Tam Da Bu Devirde Yaşamalıydık… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Evet, tam da bu devirde… Bütün birikimimizin işe yarayacağı bir dünya… İnanmış bir yüreği harekete geçirecek herşey var bu devirde… Bütün güzel ahlaklarımızı harekete geçirecek bir zemin. Merhamet, tevazu, vakar, cömertlik, gayret, seha, sağduyu, vicdan, sevgi, öfke… Dostlar, düşmanlar, cemiyetler, cemaatler, milletler, dinler, sapık ekoller, felsefeler, her biri birer çeldirici… Böyle bir ortamda varlığa yüklediğimiz anlam, insana herşeyi unutturan değil herşeyi hatırlatan bir anlam olmalı… Varlığa yüklenen mutlak bir anlam var ama bu devir, insanın kendine yüklediği anlamı daha çok önceliyor. İnsanın kendine biçtiği değer, kendi gözündeki anlamı, kendi gözündeki “ben”i… Benlik algısı… Bugün tabii olarak her şeyi etkileyen bir şey bu… En azından kendi gözümüzde biz kıymetliyiz. Mevlana’nın (k.s.); “Düşünen insandan geriye kalan et ve kemik” demesi gibi…

Evet, tam da bu devirde yaşamalıydık. Bu devir bizi üzen bir devir… Hangi devirde insanlar üzülmedi ki… Ama bütün üzüntülerimizi biriktiren bir devir bu. Geçmişin bütün anlamlı hüzünleri insanın hafızasında çünkü. Öyle ki onlarsız olmuyor. Unutmak istesek de unutulmuyor. İnsan olma sürecimizi tamamlayan tüm hüzünler geçmişin sayfalarından süzülüp bizde her biri ayrı bir “ben”e dönmüş… Kahramanlar, fetihler, şehitler, Sıddıklar, Faruklar, Kerbela… Bilge insanlar, arifler, alimler… İstanbul, Mekke, Kudüs, Medine… Nuh Tufanı, Lut kavmi, Hz. Eyyüb, Hz. İdris, Hz. İsmail, Hz. Harun ve Hz. Musa… Haliller, Kelimeler, Mushaflar, Nebiler, Resuller… Hz. İsa… Ve insanlığın en parlak siması, son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ve O’nun (s.a.v) vefatı… Hangisini unutabilir insanlık alemi… Onların kudsî hikayelerini besleyen her şey, bugün bizleri de besliyor. Onların ışığıyla bugün karanlıkları yorumlayabiliyor, doğrulara “bu doğru!” diyebiliyoruz.

Arakan, Afganistan, Çeçenistan, Ortadoğu, Doğu Türkistan, belli başlı kanayan yaralarımız… Peyami Safa; “Doğu, insanlığa başını gökyüzüne kaldırmayı öğreten kıtadır.” demişti. Doğu, dinlerin kaynağı… Günü besleyen hakikatler orada yaşanmış hep… Aynı coğrafyalar bugün çileyi harmanlamış durumda… Dünyanın “zenginler kulübü” de bütün kavgalarını bu coğrafyalarda vermeyi tercih ediyor. Çok da ısrarlılar… Henüz orada merhamete, aşka, uyanışa dair net bir ses yok… Doğu bu yönüyle de arayan ve düşünen ruhlar, beyinler için “mazlum burada” diyerek fiilen Batı’ya ışık tutmaya devam ediyor. “Mazluma dini sorulmaz.” derler. Ama görünen o ki Müslümanlar mağdur… Çöl sıcağında ağır taşlar altında inleyen Hz. Bilal’i gören ve acıyan, yardım etmek isteyen bir duygu hali oluşur mu orada da bilemeyiz. Ama oluşacağa benziyor… Doğusuyla Batısıyla insanlık, kötü güç odaklarından yakasını kurtarabilirse… Yeryüzü bu haliyle “kötülüğün mekanı” ve “işgal altında…” İyiler reel bir güç sergileyemezse “Yaşasın kafirler için cehennem.” duaları mazlumların haykırışı olarak devam edecek…

Hz. Ali (k.v.) “Dert bizdedir, çözüm de bizdedir.” demişti. Kötülüğe karşı bir başkaldırı, en azından bir “ahlak ayaklanması” olacaksa yeryüzünde, sağlam ölçülerin sağlam bilgilerin, kutsalla bağı muhkem sistemlerin ışığında ve önderliğinde ancak bir yol alabilir insanlık… Son din İslam ile son kez “kurumsal anlamda” ilahi hitaba muhatap olan insan, bu kurtuluş şansını yine aynı ilahi kaynağa tutunarak, doğru bir bakış açısı ve sağlam bir niyet ile yol alabilirse, burada gösterilen her çaba, insanlığa bir umut, bir yol, ilahi bir ışık olabilir yeniden… Herkesin bilmesi gereken bir gerçek var ki, Celal Ökten Hoca’nın deyimiyle; “Bütün yollar kapalı, sadece Muhammed’in (s.a.v) yolu açık…” Çünkü ilahi davet o yönde…

İnsanın inanma ve doğruyu arama ihtiyacı bugün dünyevî güç odaklarının, her türlü dünyevî mizansenin, insanları birbirine düşüren ve binbir kılıfa giren asabiyet duygusunun, “çakma” aidiyet duygularının çok çok üstünde… Etnik kimlik inşalarının kimseye faydası yok… Yeter ki zulüm olmasın… Çünkü insan, bu devirde ruhen alabildiğine aç alabildiğine susuz… İnsana dair tüm psikolojik ve sosyal göstergeler, bu açlığa dair kırmızı alarm vermektedir. İnsanı insan olmaktan çıkartan bu durum, hakikat adına arayışı olanların, yeryüzünde zulme uğrayanların, bir araya gelip buluştukları bir kültür, ahlak ve güç zeminine dönerse bir gün, işte asıl o zaman, gerçek insandan ve insanlıktan, medeniyetten bahsetmek mümkün olacaktır. Ne de olsa beyin bilgiyi, ruh vicdanı, iman asaleti seviyor…

Kalbî dualar fiilî dualarla birleşince, öz ile söz aynı meydanda buluşunca, hikmet ve siyaset bir araya gelince, açlarla toklar bir sofrada buluşunca bunun hiç de zor olmadığı çok açık bir şekilde görülecektir. Aksi halde ruhu bu denli incinmiş, kutsalla bağı bu denli kopmuş bir yapı, “hepsi yalana mahkum” bir yapıdır. Bugün müzikte, sinemada, sanatta da bunun ızdırabı yaşanmaktadır. İnsanlık her zerresinde bir doğum sancısı çekmektedir… Görünenin ardındaki görünmeyen gerçekler, zahiri sebeplerin yeşertemediği hakikatler durumundadır. Vakti gelmeyince çiçeklerin açmaması gibi…

Üstad Necip Fazıl’ın “Utansın!” şiirinde;

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi Küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!”

diyerek haykırması gibi, zamana ve şartlara nazire yapan bir ilahi konsept, tam da layık olduğu güzellikte, mutlaka insanlığın önüne gelecektir. Hakikate, hikmete, irfana, adalete susamış yürekler yeryüzünde cennet misali son bir kez serinleyecektir. Çünkü kışın arkasından yazı, gecenin karanlığından gündüzü getiren Allah (cc) böyle vaat etmiştir ve O’nun gücünün üstünde hiçbir güç, kuvvet ve kudret yoktur. Unutmayalım ki her zaman bizler, ancak imanımız kadar varız… Yani bizi var eden gerçek güç kadar…

Yorum bırakın