidiyoruz.”
EN HEYECAN VERİCİ ZİYARET
“Bugün babamla öğle namazına Hz. Süleyman Camii’ne gittik. Bu caminin alt katında 27 sahabe-i kiram meftunmuş. Ben de o gün öğrendim. Namaz çıkışı ziyaret ettik. Çok manevi bir ortamdı. Hiç tatmadığım bir manevi zevki tattım. Gün boyu onun neşesi devam etti.”
ORTA İKİNCİ SINIF
“Sınıfta kendiliğinden gruplaşmalar başladı. Serseriler, çalışkanlar ve arada kalanlar. Ben, birkaç erkek arkadaşım ve çoğunluğu kızlardan oluşan başarılılar grubuyduk.” Sararmış sayfalar ve hep aynı okul hatıraları.
BANA NE OLUYOR…
“İkinci yarıyılla beraber ben de değişmeye başladım. Fizyolojim, biyolojim ve psikolojim anlam veremediğim bir şekilde başkalaşıyordu. Öğrenmek için de ne yapacağımı bilmiyor, birilerine sormaktan çekiniyordum.”
BU KIZLAR DAHA ÖNCE NEREDEYDİ?
“Özellikle kız arkadaşlarıma karşı hislerim değişmeye başlamıştı. Sanki ilk defa onları fark ediyordum…” Tolga’nın birkaç sayfa sonra okuduğu başlığı sanki kalem yazmak istememiş, gönlü bu günü es geçmek ister gibi titrek bir elle yazmıştı. Sanki derdini satırlarla paylaşmıştı….
HAYATIMIN EN KARA GECESİ AYDINLANMAYAN SABAHI…
“Bu gece daha önce görmediğim türden çok kötü bir rüya gördüm. Yakın akrabalarımdan olan kadınlarla kendimi uygunsuz halde gördüm. İhtilam olmuştum. Sabah namazına kalkmadım. Duşa girsem dikkat çekecek, çok mahcup olacaktım. En iyisi biraz erken çıkar hamama giderim kimse de bir şey anlamazdı. Kahvaltıda özellikle kadınların yüzüne bakamıyordum. Aileden cinsi bir sapık çıkmak üzereydi. Demek ki benim içim bozuktu.”
KENDİMDEN NEFRET EDİYORUM
“Gün boyu o rüyayı düşündüm. Değişen duygularımı. Benim gibi temiz, ibadet taatına dikkat eden biri nasıl böyle şeyler düşünür, akrabaları hakkında gayrimeşru ilişki hayalleri kurardı? Demek ki ben, göründüğümden farklı adi bir insandım.”
GÜNLER BÖYLE GEÇMEYE BAŞLADI
“İlk rüyadan sonra sık sık benzeri durumları yaşamaya başladım. Artık çoğu gece uyumuyor. Böylece bu kâbuslardan kurtulmayı planlıyordum. Fakat bazen sızıp kalıyor yine yakalanıyordum. Namazları ise kılıyormuş gibi yapıyordum. Uyku sağlığımın da bozulmasıyla kişiliğim de okul ve sosyal hayatım da negatife gitmeye başladı. Sanki havada paraşüt birden ters dönmüş ben yere çakılacaktım…”
ANTALYA’DAN ARKADAŞ
“Okula bugün yeni bir çocuk geldi. Babası polismiş. Sürgün cezası almışlar. Caner ilk benimle arkadaşlık kurdu. Belki de beyaz tenli, yeşil gözlü oluşum onda batılı bir hava uyandırdı. Beni kendisine yakın hissetti.”
GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ ADAM GİBİ…
“Caner’le can dostu olduk. O bana Antalya’daki serseriliklerini anlatıyor. Yabancı turistlerle nasıl nasıl maceralar yaşamış… Belki yalandı. Fakat düştüğüm durumda beni rahatlatan bu çocuktu. Kokuşmuş bir yemeği yemek zorunda olsam da açtım…” İlk birayı o ısmarladı. Artık okul çıkışı birer tane atıyorduk.
SANAYİDE ADAM OLURSUN
“Bendeki kötü ahlaklar babamı korkutmuş. Yaz tatilinde adam olursun, nimetlerin kıymetini öğrenirsin diye sanayinin pis ortamına beni adeta attı. Fakat burası beni içine çeken bir girdap olmuştu. Boş zamanlarda çıraklarla bir araya gelip belden aşağı muhabbetlerin dibine vuruyor, ustalardan artan içkileri birer ikişer yuvarlıyorduk. Çok kokunca da birkaç baş sarımsak yiyip kötü kokuyu bastırıyorduk…”
ORTA SON…
“Bu sınıf, hayatımın en zor sınıfıydı. Artık karar verme zamanı gelmiş, evde işler hepten karışmış, babamdan her gün; “Adam olmazsın, hain!” sözlerini duymaktan bıkmıştım. Buradan kaçmak için resmî bir yol lazımdı. Herhangi bir lise sınavını kazanıp uzaklaşmak en meşrusuydu.”
CANER VE BEN…
“Ortak karar aldık. Antalya Fen Lisesi, burası bizim sığınağımız olacaktı. Çünkü ev vardı. Çevre de vardı.”
ANTALYA…
“İlk defa deniz… Farklı bir hayat tarzı. Sağ olsun Caner sayesinde hemen uyum sağladım. Küçük küçük rehberliğe başladım. Turist kızları çok hoştu… Adeta ipimi koparmıştım.”
ÜNİVERSİTE VE İSTANBUL…
“Ekonomi okumak, kaybolmak için İstanbul.”
NİLAY…
“Nilay beni adeta çarpıyordu. O’nun karşısında çocuklaşıyor, kelimeler dilime dolanıyordu. O’nun isminin kirlenmesine izin veremezdim. Galiba bu kıza âşıktım.”
TOLGA…
“Adamın hasıdır. Üniversitede araştırma görevlisiydi. Bir kokteylde tanıştık. Dost olduk. O beni sever, saygı duyardı. Zekâma hayrandı. ‘Sana yazık olacak’ derdi. Önce çevrem değişmeli, bu derbeder semtten kurtulmalıymışım. Ah dostum, sen benim burada ne bulduğumu belki de merak ediyorsun? Ben her sabah buradan Yavuz Selim Camii’ni, Fatih Camii’ni, Süleymaniye’yi, Ayasofya’yı, Sultanahmet Camii’ni, Topkapı Sarayı’nı seyredip Saba makamında okunan sabah ezanlarını dinliyor, Ebu’l Vefa, Mehmet Emin Tokadi Hz.’nin özlemini çekiyorum. Onlardan birisi hayatta olsa beni tutar silkelerdi. Onlar gibi maneviyat erlerini şimdi nereden bulacaksın? Beni biraz olsun hayata bağlayan bu manzara ve bu hoş seslerdi…”
BAZI GECELER…
“Bazı geceler Ebu’l Vefa Hz.’nin maneviyatının çıkıp gelip de; ‘Oğlum sen Rabbine çok vefasızlık yaptın, hadi gel artık.’ demesini bekliyorum… ‘Ben de; ‘Bir tek şartla efendim. Sırlarım sadece bende kalacaksa…’
Yatağa adeta çivilenip kalan Tolga, okuduklarım yeter dercesine defteri kapattı. Çantaya eşyaları dolduracaktı. Ön cepteki birkaç zarf eline geçti. “Anneme-Babama”, “Tolga’ya” ve “Seyyid Şenel İlhan Beyefendi adına Feyz Dergisi’ne” yazıyordu. Son mektubun ağzını kapatmaya galiba gücü yetmemişti. Merakına yenik düşüp edipsizliği göze alan Tolga yazılanları okumaya başladı:
“Feyz Dergisi’nin sahibi, pek kıymetli büyüğüm önce hürmetle ellerinizden öperim. Yüksek müsaadenizle size “Seyyidim” diye hitap etmek istiyorum. Benim doğduğum topraklarda Peygamber Efendimiz’in evlatlarına “Seyyidimiz”, “Seyyidim” kelimeleriyle hitap edilir. Ben uzun sayılmayacak kadar kısa, kısa denilmeyecek kadar da dolu ve çalkantılı bir ömür yaşadım. Bir hafta önce de yaşama sevincim bittiğinden hayatıma nihayet vermeyi arzuladım. Fakat bunu tam başaramadım. İyi ki de