Şuur Ve Kaybı / Kenan Kurban

Yaz, pırıl pırıl gök yüzünü, güneşli sıcacık günlerini ve cıvıl cıvıl insanları arkasında bırakıp giderken, puslu havası, yarı aydınlık yarı karanlık bir avuç günleriyle sonbalar bu yıl daha çetin bir kışın habercisi gibi İstanbul’un üstüne çökmüştü. Evin Hanımı kendi eliyle pişirdiği kahveleri gümüş tepsiye koydu. Çalışma odasına doğru yol aldı. Ahşap kapıyı usulca tıklayıp duvarlarının kitaplardan görünmediği odaya “Kolay gelsin Bey.” diyerek girdi. Saçının ve sakalının Beyazları siyahından fazla olan elli yaşlarındaki adam “Niye zahmet ettin Sultanım.” dedi. Kadın bütün zerafetiyle gümüş tepsideki suyu ve kahveyi kocasının masasını bırakıp kendisi de karşısına geçip oturdu. Sultan “Kahve bahane Osman Beyimiz. Çok çalışıyorsunuz çok; sizinle iki dakika muhabbet etmek için kendime fırsat oluşturdum.” dedi. Adam önce bir yudum su içti sonra da tabaktaki naneli kuş lokumunu ağzına aldı. Fincanın eline alıp önce kahvenin rayihasından bir nefes içine çekip “Her zamanki gibi harika kokuyor. Hem bu köpükte karınca bile yürür. Eline sağlık Sultanım” dedi. Sultan “Afiyet bal şeker olsun.” dedi. Osman bir yudum aldığı kahvenin tadı ağzında “Ben çalışmak zorundayım.” dedi. Sultan “Ama bu kadar da değil.” dedi. Osman “Bu kadar, çünkü elli bin kişilik bir çalışanım ve onların aileleri.” dedi. Sultan “Ne acı ki sen işine benden daha çok bağlısın. Ama bu yıl hiçbir bahaneniz yok. Kesinlikle onbeş gün tüm aile beraber tatile gideceğiz.” Osman gülümseyip “Ooo, görünen o ki emir kesin ve kati, hayır deme şansım yok değil mi Sultanım?” Sultan Hanım gülen sevecen gözlerle “Evet” manasında başını salladı. Osman “Yalnızca bir şartım var.” Sultan “Nedir?” dercesine hafiften kaşını çattı. Osman “İki günlüğüne Balıkesir’e benim ahiret kardeşim Hüseyin’in yanına uğrayacağız.” Sultan tuttuğu nefesi bıraktı neşesi yerine geldi. Sultan “Bunu söylemene bile gerek yok. Ben de onların o huzur veren hanesini çok özledim.” Osman kahvesinden son bir yudum alıp arkasındaki çerçevesi altın varaklı hatta bakıp içten duygulu bir sesle okudu: “Ehl-i Beytim’i sevmeyenin kalbine iman girmez.” Sultan’ın gözleri hafiften nemlendi “Bize bahşedilen en büyük hazine Evlad-ı Resulü şartsız sevip onlarla aynı havayı teneffüs edebiliyor olmak.” dedi. Bu arada odayı ayrı bir uhrevi hava kapladı. İkisi de bu büyüyü bozmamak için sustular. Gönül dilliyle konuşmaya başladılar. Osman karısının elini sımsıkı tuttu. Bir süre sonra Osman bana müsaade et işimi bitireyim bakışını sezen Sultan Hanım boşları tepsiye toplayıp “Kendini fazla yorma.” dedi. Osman “İşim az kaldı meraklanma, çok yorulursam sabah tembellik yaparım.” dedi. Sultan “Sen mi? Beni güldürme, senin sabah namazından sonra uyuduğuna hiç şahit olmadım.” dedi ve yürüdü. Tam kapıya vardığında durup odaya göz gezdirdi. Sultan “Bu odada benden bile gizlediğin sırların var değil mi?” dedi. Osman “Adı üstünde sır.” dedi. Sultan “Ben o gizli bilgilerden değil de onların peşinde eğer birileri varsa kötülüklerinin bize dokunmasından korkuyorum.” dedi. Osman teskin eden bir ses ile “Sen rahat ol canım kimse bize zarar veremez.” dedi. Sultan, başı öne eğik çıktı gitti. Osman karısının arkasından baktı. Bir süre daha çalıştı. Sonra da masasındaki gizli bölmeye harici harddiski sakladı.

