Şuur ve Kaybı 4 / Kenan kurban

Tarihin sessiz tanığı eski hanın taş duvarları dışarıyla alakayı tümden kesiyor. Küçük pencereden ise ışık zar zor içeri sızabiliyordu. Hüseyin pürdikkat gelen bilgileri hızla tararken “Evet Kuzey, şimdi beni tasmanı tutanlara götür.” dedi.

Kuzey üst üste gelen başarılı çalışmaların mutluğundan heyecanlanıp yüreği yerinden çıkarcasına çarparken harici belleği şifrelerinden sebep açamayınca canı sıkılmıştı. Bu kodları çözmek onu aşan bir durumdu. Diski çıkartıp çekmecesine koydu. Duvarda yaşananlara aldırmadan çalışan saate baktı, on sekizi gösteriyordu. Kuryenin geliş saatine daha bir saat vardı. Gözlerini yumdu koltuğunda sallandı.

Hastanenin koridorlarında oturarak bekleyen Dr. Harun ömründe kendisini hiç bu kadar aciz hissetmemişti. Acele adımlarla gelen Avukat Sami’yi görünce yüreğinde aynı dertlerle mustarip birini daha görmenin ferahlığını hissedip “Demek ki aynı acıları çekmek, paylaşmak insanları birbirine yaklaştırıyormuş.” dedi. Siyah sık sakalları, korkusuzca bakan siyah gözleri esmer teniyle tam yağız bir Anadolu yiğidi dedirten Sami soluk soluğa “Çıktılar mı?” dedi. Dr. Harun “Bekliyoruz.” dedi. Sami “Bu kadar uzun zaman almaması lazım.” dedi. O an doktor aniden ayağa kalkınca Sami de atik bir hareketle geri döndü. Memurlar beraberlerinde Osman ve Sultan olduğu halde kendilerine doğru geliyorlardı. Polisin elindeki raporu “Ben aile doktoruyum” diyerek Harun havada kaptı. Memur bu duruma bozulsa da müdahale etmedi. Avukat Sami, Osman ile Sultan Hanım’ın halini görünce içi burkuldu. Hemen ellerinden tutup “Merak etme dostum. Bu kötü günler geride kalacak.” dedi. Harun okudukça gözleri büyüyor, okuduklarına inanamıyordu. Nihayetinde “Allah Allah! İstesem ben bile bu kadarını yazamazdım.” dedi. Meraklı gözlerle kendisine bakanlara “Sağlıklarının hapishane koşullarına elverişli olmadığını yazmışlar.” Sami’nin bugün belki de ilk defa yüzü güldü. Sami “Ben hemen hukuki işlemleri tamamlatıyorum.” Harun “Memur bey arka kapıdan çıkartalım. Bu vaziyette görüntülenmelerini istemiyorum.” dedi. Memur aşağılarcasına “Beyefendi! Biz sizden emir almıyoruz. Bizim üstlerimiz var.” dedi. Harun öfke ile karşılık verecekken Sami araya girip “Siz sakin olun doktor bey hassas zamanlardan geçiyoruz. Ben şimdi savcı beyi arar çözerim.” dedi. Dr. Harun bu söz üzerine biraz sakinleşirken “Rüstem, biz dönüyoruz köşkün önünde bir tane bile basın mensubu istemiyorum.” mesajını atmaktan geri kalmadı. Sami en ikna edici cümlelerini kurmasına ve nüfuzuna rağmen başarılı olamamıştı. Yüzü bir kez daha asılırken başı öne düştü. Memur kibirle bakıp “Ön kapıdan çıkış yapılacak.” dedi. Bir hareketlenme olurken Harun yerinde sabit kaldı. Ortalık sakinleşince de yanına yirmili yaşlarında sarışın bir genç sokuldu. Harun ile göz göze geldiler. Harun “Tamam mı?” dedi. Genç elindeki tüpleri gösterip “Evet.” dedi. Harun “Beni takip et arabada yemek ve et örnekleri var. Onları sana adresine vereceğim laboratuvara götüreceksin.” dedi. Biteviye adımlarla beraber yürümeye başladılar.