başaramamışım. Perşembe günü ikindi vakti eve dönerken yolum Karaköy’ün dar ve tarih kokan sokaklarına düştü. Herkesin kestirme yol olarak kullandığı eski geçitten girdim. Fakat burası geçit değil İstanbul’un ilk camisi olan Arap Camii’ymiş. Girmiş olduğumdan dönemedim. Caminin köşesinde meftun bulunan, sahabeden Mesleme Hz.’nin kabrini gördüm. Ziyaret etmek için gayriihtiyari kabre yaklaşıp dua etmeye başladım. O anda sanki pandoranın kapağı açıldı. Çocukluğumdan o ana kadar ne günah işlemişsem otomatik silahtan çıkan mermiler misali peşpeşe aklıma ve kalbime saplanıyordu. Duayı bile bitiremeden kendimi dışarı attım. Sanki soluksuz kalmıştım. Nefes alabilmek için var gücümle eve doğru koştum. Pandoranın kapağını kapatmak o kadar kolay değildi. Onun için kafayı dumanlayacaktım. Ne var ki her soluk almamda kaçtığım hatıralar daha çok ağırlaşıyor, karabasan gibi üzerime çöküp altından kalkılmaz bir hal alıyordu. Apartman merdivenlerini nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Sadece kapıyı kapatıp koltukla arkasını destekleyebildim. Yaptığım muhakeme sonucunda yaşadığım ömrün bir kıymeti olmadığı sonucuna vardım. Ben sadece dünya kalabalığıydım. Belki de bunu daha ilk denememde yapmalıydım. Sonra silahı kafama dayayıp tetiği çektim. Gözlerimi açtığımda hastahanedeydim. Doktorlar, hemşireler başımda;
“Geçmiş olsun, büyük ölçüde hayati tehlikeyi atlattınız. Kurşun yalnızca konuşma merkezinize zarar vermiş. Artık konuşamayacaksınız. Bir haftaya normal hayatınıza dönmenizi umut ediyoruz.” Kahretsin! Ölmeyi bile becerememiştim. Hastahanenin koşulları müsait olmadığından beni iki kişilik bir odaya aldılar.
Ve o gün. Benim için milat oldu. Zekeriya’yı ziyarete gelen iki mütebbessim genç, onların bir yakınıymışım gibi benimle ilgilendiler. Sizin son eserinizden “VESVESE” konulu yazıyı okumaya başladılar. Mecburen dinlemek zorundaydım. Yazı ilk cümlesinden itibaren beni kendisine çekti. Sanki an ve an beni anlatıyor. İşte bütün mesele buymuş dedirtiyordu. Rica ettim, birkaç kez daha okudular. Ben her dinleyişte ahlar vahlar ediyor, iri iri gözyaşları döküyordum. Bir ömrü, sizin tabirinizle “basit bir bilgi eksikliğinden”, “sanma hastalığından” dolayı ziyan etmiştim. O gençler ricam üzerine eserinizi bana bıraktılar. Daha sonra teyemmüm ile abdest alıp nasuh tövbesi yaptım. İşaret yoluyla da namazlarımı kılmaya başladım. Ben belki yaşamayabilirim. Bu mektup sizin elinize geçmişse bilin ki ben Allah’a kavuşmuşumdur. Yoksa sürüne sürüne de olsa sizin kapınızın eşiğine gelirim. Seyyidim, şöyle bir hadise duymuştum. Bir gün Allah Resulü Efendimiz Hz. Ali’ye bir soru sorar, Hz. Ali cevap veremez. Eve gidince soruyu Hz. Fatıma annemize sorar ve o cevaplar. Hz. Ali aynı cevabı Allah Resulü’ne verdiğinde.
“Bu cevapta nübüvvet ağacının meyvesinin kokusu var” der.
Sizin yazınızı dinleyince ben de onda nübüvvet ağacında yetişen meyvenin kokusunu aldım. Hayır hayır almadım. O kadar yoğundu ki almamak mümkün değildi. Hissetmediğini söyleyenler haset, garez vb. bahanelerle bunu koklaya koklaya reddeden iz’ansızlardır.
Seyyidim, bu sözlerimi son anlarını yaşayan birinin isteği olarak kabul edin lütfen…
Geceleri bir saat daha az uyuyup bir muhtaca daha el uzatın. Talebeleriniz sizin yanınızda olmanın şerefini üzerlerinde taşıyıp hizmet etmenin mutluğunu hissederken, bir kişiye daha ulaşabilir miydimin heyecanıyla beraber daha çok çalışsınlar. Bendeki de densizlik. Tahminimce sizin gibi gönül erleri geceleri zaten uyumazlar. O zaman, sesiniz daha gür çıksın. O kadar gür çıksın ki kâinattaki insi ve cinni ne kadar şeytan varsa bu sedayla sarsılıp kaçacak delik arasınlar. Girdikleri delikte de o nida kulaklarından hiç gitmesin. Kulaklarını tıkayıp kendilerini kahrede kahrede kıyamete kadar azap içinde yaşayıp sonra cehennemin ta dibine gitsinler.
Sizin o güzel sedanıza şimdilerde sizden çok uzak, belki batakhanelerde, yanlış ortam ve fikirler içinde bulunan ama gönlü temiz, iman dolu insanlar, pervanelerin ateşe uçtuğu gibi yanma pahasına da olsa uçarak geleceklerdir.
Ben, keşke bir kere Allah Resulü’nden izler taşıyan yüzünüzü görebilseydim. Bu nimete kavuşamasam da Peygamber’in geçtiği yerler güller kokarmış. Muhakkak ki sizin de geçtiğiniz yerler en güzel miskler, amberler, güller kokuyordur. Bir kere bir nefes kokunuzu içime çekip ölseydim. Allah Resulü “Ne getirdin?” dediğinde;
“Ya Resulallah! Ben hep isyandaydım. Sadece senin bir evladının “sen” kokan kokusunu içime çekip onu getirdim.” diyebilseydim. Şimdi teberrüken kitabınızı kokluyorum, siz kokuyor diye. Gıyaben beni bir evladınız, bir talebeniz kabul edip dualarınızda unutmayın…”
Fırat Erbil 02.10.1998 saat: 14:00
Okuduklarıyla Tolga adeta yatakta olduğu yere yığılmış, içten gözyaşları döküyordu. Böyle bir edepsizlik yaptığı için adeta mutluydu. Yoksa bir hakikati belki de hiç öğrenemeyecekti. Mektubu zarfına koyup usulca kapatırken, gasilhanedeki imamın sözleri şimdi daha bir anlam kazanıyordu…
“Oğlum bu mübarek ne amel yaptı da bu makama geldi? Ben yirmi yıllık gassalım böylesini çok az gördüm. Sanki cennetteki makamını görmüş de uçmak istiyordu.”
“Onun elle tutulur bir ameli yoktu. Sadece yazısından tanıdığı bir Peygamber evladına aşırı sevgisi, bir de günahlarına samimi tövbesi vardı.”
İnsanın sadece yaptıkları değil yapamadıkları, söyledikleri değil söylemek istedikleri veya söyleyemedikleri daha önemliymiş. Toplumlar günahları hemen yargılayıp ceza verirler. Fakat insanı tanıyan hikmet ehli zâtlar, arka planı görüp tedavi ederler. Günümüz insanlığı hikmete muhtaç, onu kaybedeli yıllar oldu. Tekrar bulur mu bilinmez? Umulur ki kâinatı bir hikmet üzere yaratan şimdilik onları gizliyordur. O, yakuttan, altından daha kıymetli olduğundan sadece aşkla talep edenlere verilen bir lütuftur. Ya da sadece nasip…
Ve giderayak kardeşine büyük bir dostluk yapmış. Ona büyük bir kapının yolunu göstermişti. Mektubu cebine koyarken sadece emanetin ağırlığını değil, hayatının kalanında alması gereken yolun çilesini hissediyordu.
Şahsi ve değerli eşyaları aldıktan sonra, kaçmak için girdiği bu loş ve bataklıkvari dairenin kapısını ağırca kapatıp, omuzlarına yüklendiği insanlık yükünü tefekkür ederek evine doğru ağır ağır yol aldı.

1 yorum

  1. hülya çakır

    Sizi ve ailenizi Allah başımızdan eksik etmesin SEYYİDİM.Tanıdıkca seviyor,sevdikcede tanıyorsunuz bence.Birde Görmeden sevmek var tabi Rasulullah ı[sav] sever gibi…

Yorum bırakın