Bu yılın belki de bahçede yapılacak son kahvaltısını hazırlamak isteyen hizmetçi saate bir daha baktı, 07:00’yi gösteriyordu. Bu işte bir terslik vardı. Osman Bey bu saate çoktan ayaklanırdı. Sultan Hanım da ona eşlik ederdi. Şu saat olmuştu hale bir ses yoktu. Kapılarını çalıp çalmamakta kararsız kaldı. Sonra vitrindeki resimlere bakıp “Ah Mehmet Bey ah, şimdi burada olsaydınız keşke.” dedi. O siyah kartal bakışlı gözlerinizle ortamı süzer, tok sesiniz ile sen dur Zeliha ben hallederim derdiniz.” dedi. Ama iş, işler için babanıza omuz verdiğinizden beri başınızı kaldıramıyorsunuz.” dedi. Sonra ortadaki ela gözlü, beyaz yüzlü yanaklarında tatlı bir kırmızılığı olan resme baktı. Hanımım, babanız size hiç mi hiç kıyamazdı. Meryem, hala aklım almıyor? Nasıl yurtdışında okumanıza izin verdi?” Zeliha’nın gözleri doldu. Nemli mavi gözleriyle zeka fışkıran fotoğrafa bakıp “Küçük bey ya siz? Evin neşesiydiniz. Serdar Bey niye ablanızın arkasından yurtdışına okumak için gönderildiniz?” dedi. Açık balkon kapısından insanı hafiften üşüten tatlı boğaz esintisi köşkün içine doldu. Zeliha’yı hatıralar dünyasından çıkartıp yaşadığı gerçek ana geri getirdi. İlk kez tanık bu durum karşısında ne yapacağını bilememenin getirdiği telaşla köşkün içinde şuursuzca bir o yana bir buyana koşturdu. En sonunda “Şoför Rüstem, Rüstem” diye bağırarak dışarı çıktı. Lüks arabayı patronu için hazırlayan bir seksen boyundaki iri kemikli ama atletik, temiz, düzgün giyimli genç “Ne oldu Zeliha?”dedi. Zeliha soluk soluğa kelimeler parça parça “Osman Beylerden” derin bir nefes aldı. “Osman Beylerden ses seda yok.” Rüstem “Dur, dur bakalım hemen telaş etme.” dedi. Zeliha’nın koluna girdi. Köşkün içine doğru yürümeye başladılar. Rüstem “Dün gece anormal bir durum oldu mu?” Zeliha hatırlamak için bir saniyeliğine gözlerini yumdu. “Saatinde akşam yemeği yendi. Kahveler içildi. Osman Bey biraz daha çalıştı. Hanımım alışıla geldik şekilde üst balkonda kitap okudu. Hımm, sonra tv seyretti. Tek anormal olan şey kendimi halsiz hissediyorum diyerek erken yatıp alışageldik vakitte uyanmamaları.” Rüstem üst kata koşarak çıktı. Yatak odasının sedir ağacından yapılmış kapısının önüne gelince durup kendisini toparladı sesini temizledi. Nazikçe kapıyı tıklatıp “Osman Bey, Sultan Hanım” dedi. Sessizlik oldu. Karşılık gelmeyince bu kez daha yüksek tonla seslendi. Ama yine ses seda yoktu.

Ticari taksinin arka koltuğunda oturan yirmi beşli yaşlardaki iki gencin yüzleri gülüyordu. Esmer tenli, minyon yapılı olan “Mehmet Bey iyi bağlantılar yaptık.” dedi. Kan her an yüzünden fışkıracakmış gibi duran o kırmızı yanaklı genç “Kendi alanımızda dünyada ilk ve tek olacağız Kerim.” dedi. Kerim “Babanız sizinle ne kadar gurur duysa az.” dedi. Mehmet gülen gözler, saygı dolu bakışlarla dudaklarından kelimeler tane tane dökülmeye başladı. “Asıl ben babamla ne kadar övünsem az. O bana güvenip hayatı pahasına bu işlerde destek olmasaydı biz ancak havanda su döverdik.” dedi. Kerim hafiften başını sallayıp “Bu konuşmayı ancak iyi aile terbiyesi almış kocaman yüreği olan bir yiğit yapar. Evet babanızın yaptıkları anlattığınızdan belki daha da fazlasıdır. Ama sizin de kahramanca mücadeleniz, zorlukları göğüslemeniz, artık bu iş bitti denilen en zor anlardaki dirayetli duruşunuz şu altı milyarlık dünyada kaç kişide vardır?” Mehmet “Sen bilmezsin Kerim. Babamın hüznü gönlünde neşesi yüzündedir. Onun bizden daha büyük ve sinsi düşmanları var. Allah onu korusun ve yardımcısı olsun.” Taksici yavaşca sağda durup “Wir kamen“ Kerim otuz İsviçre frangı uzatıp “Danke schön!“ dedi. Taksiden indiler. Kulaklarına, inen ve kalkan uçakların sesleriyle yapılan anonslar geliyordu. Bagajdan el valizlerini aldılar. İkili heyecanları ve sevinçleri yüzlerinde, sessiz sedasız gizlice geldikleri ülkeden aynı şekilde çıkıp gitmeleri için sadece sayılı dakikalar kalmıştı. Mehmet saatine bakıp “Şu an İstanbul’da saat sekiz, babam çoktan ayaktadır.“ diyerek telefonu elinde bir yandan yürümeye bir yandan aramaya başladı. Kerem önde, kapıdan içeri girip valizini XR’den bıraktı. Mehmet “Allah Allah babam bakmıyor. Garip.“ dedi. Valizini XR’ye bırakıp güvenlik araması için yanaştı.

