Şuur ve Kaybı 3 / Kenan Kurban

Osman ile Sultan’ı hastaneye götüren cankurtaran sanki onlara yapılan zulmün farkındaydı ve o sebepten feryat edercesine sirenlerini çalarak yol alıyordu. Görevlerini yapan iki ekip otosu ise ona eşlik ediyordu. Dr. Harun düşünceli düşünceli arkasına bakarken ümitleri sönmüşçesine başını sağa sola sallayıp arabasına doğru hareket etti. Arabasını çalıştırırken bir yandan da telefonu ile arama yaptı. Ve ilk çalışında açılan telefondan siren sesleri rahat duyuluyordu. Dr. Harun “Alo Kamuran, işe polis karıştı risk alamayız. Kaçırma planı şimdilik iptal. Ben yeni bir formül bulacağım. Hastanede yalnız bırakmayın. Ve mutlaka ve mutlaka tahlil için ayrıca kanlarından alın.” dedi. Genç ve kendinden emin ses cevap verdi: “Siz nasıl emrederseniz Harun Bey.” Doktor hiç vakit kaybetmeden Avukat Sami’yi aradı. Avukatın sesinden bir hayli canının sıkkın ve müşkül bir durumda olduğu anlaşılıyordu. Dr. Harun: “Alo Sami.” Av. Sami: “Buyurun Harun Bey.” Dr. Harun: “Şu anda Osman Bey ve eşini hastaneye götürüyorlar. Haklarında yakalama emri var. Fakat sağlık durumları buna engel. Ben, evde göz hapsi için rapor alacağım siz de hukuki süreci hızlandırın.” Avukat endişeli bir sesle “Tamam. Hemen işlemleri başlatıyorum.” dedi kapattı. Doktor işin vahametinin farkındaydı. Yine de sakin kalıp duygularına yenik düşmek istemeyen bir kararlılıkla “Madem gayrinizami bir harp durumu var, biz de hadlerini bildirip hakkımızı alalım.” dedi. Yüzü daha da sertleşti, gözlerinde ise bir kaplandan daha vahşi öldürücü bakış belirdi. Tuttuğu nefesini bırakıp “Başkasının hakkını yiyen köpektir. Hakkını yediren ise ondan daha köpektir.” dedi. Hızla akıp giden trafiğe aldırış etmeden bu kez cerrah Rüştü’yü aradı. Ama telefon uzun uzun çalmasına rağmen açan olmadı. Doktorun canı sıkıldı. Salavat getirip rehberdeki diğer isimlerin arasında dolaşmaya başladı. Kendi kendine de: “Bu işi kim yapar, kim becerir?” Bu sorunun cevabını bulamamak, içinde bulunduğu muammalı durumdan da fazla onu geriyordu.

Tavırlarından kesin kararlılık okunan Hüseyin, eşi Rukiye’nin elini tutup: “Şimdi… Benim ivedi olarak İstanbul’a gitmem gerek. İbrahim gelip seni alacak ve Kazdağlarındaki gizli eve götürecek, sakin ol.” Rukiye “Ben de seninle geleceğim.” dedi. Hüseyin karısını teskin etmek isteyen bir ses tonuyla “Canımın içi senin güvende olduğunu bilmeliyim ki rahat rahat işlerimi halledeyim. Sen, bana en çok böyle yaparak yardımcı olabilirsin.” dedi. Rukiye ayağa kalktı “Beni ikna ettiğini zannetme ama sadece böyle karışık bir zamanda seni daha fazla meşgul etmek istemediğim için tamam diyorum.” dedi. Ve eşine sarıldı. Hüseyin spor arabanın anahtarlarını ve çekmeceden bir kutu alıp hızla kapıdan çıkıp gitti. Arkasından bakan Rukiye siyah spor arabayı ilk defa böyle tozu dumana katarak kaldırdığına şahit oluyordu. Hüseyin’in içindeki endişe anbean büyürken hız kadranını sonuna kadar vurduruyor, çoğu zaman da mecburen ani şerit değişiklikleri yapıyordu. O süratinden duymasa da arkasından uyarı kornaları çalınıyordu.

Börekçiden iş yerine geri dönen Kuzey, hiç zaman kaybetmeden telefonunu çekmecesine koyup kilitledi. Odasından çıktı. Kapının önünde bekleyen Adem ayağa kalktı. Kuzey otur işareti yaptı. Adem arabanın anahtarlarını uzattı. Kuzey duraksayıp şöyle bir baktı, sonra da almadan çıkıp gitti. Adem arkasından meraklı gözlerle bakarken içinden “Aylık mutat kimsenin ne olduğunu bilmediği ortadan kaybolma hali.” dedi. Kuzey kalabalığa karışıp hızlı adımlarla Karaköy meydanındaki tramvay durağına kadar yürüdü. O şık füme ceketinin iç cebinden akbilini çıkartıp bastı sonra da turnikeden geçti. Şöyle bir saatine bir de havaya baktı. Öğle vakti olmasına rağmen güneş yakıcılığını kaybetmişti. Durak sakindi ama iş çıkış saatinde olsaydı kalabalıkta itiş kakış insanı canından bezdirirdi. Bir ara gözüne Galata Köprüsü üzerinde oltayla balık avlayanlar çarptı. İçinden “Ne anlıyorlar burada boş boş vakit geçirmekten?” dedi. O arada tramvay geldi. Koltuklar yarı yarıya boştu. Ama hala klimalar çalıştığından vagonların içi soğuktu. Hemen cam kenarında ki boş koltuğa oturdu. En çok sevdiği şeydi dışarı seyrederken öylece dalıp gitmek. Vatman kapıları kapatmak için düğmeye bastığında kapıyı son anda tutup binen gençlerden biri yanına ikisi de karşısına otururken üçü de hemen yanlarında ayakta durdular. Ve kendi aralarındaki muhabbete hiç kimse yokmuşçasına devem ettiler. Saçları özenle ve zorla havaya kaldırılmış olan: “Ne demek baba ya “Mucibince” yapın. 21. yüzyılda hala 19. yüzyıl kelimeleri bizim neyimize lazım?” Kısa boyuyla ayaktaki genç “Millet uzay zamanını konuşur. Biz hala yok edebiyatımız, kelimelerimiz, kültürümüz diye kafa patlatıyoruz. Çok da umurumda.” dedi. Bakışlarından konuyu hiç önemsemediği anlaşılan genç “Birader, mevzuya neden bu kadar takılıyorsunuz? Bir şekil yapar sınıfı geçeriz. Daha sene başındayız. Siz gece için izin kopartıp ortamlara akamaya bakın.” dedi. O arada tramvay Eminönü durağına geldi. Açılan kapıdan atik davranıp önce girenler boş koltukları kapınca geride kalan bir ihtiyar oturmak için yer isteyen bakışlarla baktı. Ne yazık ki kimse oralı olmadı. En sonunda bu duruma dayanmayan elli yaşlarındaki bir kadın “Kimsede edep adap kalmadı…” serzenişiyle yetmişlik amcaya yer verdi. Kuzey’in yanındaki gözlüklü genç elindeki telefonuyla meşguldü. Aceleyle bir şeyler yazıp “Beyler onu bunu bırakın da şu ülkenin en zenginlerinden Osman Hanlı’nın düştüğü hale bakın. Adam bir yandan toz satmış bir yandan da çekip kafayı yemiş.” diyerek köşkün önünde çekilen fotoğrafını gösterdi. Kuzey’in karşılıklı oturduğu zeki ve vakarlı genç telefonu aldı. Şöyle bir bakıp “Allah Allah! yiğit bir adam olduğu her halinden belli. İnsanın anlatılanlara pek inanası gelmiyor.” dedi. Bu arada “Gülhane” istasyonu anonsu yapılınca ayaktaki kıvırcık saçları kafasını kaplayan genç “Ne lan bu? Hastane, pastane gibi isim mi olur. Burası turistlik bir bölge artiyum, gülüyum gibi avrupai çağrışımı olan bir isim olsun.” dedi. Kuzey’in karşısında oturan “Tarihi yer, tarihi isim.” dedi. Kıvırcık saçlı olan hemen cevabı yapıştırdı: “Oğlum tarih marih bize para mı kazandıracak? Geç bunları.” Gençler kendi aralarında muhabbeti koyulaştırırken Kuzey’in arkasındaki koltuktan “Nasılsın Vuslat abi?” sorusuna yorgun ve isyankâr bir ses cevap verdi: “Ne olsun be birader? Bir maaşla kira, mutfak, yol parası ancak idare ediyoruz. Şöyle gürleye gürleye yaşayamıyoruz. Bıktım usandım artık.” Kuzey küçükten başını geri doğru çevirip göz ucuyla baktı. Kumral saçları tel tel dökülmüş adam adeta yaşama sevincini kaybetmiş canlı bir cesetti. Açılan kapıdan çoğunluğunu turistlerin oluşturduğu kalabalıkla beraber indi. Sağına soluna bakmadan gideceği yeri bilen kararlı adımlarla yürümeye başladı. Divan Yolu Caddesi’nde kısa mesafe yürüdükten sonra Işık Sokak’a dönüp Sultanahmet Camii, Ayasofya Camii ve meydanı rahatlıkla gören handan içeri girdi. Her zamankinden daha ciddi bir tavır takındı. Biraz da gergindi. Ağır ağır kibar adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Dördüncü kata gelince “Düşünen Akıl Yayınları”nın önünde durdu. Bakır döküm aslan kafalı zilin aşınmış beyaz düğmesine bastı. Küçükten öksürür gibi yaparak sesini temizledi. Takriben bir dakika sonra hippi kılıklı bir genç kapıyı açtı. O an yeni basılıp gelen eserlerin kendilerine has matbaa kokuları ciğerlerini doldurdu. Genç ile Kuzey konuşmadan bir saniyeliğine göz göze geldiler. Sonra genç içeri gir manasında başını sallayıp geri dönüp huş renkli kapıya yöneldi. Kuzey peşi sıra yürüdü. Genç kapıyı tıklatıp yarım açtı. Sol ayağı içeride sağ ayağı dışarıda “Misafiriniz geldi.” dedi. İçeriden bir ses duyulmasa da genç, Kuzey’e dönüp eliyle içeri buyur etti. Kuzey o şımarık ve kendini beğenmiş tavırlarını kapıda bıraktı. Takdir bekleyen talebe psikolojisinde başıyla selamlayıp usulca içeri girdi. Oda şaşalı kralların saraylarındaki ihtişamla dizayn edilmişti. Üzerinde sadece deri sümen, kalemlik, yedi-sekiz dosyanın ve bilgisayarın bulunduğu masanın önündeki sırt tarafı yüksek ama oturma yeri dar ve küçük olan sandalyeye ancak sıkışıp ve büzüşerek oturdu. Karşısındaki kimlik kaybına uğrarken kendi görkemli koltuğunda adeta dünyayı yöneten kral duruşundaki mavi gözlü adam “İyi iş çıkartıyorsun.” dedi. Kuzey “Sayenizde. Yeni emirlerinizi bekliyorum.” dedi. Adam Kuzey’e şüpheli şüpheli bakıp “Hadi içini kemiren soruyu sor.” dedi. Kuzey rahatsız, sandalyesine biraz daha yerleşip bütün sinsiliğiyle “Niye özellikle Osman Hanlı?” dedi. Beyaz benizli, mavi gözlü ve uzun boylu adam ayağa kalktı. Ahşap çerçevesi yeni cilalanmış pencerenin önüne geldi. Bir gözüyle dışarıya bir gözüyle de Kuzey’e bakarak ayağını zemine vurup “Bu yerin altında yaşanmışlığı olan başka bir şehir daha var.” dedi. Sonra bütün bedeniyle Ayasofya’ya döndü, benliğini ram edip “Semboller” dedi. “Semboller, bini yerine bir sembolü yok edersen hepsini yok etmiş gibisindir.” dedi. Yeniden Kuzey’e doğru dönüp birkaç adım atıp “Paranın, şanın kimde olduğu, çokluğu azlığı mühim değil. Ona sahip olanın şuurlu olup olmaması sorun. İşte Osman’ı tehlikeli yapan sahip oldukları değil. Şuur… O şuuru temsil ediyor. Onu etkisizleştirirsen arkasından gelenlerin ümidi kesilecek.” Kuzey biraz ürkekçe “Niye direkt hapse tıkmadık?” Mavi gözlü adam ruhunun çirkefliği bütün bedenini kaplamış bir halde “Şuurlu bir adamı yerin yedi kat dibine de sokup dört bir tarafını betonlarla kaplasan ne yapar eder bir yol bulur çıkar. Ve eskisinden daha tehlikeli ve bilenmiş bir düşman olarak tepemize biner.” Kuzey eliyle boğazını kesme işareti yapıp “Öldürseydik?” dedi. Adam “Onu asarak idam etseydik kendi elimizle halk kahramanı yapardık. Şehir efsanelerinin biri biter biri başlardı. Kaza süsü verilmiş şüpheli ve zamansız her ölüm onu hep gündemde tutar, fikriyatı ve yaptıkları hakkındaki tartışmalar hiç bitmezdi. Hakkında her gün güzellemeler yapılırdı.” Sonra gözlerini Kuzey’in gözlerinin içine dikip “Ya şimdi? Şuuru alınmış bir insan olarak özgürce dolaşacak, istediğini yiyip içecek uzun bir ömür yaşayacak ama ne kendisine ne de bir başkasına faydası olmayacak. Her gün onun o pespaye hali magazinleştirilip gündemde tutulunca rezil mi rezil olacak. Bırak dostlarını onun soyundan gelenler bile yüzüne bakmayacak, fersah fersah kaçacaklar.” dedi. Kuzey: “Bu kadar uğraştığımıza değecek diyorsunuz.” Mavi gözlü adam: “Kısa vadeli planlar pahalı ve anlamsızdır. Biz en az yüzyıllık hesaplar yaparız. Unutma, bu zaman fitne zamanı, korakor savaşlar miadını çoktan doldurdu. Artık insanları değil fikirleri, kişiliği ve itibarı katlediyoruz. Şunu asla unutma! Bir insan ya da toplumun malını, canını almaktan daha mühimi akledip, fikir üretebilme yeteneğini yok etmektir. Bunu becerince onlar senin gönüllü kölelerindir.” Kuzey gülümseyip “Osman gibi zaman zaman öne çıkanlarını da yerle yeksan ederek arada bir bu durumu pekiştirmek gerekli.” dedi. Adam gülümseyip aslan figürlü gösterişli yüzüğünün bulunduğu sol eliyle önündeki kırmızı dosyaları Kuzey’e doğru iterek “Hanlı Holding yönetim kurulunu inceledin mi?” dedi. Kuzey dersini çalışmış talebe edasıyla “Evet hepsi iyi eğitim almış, sahalarında uzman memleketin en başarılı adamları.” dedikten sonra tek tek zaaflarını, yumuşak karınlarını sayacaktı ki mavi gözü adam elini tamam manasında kaldırıp “En büyük zaafları şu: Hiçbiri Osman Hanlı’ya sadakat testinden geçmemiş. Çünkü hepsi en iyi zamanında refahı bölüşmek için gelmişler.” dedikten sonra bir dosyayı ayırıp “Ama bu hariç.” dedi. Kuzey merakına yenik düşüp dosyaya uzanıp aldı. Kapağını açınca “Bunu tanıyorum. Salih Canoğlu… Osman’ın Karaköy’den muhasebecisiydi.” dedi. Mavi gözlü adam “Bu adam zor, diğerleri kolay.” dedi.

Doktor Harun rapor işini bile halledemediğinden canı sıkkın, hastanenin koridorlarında volta atıyordu. Nihayet cerrah Rüştü onu aradı. Harun derin bir oh çekip hemen açtı. Harun: “Alo.” Rüştü: “Buyur Harunum, beni aramışsın ameliyattaydım. Seni şimdi arayabildim.” Harun heyecanlı ve telaşlı bir halde: “Rüştü kardeşim, benim hastalarımdan Osman Hanlı için “Hapiste yatamaz” raporu almamız lazım. Emniyetin genel sağlık kontrolü yaptırdığı hastanedeyiz. Biliyorum başhekim senin arkadaşın, şu işe bir el atsan.” Rüştü bir süre susup: “Haruncuğum olayı biliyorum. Ben gelecek dönem siyasete gireceğim. Böyle bir mevzuya şu veya bu şekilde adımın karışmasını istemem. Kusura bakma.” Harun kızmıştı. Harun: “Rüştü ben senden lütuf, torpil istemiyorum. Haksızlığa uğrayan bir adamın yanında durmanı istiyorum.” Rüştü: “Harun, güzel kardeşim, dediğim gibi sana yardımcı olamam.” Harun ne diyeceğini bilemedi, sadece “Peki” diyerek telefonu kapattı. Dizlerinin bağı çözülmüştü, bilinçsizce koridordaki sandalyeye kendisini adeta bıraktı. İnsana koyan, en sevdiğin dostun için elinden bir şeylerin gelmemesiydi.

Mavi gözlü adam: “Kuzey! Osman ile senin eskiden tanışıklığın var.” Burada pis pis sırıtarak “Ne de olsa seni sadık adam olarak biliyorlar. Şimdi evine gideceksin, geçmiş olsun dileklerinde bulunacaksın. Ve Osman’ın çalışma odasında bizim işimize yarayacak gizli bilgiler olmalı. Muhtemelen harici bellek. Odanın anahtarı komiserde, seni içeri sokacak. Başka sorun yoksa çıkabilirsin.” dedi. Kuzey “Şu an için bir sorun yok. İçiniz rahat olsun, işi oldu bilin. Görüşmek üzere hoşça kalın.” dedi. Bu arada mavi gözlü adam telefon açıp “Alo başhekimim! Osman’ı evinde hapsedecek bir rapor tanzim edin.” dedi ve telefonunu kapattı. