Şuur ve Kaybı 5 / Kenan Kurban

Evlerine gönderilmesine karar verilen Osman ile Sultan yine polisler tarafından ön kapıdan çıkartıldı. Peş peşe patlayan flaşlar, cevval muhabirlerin birbirine karışan soruları ve olan bitenden bihaber iki masum insanın bu pespaye halini göze sokarcasına ifşa olmasını isteyenler büyük ölçüde amaçlarına kavuşmuşlardı. Polis arabaları hareket edince Harun yemek ve içecek numunelerinin sonuçlarını almak için arkadaşının laboratuvarına doğru hareket etti.

Organize şubede son günlerin en hareketli ve heyecanlı dakikaları yaşanıyordu. Şube müdürü, masasında duran dört dosyaya bakıp sabit telefonu kaldırıp memuru içeri çağırdı. İçeri giren yakışıklı genç başıyla selam verdi. Müdür biraz gergin biraz isteksiz daha çok da bir an önce kurtulmak istercesine dosyaları eliyle iterek “Bunları görevli memurlara ver sorguya başlasınlar.” dedi. Dosyaları alan memur bir an kollarının bu yükü kaldıramayacağını hissetti. Muhtevanın ağırlığına ister istemez herkesi sarsıyordu. Sık sakallı, haşin bakışlı, iri cüsseli polis sorgu odasının kapısını sert bir tavırla açıp korku salan adımlarla içeri girdi. Odada tek başına oturan kravatlı, takım elbiseli, sinekkaydı traşlı yüzü ve başının arkasından öndeki açıklığı kapatmak için uzatılmış saçlarıyla sakin sakin bekleyen adam bir an ürperdi, telaşlandı. Fakat içeri giren mavi gözlü, kumral ve daha halim selim tavırlı polisi görünce kendisini toparladı. Kumral polis masanın başındaki boş sandalyeye oturdu. Elindeki dosyayı yumuşak bir tavırla masanın üzerine bıraktı. Saygı içeren yumuşak bir tonda “Sayın Aksel Saak siz kıymetli bir iş adamı, iyi bir vatandaşsınız. Devletimiz bunun farkında lakin Osman Hanlı meşru faaliyetlerinin arkasına sığınıp kirli ilişkiler kurup pis işlere bulaşmış vatana, millete zararlı bir insandır.” dedikten sonra elinin altındaki dosyayı açtı. Aksel konuşmalardan iyice rahatsız olmuştu. Bir yandan da sözün sonunun nereye varacağını merak etmekten kendisini alamıyordu. Polis, iki sayfa yazıyı çıkartıp dosyayı Aksel’e doğru iterek “Kısacası, bir daha o ve suç ortakları gün yüzü göremeyecek. Biz sizin tabiiyetinizin bunlar ile uyuşmadığını da biliyoruz.” Aksel senelerin getirdiği tecrübeyle “Teşekkür ederim.” dedi. Polis bu kez önündeki iki sayfayı uzatıp “Bu itirafları imzalayıp bizim ile iş birliği yaparsanız inanın size hiçbir zarar gelmez.” dedi. Aksel’in yüzü ekşidi, canı sıkıldı. Yine de kalemi eline alıp belgeleri okumaya başlarken “Demek bunların altına imzamı attığım an hayatımı geri alacağım öyle mi?” dedi. Mavi gözlü memur bu iş tamam dercesine hafiften ellerini ovuşturup “Çok iyi anlamışsınız Bay Aksel” dedi. Sonra diğer memur ile bu iş bu kadar kolay dercesine göz göze geldiler. Kalemi elinden bırakan Aksel en ciddi tavrını takınıp “Biraz önce benim için söylediğiniz övgü dolu sözlerde samimiydiniz?” dedi. Polis kendisinden emin “Tabi ki bir bildiğimiz var ki söylüyoruz” dedi. Aksel son derece sakin kendisine güvenen bir ses tonuyla “Ben bu güzel vasıfların hepsini Osman Hanlı’dan kaptım” dedikten sonra önündeki itirafnameyi yırtıp yere attı. Ayaktaki polis yumruklarını sıkarken mavi gözlü, bu yanlışı bize yapmayacaktın dercesine Aksel’in gözlerinin içine baktı. Aksel umarsızca devam etti. “Siz kendinizce bir kumpas kurmuşsunuz. Beni de ortak edeceksiniz. Bana ters beyler. Bu iftira girdabı bir şekilde sizi de içine çekecektir.” dedi. Ayaktaki polis öfkeyle masaya yumruğunu vurarak “Ben sana demiştim; bunların hepsi aynı, sen hala adam yerine koyup iyilik yapmaya çalışıyorsun.” dedikten sonra Aksel’in yakasından tutup silkeleyerek “Anlat bakalım moruk kirli paraları nasıl aklıyordunuz?” Mavi gözlü polis de ayağa kalkıp sözde araya girerek “Aksel bey akıllı adamdır. Geleceğini düşünür. Kendisi için değilse bile hem çocukları için hem de lideri pozisyonunda olduğu Ermeni Cemaati için bunu yapar.” dedikten sonra dosyadan Osman ile eşinin perişan hallerinin fotoğraflarını gösterdi. Aksel’in yüzü düştü, üzüldü açıkçası çok şaşırmıştı. Polis devam etti: “Bunlar yolun sonuna gelmişler. Oğlu ise İsveç’te uluslararası uyuşturucu ticaretinden yakalandı. Diğer iki çocuğu Fransa’da alem yaparken yaralanmışlar, can çekişiyorlar. Akıllı ol.” dedi. Gördükleri ve duydukları karşısında Aksel’in dizlerinin bağı çözüldü. Sandalyeye otururken resimlere bir kez daha bakıp “Benim bildiğim akıllı adam doğru adamdır. Başıma gelecek olanlar doğru olduğum için gelsin sıkıntı yok.” dedi. Mavi gözlü polis yazık dercesine başını sağa sola sallarken diğer polis dosyayı sertçe masaya vurup “Damda da çürüyerek geber git.” dedi. Aksel bu kez ulu bir çınar gibi ayağa kalkarak “Bana tabiiyetin dediniz biz yüzyıllarca milleti sadıka olarak anıldık ve öyleydik. Ne zaman ırkçılık arttı, sadece Osmanlı’nın şemsiyesi altındaki Müslümanlar değil gayrimüslimlerin de huzuru kaçtı. Hala da bulamadık. Siz siz olun bize bir daha bu kanaldan yürümeye çalışmayın.” dedi. Polisler umutsuzca dışarı çıktılar.

Aksel Saak’a yapılan teklifin benzeri Salih Canoğlu’na, Salim Kara’ya ve Şehmuz Algın’a da yapılmış ama kabul görmemişti.

Saat on dokuza doğru demir kapının zili çalındı. Adem açınca karşısına eski püskü elbiseleriyle bir ayakkabı boyacısı çıktı. Bu yaşlı adam “Oğlum boyanacak pabuçların var mı?” dedi. Adem küçümser tavırla bir kelime bile söylemeden adamın yüzüne kapatıp sandalyesine oturdu. O anda Kuzey odasından çıkarak “Gelen kim?” dedi. Adem bıkkın bir sesle “Önemli biri değil yaşlı bir ayakkabı boyacısı.” dedi. Kuzey bağırarak “Tez adamı kap getir.” dedi. İri cüsseli Adem şaşkınlık içinde çevik bir hareketle yerinden fırlayıp sokağa çıktı. Neyse ki yaşlı adam aksak ve ağır adımlarla sokaktan aşağı Tersane caddesine doğru ilerliyordu. Adem hızla yaklaşıp “Bey amca kusura bakma bizim patronun boyanacak pabuçları var.” dedi. Yaşlı adam ise Adem’i hiç önemsemeden ağır hareketlerle geri dönüp yol almaya başladı. Adem bu kez saygıyla kapıyı açtı. Kuzey ayakta bekliyordu. Adamı içeri buyur edip oturacak yer göstererek “Kusura bakmayın, şimdiki gençlik geçim derdi nedir bilmiyor. Helal kazanç peşinde koşanlara saygıları da kalmadı.” dedi. Sonra da ayakkabılarını uzatıp “Bir güzel parlatın. Bu arada içecek ne alırsınız?” dedi. Adam acı acı Adem’e bakıp “Bunlar benim için sıradan hadiseler. Ama sizin gibi kibar beyefendiler her zaman karşıma çıkmıyor. Varsa çay içerim.” dedi. Kuzey “Adem, bize iki çay ver sonra da dışarıda bekle koçum.” dedi. Adem anlamlandıramadığı olaylar karışında asık bir yüzle ikramı yapıp dışarı çıkınca Kuzey arkasından kapıyı kilitledi. Sonra boyacının karşısına gelip “Kusura bakmayın.” dedi. Boyacı küçümser bir tavırla “Boş ver böylesi daha doğal oldu. Emaneti aldın mı?” Kuzey gülen gözlerle “Evet” diyerek odasına gitti. Büyük bir itina ile flaş belleği getirip yaşlı adama verdi. Boyacı elinde tuttuğu küçük cihaza bakıp “Kahrolası merakına yenilip açmaya çalışmadın değil mi?” dedi. Kuzey soğuk soğuk terledi. Biraz duraksadı, doğru ile yalan arasında gidip geldikten sonra “Hayır” dedi. Yaşlı adam “Güzel, yoksa en ufak bir hatalı işlemde kendisini silebilir.” kafasını sağa sola sallayıp gözlerini iyice açarak “İşte o zaman yandı gülüm keten helva…” dedikten sonra ceketinin içindeki muhafazalı bölüme koyarken “Zaten hemen Fransa…” diye ağzında yarım bir cümle kaçırıp duraksadı. “Pabuçları boya da işten kaçmış demesinler.” dedi. Kuzey ayakkabıları boyarken adam keyif çayını yudumlamaya başlarken “Güzel mekân, sıradan dikkat çekmez. Aferin, zaten senin methini yıllardır duyuyorum.” dedi. Kuzey “Mekân işimizi görüyor. Ama sizin gibi büyükler teşrif edince asıl o zaman güzelleşiyor.” Adam “Seni sevdim akıllı adamsın. Kiminle nasıl konuşacağını da iyi biliyorsun” deyip ağırdan yerinden kalktı sandığını aldı. Kapıdan çıkarken Kuzey bir yirmilik toka edip “Güzel boyadın her zaman gel.” dedi. Boyacı “Kısmet” diyerek yine aksak aksak yürümeye başladı. Kuzey odasına döndüğünde üzerinden büyük bir yükün kalktığını hissetti, kollarını iki yana açıp gerildi. Ellerini ovuşturup “Sıra şimdi Hanlı Holding için yeni yönetim kurulunu belirlemeye geldi.” diyerek elin bir kalem kâğıt aldı. Birinci sıraya Mehmet Hanlı’nın yardımcısı Kerem Seyrekbasan’ı yazdı.

Harun, laboratuvara vardığında sonuçlar yeni çıkmıştı. Verilerle yakından ilgilenen Selim “Harun çok şaşırtıcı bir durum, kan örnekleri temiz fakat yemeklerde ketamin kalıntılarına rastladık, bunlar beyni çökertir, insanı yaşayan bir ölüye çevirir.” dedi. Harun öfkeli gözlerle sonuçlara bakarken “Adi herifler… Neyse ki düşmanlarımızdan daha güçlü dostlarımız var.” dedi. Hemen müsaade istedi.

Mehmet mühim anlaşmalara imza attığı ülkede şimdi en büyük suçlu olarak sorgulanıyordu. Odada, onu almaya gelen Türk polis ile hiç konuşmadan oturan bir yabancı vardı. Türk polis adi bir tavır ile dosyadan babasının ve annesinin zavallı halleri ile kardeşlerinin hastanedeki komalık resimlerini gösterdi. Onları gören Mehmet başını ellerinin arasına aldı. İçinden sıcak bir şeylerin akıp gittiğini hissetti. Sanki bütün sevdikleri avuçlarının içinden kayıp gidiyordu. Birkaç damla gözyaşı resimlerin üstüne düştü. Polis en halim selim haliyle yardımcı olmak isteyen merhametli abi sıcaklığında “Bizimle iş birliği yaparsan senin ve ailenin kurtulma imkânı var. Hadi şebekeyi ve nasıl işler çevirdiğinizi anlat.” dedi.

Mehmet parmaklarıyla yaşları silip “İki günde nasıl böyle tanınmaz hale gelmişler?” dedi. Yüreği parçalandığından kardeşlerinin resmine tekrar bakamadı. Onun gardının düştüğünü anlayan polis sırıtarak “Mehmet, hepsini kurtarmak senin iki dudağının arasında. Hadi…” dedi. Nemli bakışların arkasından Mehmet düşük bir sesle “Her şeyi mi?” dedi. Polis “Evet, evet her şeyi.” Mehmet, polise eğil işareti yaptı. Polis bunun üzerine kalp atışları duyulacak kadar yakınına sokuldu. Mehmet, en okkalısından cümleleri ağız dolusu bağırarak peş peşe kurdu. Sinirlenen memur bir yumruk indirdi. Sandalyeden yere düşen Mehmet kahkaha ile gülerek “Beni yıldıramayacaksınız, hesap vereceksiniz.” dedi. Memur yakasından tutup kaldırırken Mehmet “Dünyadaki hiçbir şey şerefini vererek almaya değmez, senin gibi şerefsizler de bunu idrak edemez.” dedi. Bu arada yabancı kırık Türkçesiyle “Senin ve ailen için yolun sonu Mehmet Hanlı.” dedi. Mehmet “Hadi oradan pespaye herif, başını sen yazmadın ki sonunu sen belirleyesin.” dedi.

Köşkün önü, alınan bütün tedbirlere rağmen yine basın mensuplarıyla doluydu. Polis ne yazık ki ısrarlara rağmen Osman ve eşini içeride değil dış kapının önünde indirdi. Özellikle ekonomi ve haber kanalları bu olayın şirkette meydana getirdiği ekonomik kaybı ve piyasalara etkisini tartışıyordu. Konuşmacıların bir tanesi bile iyi bir portre çizmiyordu.

Ana caddeye inen boyacı otostop çekti. Şanslı günündeydi. Hemen spor arabalı bir genç durup “Gel yorgun gözüküyorsun.” dedi. Sandığı arkaya koydu. Kendisi öne geçti. Genç “Nereye” dedi. Adam “Samatya” dedi. Genç hızlı bir kalkışla kalkarken “Bugün şanslı günündesin, ben de Florya’ya gidiyorum. Yolumun üzeri.” dedi.

Hüseyin, İstanbul’daki evine geçti. Çok geçmeden kapı çaldı. Baktı gelen genç bir kombi servis elemanıydı, kapıyı açtı. Genç “Hüseyin Bey servis çağırmışsınız.” Hüseyin “Evet buyurun.” dedi. Servis elemanı içeri girip takım çantasını yere bırakıp “Asıl siz buyurun efendim, emrinize amadeyim.” dedi. Hüseyin kasadan dört adet kalem kutusu çıkartıp “Bilal evladım, bunların mürekkep tüpünde aşılar var. Sen hazırlıklarını yap muhtemelen yurtdışına çıkacaksın. Ve sana verdiğim adreslerdeki isimlere bunları enjekte edeceksin.” dedi. Bilal “Bunlar…” cümleyi kesen Hüseyin “Evet, bunlar onlar.” dedi. Bilal’e hafiften heyecan bastı. “Üretileceğini duyduğumda ham bir hayal gelmişti. Ama şimdi ellerimle tutuyorum” dedi ve malzeme çantasındaki özel bölüme emanetleri saklayıp daireden ayrıldı.

Şımarık gencin evine bıraktığı yaşlı adam, hızla üzerini değiştirip zengin bir iş adamına dönüştü.

Gayet sakin bir tavırla duraktan taksi çağırdı. Pasaport ve üzerinde Air France yazan biletini kontrol ettikten sonra “Artık çıkabilirim.” dedi. Hedefe yaklaşan emin adımlarla merdivenlerden inip saat yirmi uçağına yetişmek için bekleyen araca binerek yola koyuldu.

Harun arkadaşını tedavi için ne yapabileceğini düşünmeye başladı. Öncelikle bir yolunu bulup ortamdan uzaklaştırmak gerekliydi. Bunu nasıl yapacaktı? Arabada uzun uzun düşündü, en iyisi “Hüseyin beyle ortak bir plan yapmak” diye düşündü.

Fransa saatiyle gece yarısı gibi iniş yapan adam hiç vakit kaybetmeden taksiye binip Enghien Les Bains’e dedi. Paris’in banliyösüne doğru araba hızla yol alırken adam yolculuk ve yaştan mütevellit hafiften uykuya daldı. Şoför, kıyamayan bir ses tonuyla “Geldik beyefendi” deyince uyandı. Zar zor gözünü açıp şöyle bir etrafına bakındı, yolu tarif etti. Göl kenarında müstakil bir eve gelince indi. Kapıdaki görevliye “Bay Jacques’e Türkiye’den Jacques geldiğini söyleyin.” dedi. Kısa zamanda onay gelince içeri girdi. Geniş ve güzel bahçeden geçti. Gösterişli kapıdan içeri girdi. Hizmetçi onu direkt kütüphaneye aldı. O içeriye göz atarken saçları tamamen dökülmüş robdöşambrıyla kasıla kasıla yürüyen kısa boylu adam “Hoşgeldin Jacques” dedi. Boyacı adam karşısında dikilip tablodan bütün bedeniyle dönüp “Hoşbulduk Jacques” dedi. Kısa boylu adam “Bastille Hapishanesi, Fransız devriminin sembolü” dedi. Boyacı “Evet, haçlı seferlerinde silahla yenemediğimiz Müslümanları Fransız devriminin etkisiyle oluşan fikri akımlar ile içten içe bitirip en sonunda yenmeyi başarmıştık.” dedi. Bu arada emaneti adama uzattı. Ev sahibi “Fikir üretemeyenler hep köle olmaya mahkûmdur.” dedi. Ve flaş belleği bilgisayarına takıp çalıştırdı.

O dakika evinde saatlerdir sabırla bekleyen Hüseyin ise bilgisayarına gelen sinyalin yerini tespit etti. Hemen Bilal’e konum attı. Hazır olda bekleyen Bilal tamam cevabını gönderdikten sonra hemen yolculuk işlemlerine başladı. Hüseyin’in yüzü iyice gülmeye başlamıştı. Kendi kendine “Evet sona doğru geliyoruz.” dedi.

Jacques bilgisayarına bakıp “Evet, tahmin ettiğimiz gibi şifrelemişler. İstedikleri kadar tedbir alsınlar biz hepsini aşarız.” dedikten sonra ayağa kalkıp boyacıya iyice yaklaştı: “Jacques, sana ve Türkiye’deki ekibe teşekkür ediyorum. Kimsenin bize başkaldıramayacağını gösterdiniz.” Boyacı başıyla selamlayıp “Yüce davamız için her zaman her türlü hizmeti yapmaya hazırız Jacques.” dedi. Sonra müsaade isteyip odadan çıktı.

Bilgisayarını inceleyen Hüseyin Bilal’e ikinci operasyonu nereye yapacağının bilgisini atıp “Hadi koçum, Allah yardımcın olsun.” dedi.

Jacques ekibini çağırıp şifreleri hemen çözmelerini istedi. Ekip büyük bir özveriyle çalışmalarına başladı. Üç saat gibi kısa bir zamanda bütün şifreler kırıldı. Jacques ellerini ovuşturup “Çok güzel, bundan sonrasını ben hallederim, çıkabilirsiniz.” dedi. Kütüphanesinde tek başına bilgileri incelemeye başladı. Bir ara ihtiyaç gidermek için dışarı çıkıp geldi. Tekrar masasına oturdu. O anda biri kapıyı kilitledi. Başını kaldırıp baktığında buğday tenli sert bakışlı bir genç gördü. Bu Bilal’di. Bilal elinde silahı doğrultup masaya doğru yürüdü. Jacques şaşkın şaşkın “Sen buraya nasıl girdin?” dedi. Bilal “Gülerek bu numaraları bana yapma Jacques. Kaçmak için yaptırdığın gizli tünellerden, bu kadar da değil. Siz ve size bağlı bütün elemanların Fransız ihtilalinin sembollerinden Jacques ismini kullandığını da biliyoruz.” dedi. Jacques iyice afalladı “Sen Türk istihbaratından mısın?” dedi. Bilal gayet mağrur “Hayır… Hem kimden, neci olduğum önemli değil, mühim olan kime karşı niçin savaş verdiğimdir.” Adamın kulağına eğilip “Ben hakkın yanında adaletin savaşçısıyım.” dedi. Jacques “Beni nasıl buldun?” Bilal bilgisayardaki diski gösterip “Ben sizi değil siz bizi buldunuz. O bellek sizin bilgisayarınızdan daha gelişmiş bir cihazdır. Sizin kayıtlı bütün bilgilerinizi bize aktardı. Kısacası oyuna geldiniz.” Jacques “Burada hiçbir şekilde uydu, internet bağlantısı kurulamaz.” Bilal “Biz zaten onları kullandığımızı söylemedik. Sadece bize özgü başka bir sistemi kullanıyoruz. Buna sizin kafanız basmaz.” dedi. Jacques’e korku basmıştı, titrek bir sesle “Beni öldürecek misin?” dedi. Bilal “Korkma yaşayacaksın. Bu konuştuğumuz her şeyi unutup bizim kölemiz olarak.” dedi. Jacques anlamak için şaşkın şaşkın bakınca Bilal “Bizim geliştirdiğimiz sistem ile beynini kontrol edebiliyoruz.” dedi ve elindeki enjektörle aşıyı ona zerk etti. Jacques kendinden geçti. Bilal hızla çıkıp İsviçre’ye gitmek için yola çıktı. Hüseyin oturduğu yerden Jacques’e komutları göndermeye başladı. Jacques kendisine geldiğinde şöyle bir etrafına baktı “Amma da uyumuşum.” dedi. Sonra da adamlarına Osman Hanlı operasyonu sona erdi talimatı verdi.

Altı Ay Sonra

Hanlı Holding’de basın toplantısı için hazırlıklar tamamlanıyordu. Ortamda daha çok büyük bir merak hâkim. İçeri önce Mehmet Hanlı girince uğultu kesildi. Onun peşi sıra Osman Hanlı girdi. Artık çıt sesi bile yoktu. Osman gayet sakin ortamı şöyle bir süzdü. Kısa bir giriş konuşmasından sonra “Özellikle şahsıma, aileme, dostlarıma ve topluluğumuza cana kast dâhil olmak üzere her türlü gayri ahlaki saldırı yapılmıştır. Ama ummadıkları bir dirençle karşılaşıp hak ettikleri cezaları bulmuşlardır. Bundan sonra da bulmaya devam edeceklerdir.” dedikten sonra birkaç hukuki açıklamadan sonra sözlerini nihayete erdirdi. Bir basın mensubu soru yöneltti. “Efendim grubunuzun beyin kontrolünü mümkün kılan teknoloji ürettiği iddiası var. Doğru mu?” Osman gülerek “Günümüzde insanlık hiç olmadığı kadar çığırından çıktı. Bu zamanda safdillik yapıp, birtakım ahlaki söylemlerin arkasına sığınıp beklemek ancak acizlerin ve tembellerin psikolojik yapısıdır. Unutmayın, icadı yapanlar ancak onun sosyal hayatta nasıl kullanılacağının kurallarını koyup felsefesini üretebilir.” dedi. Diğer bir gazeteci “Yaşanan süreçte çok ekonomik kaybınızın olmasına rağmen sarsılmadınız. İsviçre’den para aktarıldığı doğru mu?” Osman “Dediğim gibi bizim gibi insanlar her türlü saldırıya karşı önlemini almalıdır.” dedi.

Bu toplantıyı canlı izleyen iki adam “Jacques1 ! Haindir. Türklere çalışmaya başladı. Çünkü neredeyse bitecek operasyonu anlamsızca sonlandırdı.” dedi. Diğeri “İsviçre’deki Jacques2 de hain, on milyar dolar parayı Osman Hanlı’nın hesabına göndermiş.” dedi. Sonra göz göze gelip “İkisini de öldürüp bizim kaldığımız yerden devam etmemiz gerek.” dediler.

Osman toplantıyı bitirip kalkarken genç bir muhabir heyecanla bir soru sordu: “Osman bey, sizi böyle bir saldırıya maruz bırakan sebep nedir? Daha doğrusu sizin farkınız ne?”

Osman durdu, bütün bedeniyle insanlara dönüp “Şuur delikanlı, şuur… Adalet temelleri üzerinde yükselip merhamet kokan bir gelecek inşa etme şuuru…” Sonra elini yumruk yapıp “Bunun için güç gerekli.” dedi.

Son…

Yorum bırakın