Bilinmezliklerin yaşandığı köşkün mutfağında ise kısa boylu, şişman gövdesiyle aşçı, diğerlerinin aksine sakin sakin oturuyordu. Dolgun yanaklarında, içine çökmüş gözlerinde, aslanlardan kalan artıklarla beslenen çakalların sevinci vardı. Elinde ise kalın parmaklarının arasında kaybolup giden telefonundaki şahsi sosyal medya sayfasından yeni bir tarif paylaşıyordu. “Tuncay Ustadan Leziz Tarifler: Bugün size dinlendirici çay tarifleri vereceğim.“ Yüz bin civarında takipçisi vardı. Ağır ağır fenomen olmaya başlıyordu. “Birinci çayımız, Aslanları Bile Sakinleştiren Çay. İsminden de anlaşılacağı gibi en asi, depresif, bunalımlı anınızda bile sizi rahatlacak bir tarif. Şahsen ben defalarca denedim.“ yorumunu yaptıktan sonra tarifi yazmaya başladı.

İstanbul’un en izbe köşelerine sinmiş korkak ama bir o kadar da hain yürekli adam elindeki tabletten Tuncay Ustaya ilk beğeniyi attı. Sonra da o cırtlak sesiyle tabletini bırakıp “Ademm“ diye bağırdı.

Tuncay Usta tarifi yazarken takipçisi Karabasan’dan beğeni gelince yüzünde bir tebessüm belirdi. Hemen “Anlaşılan terkip şimdiden etkisini gösterdi.“ yorumunu yazdı.