Hüseyin tüm dikkatiyle bilgileri incelerken kapı kibarca tıklatıldı. Hüseyin’in nurlu yüzünde ince bir tebessüm belirdi. Bu saygı dolu tınıyı çok iyi tanıyordu. Hüseyin “Gel Fahri, gel eski dostum.” dedi. Ağır ağır iniltiyle açılan dökme demir kapıdan elinde küçük zarif gümüş tepsi üzerinde hoş rayihalar saçan Kütahya işi fincanda kahve ve küçük su bardağı ile ellili yaşlarında orta boylu yaz-kış koşturmaktan yorulduğu belli olan buğday tenli Fahri girip selam verdi. Hüseyin koltuğunda hafiften kalkar gibi yaparak selamı alıp “Her zamanki gibi benim geldiğimi haber alıp söylemeden kahvemi getirdin Fahri?” dedi. Fahri, Hüseyin’in önündeki boş fincanı gösterip “Hoş geldin beyim, benim kahvem ısıtıcı suyunda yapılmış sallama içeceklere benzemez.” dedikten sonra fincanı ve suyu masanın üzerine bıraktı. Hüseyin de eliyle işaret ederek karşısına oturmasını istedi. Fahri ahşap sandalyeye otururken konuşmaya devam etti. Fahri “Otuz yıldır burada esnafım, her milletten insan tanıdım. Kalender adamlarla dostluk yaptım. Haraç toplamak isteyen sözde kabadayılarla kapıştım. Ama sizin gönlümdeki yeriniz farklı ve özel. Lakin buraya çok sık gelmiyorsunuz. Hal böyle olunca gözüm hep yollarda siz bu mıntıkaya ayak basar basmaz kuşlarım bana haber veriyor.” Hüseyin önce suyunu içti. Sonra kahvesinin keyfine varmak için bir yudum alıp ağzının içinde dolaştırdı, “Sen de benim için bir kıymetli insan, hakiki bir dostsun.” dedi. Sözler susup bir an göz göze gelince sessiz samimiyet tüm odayı sardı. Nihayet Hüseyin “Anlat bakalım, ortalık haberlerinden ne var yok?” dedi. Fahri düşündü. Derin bir nefes alıp muhakeme yaptıktan sonra “Malum herkesin ağzında Osman Hanlı var. Menfi konuşan çok, müspet az.” Hüseyin fırsatını buldum dercesine bir bakış atıp “Senin fikrin ne?” dedi. Fahri yüzünü buruşturdu en içten haliyle “Eskiden bacanın, tozun, toprağın kiri vardı. Suyla yıkayınca giderdi. Ama şimdi öyle virüsler türedi ki insanı ve insanlığı için için yiyor beyim…” Hüseyin “Merak ettim neymiş o virüs?” Fahri hiç tereddüt etmeden “Bilgi kirliliği diyorlar. Doğrudan fazla yanlış var. Uzun lafın kısası bu adamın hakkında söylenenlere kalbim yemese de aklım, hani acaba demekten de kendini alamıyor.” derken Fahri’nin başı öne doğru düştü. Sanki daha ağır bir yükü vardı da omuzları bunu kaldıramıyordu. Kahvesinin son yudumunu içen Hüseyin vakur oturuşuyla Fahri’yi takdir eden gözlerle süzüyordu. Fahri ise başını tekrar kaldırırken yüreğinin acısı adeta bütün bedenini kaplamıştı. Biraz beyazlamış bıyıklarının altındaki etli dudaklarını yapma dişleriyle hafiften ısırıp “Şeyh dedem.” dedi. Işığı iyice azalan oda sanki güneşten başka bir kaynaktan besleniyormuşçasına ışırken Fahri “Şeyh dedem, yüz otuz yaşında vefat etti. Sultan Abdulhamid zamanını görmüştü. O içi yana yana hep şöyle derdi; yüz otuz yıllık ömrümün bütün hayırlarını bir kenara koyup Ulu Hakan tahttan indirildiği gün onun yolunda şehit olsaydım daha hayırlıydı.” derdi. Sonra biraz duraksadı düğümlenen boğazını temizleyip “Tabi ben o yaşlarda pek idrak edemezdim. Lakin o anlatmaktan usanmaz üstüne basa basa tekrarlardı. “Oğlum, Ulu Hakan gitti koskoca İslam devleti yıkıldı. Onun hal edilmesinde kimlerin katkısı varsa o günden bugüne dökülen her Müslüman kanına ortaklar. Çünkü indirilen bir sultan değil, zalimlere keskin kılıç mazlumlara kalkan olan Devlet-i Âliye’nin sistemiydi.” derdi. Orada bulunanlar “Yapma Şeyh Baba, yüz otuz yıllık amel bir kişi için heba edilmez.” diye serzenişte bulunurlardı.

Hüseyin’in mevcut acısı bir kat daha artmış, ciğeri dağlanmış, yüzünün etleri dökülüyordu. Fahri, kendisini toparladı. Buğulu sesiyle “O acısını yutup şöyle nasihat ederdi; ümmet şuurunu yaşatıp, devletinize sahip çıkma bilincini güçlendirin.” derdi. Hüseyin göz ucuyla bilgisayarına baksa da aklı Fahri’de, gönlünde ise Osman olduğu halde “Şeyh deden büyük adammış.” dedi. Tasdikler manada başını sallayan Fahri “Belki de bu anlatacaklarım daha mühim.” dedikten sonra şöyle bir ayağa kalkıp uyuşmuş bacaklarını açtı. Yine tane tane konuşmaya başladı: “Kuvvetle muhtemel Hz. Mehdi zamanına girdik. Zuhuru da çok uzak değildir. Belki de insanlık tarihinin en karışık fitne zamanı olacak. O sebepten Ehl-i Beyt’in yanından ayrılmayın, onları çok sevin; çünkü onları Allah asla Süfyan’a ve Deccal’e götürmez tavsiyesinde bulunurdu. İşte ben o gün bugün Evlad-ı Resul’ün peşinden giderim.” dedi. Hüseyin’in simasında hüzünle neşeyi içinde barındıran bir tebessüm belirdi. Hüseyin “Ehl-i Beyt’in yükü hep ağırdı. Şimdi ise daha da ağırlaştı. Onların durduğu yerin kıymetli olduğu bilindiği halde çok az mümin bunu canı gönülden kabulleniyor. Genel de ise Ehl-i Beyt hepten yok görülmeye çalışılıyor. Bütün engellemelere rağmen bir avuç sevenleriyle Ehl-i Beyt nesebine yakışır bir vakar ile vazifesini bilfiil yerine getirmenin gayretinde.” Fahri bir yandan onaylarken bir yandan da iri gözlerini iyice büyütüp küfürler sallayacaktı ki Hüseyin’in gönülden beslenip akıldan süzülen hikmet dolu kelimeleri buna mani oldu. Hüseyin “Yeniden ümmet olma yolunda ki en büyük adım Ehl-i Beyt sevgisinin bütün mümin gönüllere tekrardan yerleştirilmesiyle olacaktır. Şahsen bunun en kıymetli amelimiz olarak ahirette karşımıza çıkacağına inanıyorum.” dedi. Fahri parlayan gözlerle baktı ve “Sizin farkınız da bu karmaşık sorunları, problemleri en temelden basit bir şekilde halletme yeteneğinizin olması. Bu da aklınızın büyüklüğünün alameti.” dedi. Hüseyin elini yumruk yapıp Fahri’ye doğru uzattı. Fahri’de o büyük elini yumruk yapıp “Tamam” manasında hafiften değdirip “Beyim muhabbet hoş lakin sizin önemli işleriniz vardır. Allah’a emanet olun.” diyerek müsaade istedi. Hüseyin “Görüşürüz güzel gönüllü insan…” dedi. Fahri ayrılık hüznü içinde yine narin adımlarla odadan ayrıldı.