Adem sesinin yankınlandığı eski mekanda gıcırdayan kapıdan içeri otuzlu yaşlarında uzun boylu, avurtları çökük, takım elbiseli, sert bakışlı bir adam girdi. Kalın sesiyle “Buyurun Kuzey Bey“ dedi. Sarı saçları, beyaz teninde kırmızıya çalan adam mavi gözlerinde kin ve intikam dolu bakışlarla önündeki dosyaları uzatıp “Emanetleri yerine ulaştır.“ dedi. Adem dosyaları eline alınca da “Toprak çatladı. Tohum filiz verdi.“ dedi. Adem gülümseyerek adeta son bir defa bakarcasına kırmızı tuğlalarının göründüğü duvarlara, eski masa ve sandalyeye şöyle bir göz atıp nemini içine çekip yüzünü buruşturdu ve “Artık bu eski, izbe mekanlardan kurtulup lüks ve modern binlara mı geçeceğiz?“ dedi. Yüzü çiçek hastalığından da izleri bulunan Kuzey birden bire daha da ciddileşti. Çizilmesin diye cam konulmuş masanın üstündeki simetrisi bozulmuş dolma kalemlerini düzeltti. Adem’in gözlerinin içine bakıp emrederek “Şu sıvasız tuğla duvarlara dokun.“ dedi. Adem ne iş dercesine bir eda ile dokundu. Kuzey “Ne hissediyorsun?“ Adem “Soğukluk ve nem.“ Kuzey “Güzel. Peki buradan sokak kaç adım?“ Adem şöyle alıcı bir gözle bakıp “On, onbeş adım.“ dedi. Kuzey “Harika. Senin gözünde burası eski, kıymetsiz bir yer değil mi?“ Adem’in yüzü biraz kızararak “Evet“ dedi. Kuzey “Şimdi o elli katlı lüks plazaya girmek için birinci güvenlikten geçeceksin. Sonra bina girişinde ikinci bir güvenlik, sonra asansöre gideceksin, en iyi ihtimalle onbeş dakikanı alacak. Bitmedi, asansöre binip yükseleceksin, ayağın iyice yerden kesilecek, aşağıdaki insanlar karınca gibi kalacak, sen ise bir dev olacaksın.“ Adem evet manasında başını salladı. Kuzey devam etti. “Hayır aslında yükselmeyecek küçüleceksin.“ Adem “Nasıl abi?“ Kuzey “Sokaktan, insanlardan ağır ağır kopup kendine ulaşılmaz görmeye başlayacaksın. Binadaki herkes patron olduğun için sana karşı yalancı bir saygı içinde olacak. Ne konuştuklarına dikkat edecekler. Zamanla gerçeklikten kopmaya başlayacaksın. Burası öylemi ya?“ Ayağını yere vurup “Bir kere ayağım yere sağlam basıyor. Sırtımı hep duvara yaslıyorum. On beş adımda sokağa çıkabiliyorum. Yirmibeşinci adımda ise Bankalar caddesindeyim.“ Sözün burasında biraz duraksadı. “Bankalar caddesi yüzyıllardır paranın merkezi olmuş. Devletler yıkmış meşhur Galata Bankerlerinin mekanı ve onların ruhaniyetiyle sanki tarif edilemez bir bağım var. Caddede rahat rahat yürüyorum beni fazla tanıyan yok. Her an yeni yeni insanlar görüp tanışabiliyorum. Herhangi bir lokantaya git, insanlar sansürsüz devleti, hükümeti eleştirir, siyasetçilere saydırır. Zenginlere kızıp futbol konuşur. Çık oradan Hacı Ahmet abiye git. Sana İslam hakkında kitaplarda bulamayacağın bilgileri anlatsın. Sonra destur al ayrıl. Civatacı çapkın Ergin’e git. Biraz gaz ver, alemde dönen bütün pis işleri anlatsın. Banka müdürüne bir selam ver. Şubede biraz para tut. Piyasadaki esnafın fotoğrafını sana en net haliyle çeksin. Ya berber Murat, en mahrem sırların bini bin para. Nakliyeci Zühtü’ye iş ver yemek yedir. Kim kimle iş yapıyor ticaretlerin mahiyetini öğren. Şimdi ben o koca koca binalarda bunları kimden nasıl öğreneceğim?“ dedi. Adem yüzünü buruşturdu. İkna olmadığı belliydi. Adem “Ama abi buradakiler küçük adamlar, bunlarla ilgilenirken büyük işleri ıskalıyoruz.“ Kuzey kahkaha atıp “Çocuk kim o büyük dediklerin? Hem kime neye göre büyükler?“ Adem kem küm yaparken Kuzey “Evlat bizim iznimiz olmadan kimse bir arpa boyu yol gidemez. Sırtında kaç tane kıl olduğunu bilmediğimizin arkasından da üflemeyiz.“ Ayağa kalkıp Adem’in yüzünü avuçlarının arasına alıp “He arada birkaç tane kaçak çıkarsa ne olur dersen, ibreti alem için önce rezil rüsva eder sonra da hücrelerine kadar parçalarız.“ Adem’in iç aleminin karışıklığı gözlerinden okunduğu halde “Siz daha iyisini bilirsiniz beyefendi“ dedi. Elinde dosyalar, kapıya doğru yürüdü. Bir an durdu, dönüp “Paralo neydi?“ Kuzey “Toprak çatladı. Tohum filiz verdi.“ dedi. Adem içinden tekrarlayarak demir kapıyı açıp çıktı gitti.

Korkunun ve endişenin bütün benliği kapladığı köşkte Rüstem “Osman Bey, Osman Bey“ diye avazı çıktığınca bağırarak kapıyı yumruklarıyla dövmeye başladı. İçeriden ses gelmeyince kapının kolunu çevirdi. Ama nafile, kilitliydi. Bu kez omuz atarak açmayı denedi. Dört beş denemenin sonunda açmayı başardığında, yataklarında ölü gibi yatan Osman Bey ve Sultan Hanımı görünce şoka girdiler. Bir an iç burkup ülperti veren derin bir sessizlik her yeri kapladı. İlk kendisine gelen Rüstem oldu. Koşup Osman’ın, Zeliha ise Sultan’ın nabzını kontrol etti. Sonra da derin bir “oh“ çekip aynı anda “Yaşıyorlar“ dediler. Seslere koşarak gelen bahçıvandan Rüstem hemen aile doktorunu çağırmasını istedi. Bahçıvan titreyen elleriyle telefonu zor tutuyor numarayı neredeyse yanlış çevirecekti. İlk çalmada açılan telefona soluk soluğa “Doktor Bey, ben Osman Beylerin bahçıvanı Selim, hemen gelin burada acil bir durum var.“ dedi. Doktor “Ben beş dakikaya oradayım.“ dedi kapattı.

Mehmet güvenlikten geçti. Görevliler görüntülere bakıp valizini tekrardan XR cihazına koymasını istediler. Mehmet tekrar bıraktı. Dikkatle görüntüleri inceleyen görevliler ve polis, Mehmet’i güvenlik odasına çağırdı. Kerem ve Mehmet şaşkın ama sakin olmaya çalışarak “Ne oldu?“ dediler. Polisler Mehmet’ten valizini açmasını istediler. O da kendinden gayet emin açtı. Polis arama yaparken iki paket buldu. Diğer polis oturmasını istedi. Mehmet olanları anlamaya çalışırken Kerem ise “Mehmet Bey bunlar nedir?“ dercesine yüzüne yüzüne bakıyordu. Polis poşetleri açıp inceledi ve uyuşturucu olduğuna kanaat getirdi. Mehmet’i kelepçeleyip merkeze götürmek için dışarı çıkarırlarken Mehmet “Bu işte bir yanlışlık var.“ diye bağırıyordu. Bir yolcu da cep telefonuyla fotoğrafını çekti. Kerem “Merak etmeyin Mehmet Bey bu yanlışlığı düzelteceğim. Rahat olun.“ dedi. Kerem bir sandalyeye oturdu. Cep telefonundan Tuncay Ustanın sayfasına girip “Ölümüne Seven“ adıyla “Tarifiniz çok tesirli yurtdışından sizi takip ediyorum. Bir arkadaşımda etkisini hemen gösterdi. Teşekkürler.“ yazdı. Bu yoruma Karabasan adlı kulanıcısından gülücük işareti geldi.

Nihayet Rüstem’i uyandırma çabaları sonuç vermişti. Önce Osman Bey daha sonra da Sultan Hanım gözlerini açtılar. Hepsi de “Elhamdülillah“ dedi. Rüstem, Osman Bey’i Zeliha ise Sultan Hanım’ı ağır ağır doğrulttu. Rüstem “İyi misiniz Osman Bey?“ dedi. Fakat bir gariplik vardı. İkisi de konuşmuyor hatta siz kimsiniz dercesine bakıyorlardı. Rüstem “Nerede kaldı bu doktor?“ dedi. Bu arada Osman’ın telefonu susmak bilmiyor sürekli çalıyordu. Rüstem en sonunda dayanamadı yurtdışından gelen aramayı cevapladı. Rüstem “Alo buyurun Osman Bey’in telefonu.“ Karşıdan gelen kırık bir türkçe ile “Alo, ben Fransa’dan arıyorum. Kızınızın ve oğlunuzun evine dün gece giren hırsızlar saldırıp bıçaklamışlar.“ Rüstem bir an dona kaldı “Sen ne diyorsun birader?“ dedi. Arayan genç “Ben okuldan arkadaşlarıyım. Bu numaradan beni arayabilirsiniz. Şimdi hastahaneye gidiyoruz.“ dedi kapattı. Zeliha meraklı gözlerle bakıp “Ne olmuş?“ dedi. Rüstem tam konuşacaktı ki bu sefer avukat Sami aradı. Rüstem açtı, avukatın sesi çok endişeli ve sıkıntılı geliyordu. “Alo Osman Bey, Osman Bey.“ Rüstem ne oluyor dercesine başını sallayıp “Sami Bey, Osman Bey rahatsız.“ Sami “Sen yine de ver. Çok önemli hayat memat meselesi.“ Rüstem “Sami Bey kendisi şu an şuurunu kaybetmiş durumda; hem konuşamıyor hem de kimseyi tanımıyor.“ dedi. Sami “Televizyonu açın.“ dedi. Rüstem eliyle televizyonu açın işareti yaptı. Kanallar son dakika geçiyordu. “Hanlı Holding’e uyuşturucu ve kara para operasyonu. Yöneticileri göz altında.“ Rüstem olduğu yere çöküp “Ne oluyor bu aileye.“ dedi.

Kuzey içine gömüldüğü koltukta sevinçle “Evet, sabah sabah dünyanın en güzel haberi, aferin size çocuklar.“ dedi.

Çiftliğinde tüfeğini temizleyen Hüseyin haberleri duyunca “Ah benim ahiret gardaşım ah… Ama korkma senin düşmanların ne kadar büyük ise dostların da bi o kadar güçlü.“ dedi. Tek hamle ile tüfeğinin namlusunu kapatıp gez, göz, arpaçık yaptıktan sonra “Av başlıyor.“ dedi.

Devamı Gelecek Ay…

Yorum bırakın