Hüseyin eline kalem, önüne bir kâğıt alıp yazmaya başladı.

1. İsviçre Mehmet’in durumunu kontrol altına al,

2. Fransa Meryem ve Serdar’ın tedavileri ve kurtarılması,

3. Osman ve Sultan teşhis ve tedavi,

4. Hainleri bul ve kullan,

Yazıp kalemi elinde şöyle bir çevirdikten sonra masanın üzerine bırakıp kâğıdı çekmecesine koydu. Bilgisayarına gelen bilgileri kontrol ederken ortam dinlemeyi de açınca “Ah Kuzey ah, keşke şu şifreleri kırabilseydin zaferine zaferler eklemiş olacaktın.” diyen Kuzey’in sesi duyuldu. Hüseyin küçümser bir gülümsemeyle birlikte “Sen daha çok şifre çözeceksin.” dedi. Sonra da cep telefonundan tartışma formuna şöyle yazdı “Konuşan bir dil varsa mutlaka onu duyan bir kulak vardır.” yazıp dünya haritası olan laptopunun ekranına bakarak beklemeye başladı.

Bir süre sonra bir Avrupa ülkesinin üzerinde “Aşk, bedel ister.” yazısı belirirken onu “Duymak, akıl varsa değerlidir.” cümlesi takip ederken Uzak Doğu ülkesinden gelen “Sadakati sınanmamış dost dost değildir.” satırı daha bilgeceydi.

İsviçre’de iki gündür bir nezarethanede hiçbir açıklama yapılmadan tutuklu bulunan Mehmet’in sinirleri bozulmaya başlamıştı. Sadece bir taburenin bulunduğu üç metre karelik alanda attığı voltalar uç uça eklense Türkiye’ye çoktan varırdı. Ama kimin umurundaydı. Sinirle atılan adımların çıkarttığı sert sese bazen soğuk demir parmaklıklara ellerini sürterek çıkan tıngırtı eşlik ediyor “Bunu bana yapan kim?” sorusu beynini iyiden iyiye kemiriyordu. Yumruklarını sıkıp dudaklarını ısırarak bütün evhamları bastırmak istercesine bağırarak “Sakin olmalıyım, duygularıma yenik düşmemeliyim. Aklım benim yol gösterici aklım neredesin?” diyordu. Aslında bu tepkisi bile aklının yanında olduğunun alametiydi. Yine de insandı yüreği vardı. Kaotik zor zamanlarda daha fazla çalışıp daha çok karmaşık hisler üretiyordu. Bu bombardıman karşısında her an bir zaaf gösterip yenik düşebilirdi. Sonra babasını düşündü, o bu saate kadar ne yapar eder müdahale de bulunurdu. Demek ki onun da başına bir çorap örülmüştü. Birden yorulduğunu hissedip dudaklarından hasret ve merhametle karışık “Baba, babacığım…” kelimesi dökülürken bitkin bedenini tabureye zor attı. Sırtını nem ile beraber insanın içini üşüten duvara yaslayıp başını ellerinin arasına aldı. Annesi, babası ve kardeşlerinin büyük bir kumpasa kurban gitmiş olma ihtimalini düşündükçe çıldırıyordu. En ağır küfürleri sallayarak yerinden fırladı avazı çıktığınca “Korkak herifler çıkın karşıma, köpekler…” diye bağırarak parmaklıkları var gücüyle salladı. Nihayet tüm engellemelerine, mukavemetine rağmen yenilmiş psikolojisi benliğine hâkim olunca “Yolun sonuna geldik.” diyerek olduğu yere çöktü. Üç, dört dakika ruhsuzca kala kaldı. Sonra sıcak birkaç damla yaş yanaklarını ıslatırken nişanlısı Leyla’nın aşkla bakan o siyah iri gözlerinin hayali belirdi. Zorla da olsa parmaklıklara tutunup kalkarken yüreğinin derinlerinde bir yerler de yeniden savaşma cesaretini toplanmaya başladı. Aşk, içinde sırlar saklayan sihirli, çok güçlü bir duyguydu. Bu kez azmin ve kararlılığın verdiği kuvvetle yumruklarını sıkarken “Kimsenin geleceğimi, sevdiklerimi ve değerlerimi elimden almasına izin vermeyeceğim. Kanımın son damlasına kadar mücadele edeceğim.” dedi. Evet, Mehmet mefkûresi uğrunda hep savaşmış Osman Hanlı’nın evladıydı. Hakikaten de paniklemek, korkaklık Mehmet’e yakışmıyordu. O bu muhasebeyi yaparken sivil kıyafetli iki kişi geldi. Lakayt tavırlarından bu ülkenin vatandaşı olmadıkları belliydi. Kilidi açıp, kısa boylu kel adam kelepçeleri sallayıp göz işaretiyle ellerini göstererek sert bir ses tonuyla “Uzat” dediler. Mehmet “Siz kimsiniz ki bana kelepçe takacaksınız?” diyerek ittirdi. Bunun üzerine pala bıyıklı boylu poslu olan Türkçe “İhanet ettiğin ülkenin memuruyum” diyerek üzerine yürüdü. Mehmet bu itham karşısında beyninden vurulmuşa döndü. Hiç bekletmeden yumruğu yapıştırdı. Adam sendeleyip yere düşerken Mehmet eli kelepçeli olanın diz kapağına doğru sert bir tekme atınca adam mecburen eğildi. Mehmet bu kez kafasına diz vurdu. Adamın yüzü kan çanağına döndü. Gürültüye eli coplu üç memur koşarak geldiler. Birisi Mehmet’in karın bölgesine çalışırken bir diğeri dizlerine, birisi ise kafasına doğru coplarını salladı. Mehmet başını gelenden kaçırdı. Ama dizine gelenler onu sarsmıştı. Yere düşerken bir polisi de yumrukladı. Nihayetinde beş kişi birden üzerine çullanıp peş peşe tekmeleyip ters kelepçeyi taktılar. Adeta sürüklercesine dışarı çıkardılar. Tam kapıdan sokağa adım atacaklarken polisin birisi durdurup Mehmet’in yüzündeki darp izlerini ve kanı gösterip “Dışarıda basın var. Burası gelişmiş ülke, işkence olmaz temizleyelim.” dedi. Aynı şekilde lavaboya götürüp pirüpak edip çeki düzen verdiler. Kapıya kadar yine çekiştirerek götürdükten sonra dışarı atılan ilk adımla birlikte kibarca muamele etmeye başladılar. Binanın önünde merakla bekleyen kalabalık bir basın mensubu vardı. Görüntü ve fotoğraf almak için birbirleriyle yarışırken sorular birbirini kovalıyordu. “Mehmet Bey uluslararası bir suç şebekesinin yöneticisi misiniz?” “Türkiye’ye iadenizi isteyecek misiniz?” “Aileniz servetini bu yollardan mı elde etti?” bütün bu birbirine karışan sorular arasında tanıdık, kulağa hoş gelen bir kadın sesi geldi. “Mehmet Bey, suçsuzluğunuzu nasıl ispatlayacaksınız?” Mehmet o yöne doğru baktı. Sorunun sahibini görünce gözleri büyüdü “Leyla, Leyla…” dedi. Mehmet o an bir devdi. Polisleri bir çırpıda silkeleyip Leyla’ya doğru koşmak istedi. Ama başaramadı. Zorla arabaya bindirilip yol alırlarken gönlü orada kalmıştı. Leyla burada olduğunu nereden, nasıl öğrenmişti? Ya o başındaki ipek eşarp… Leyla ailesinin tüm tepkilerine rağmen örtünmeye karar verdiğinde kendisi hediye etmişti. Leyla’nın da “Ömrüm olduğunca seni hep seveceğim. Bu hayatımdaki en anlamlı ve özel hediye” dediğini bugün gibi hatırlıyordu. Mehmet’in, bu muamma kuyusundan çıkacağına olan inancı şimdi perçinlenmişti.

Hüseyin hafiften gergince ama umut dolu bir halde yazışmaya başladı. “Kardeşlerim büyük bir diz çöktürme operasyonuyla karşı karşıyayız.” “Aşk, bedel ister” rumuzlu kişi “Karşı taarruza hazırız.” yazdı. Hüseyin, “Şimdilik hiçbir şey yapmayacağız. Çünkü teknolojik üstünlük bize geçti ve onlar bunu bilmiyor. Çıbanın başına ulaşıp tüm çaplarını görene kadar kılımızı kıpırdatmak yok.” cevabını verdi. “Duymak, akıl varsa değerlidir.” remzini kullanan ise “Ben nişanlısını Mehmet’in yanına göndererek, Fransa’da ise gençleri uzaktan korumaya alarak ufak çapta harekete geçtim.” yazdı. Mehmet “Şimdilik bu düzeyde kalsın. Asla kendimiz olayların içinde olmayacağız.” yazdı. “Sadakati sınanmamış dost dost değildir.” satırının sahibi ise “Bu zaman zarfında ciddi ekonomik kayıplar olacak” notunu düştü. Mehmet “Ben size birer dolma kalem göndereceğim. Bunun mürekkep tüpü dünyada sadece bizim sahip olduğumuz bir aşı ve insan beynini yönetme imkânı veriyor. Sizler bunları hedef kişilere enjekte edeceksiniz. Bu isimlerden biri bizim paraların toplandığı merkezin yöneticisi olacak.” yazdı. “Aşk, bedel ister” cevap verdi “Sayımız az ama tesir gücümüz zirvede olacak.” yazdı. Hüseyin “Aynen… Dünya kuruldu kurulalı bugünkü kadar av ile avcının, dost ile düşmanın, hain ile güvenilir olanın iç içe geçtiği bir zaman dilimi olmadı.” cevabını verdi. “Duymak, akıl varsa değerlidir.” remzini kullanan “Osman Hanlı, bu tongaya nasıl düştü?” Hüseyin “Karşı taraf sinsilikte, fitnede yüzyılların tecrübesine sahip bir anlık boşluktan faydalanmasına ve sabretmeyi iyi biliyorlar.” cevabını verdi. “Sadakati sınanmamış dost dost değildir.” ise “O halde biz de fitne üretmeliyiz.” Hüseyin “Gerçekçi bir tespit. Her yalana, dolana biz tek tek cevap yetiştiremeyiz. Bu yöntem ters çevirip zalimleri bertaraf ederken, mazlumları da korumasını bilmeliyiz ki zulmeden olmayalım” cümlesinden sonra “En kısa zamanda tekrar görüşeceğiz. Allah’a emanet olun” yazdı. Arkadaşlarının hepsi “Tamam” işareti gönderdi. Harici belleği çıkartıp avucunda sıkıca tutarken ekrana bakarak “Bu elimdeki senden kat ve kat daha üstün, daha mühimi yeryüzünde sadece bize ait. Bu sayede düşmanlarımız avcıyken av olacaklar.” dedi. Dizüstü bilgisayarını kapattı. Odaya şöyle son bir kez göz atıp ağırca ayağa kalkıp belki de milyonlarca hatıraları, sırları bağrında saklayan taş duvarları gizemleriyle baş başa bırakarak tarihi yeni bir iz düşmek için dışarı çıktı.

Devamı Gelecek Ay

Yorum bırakın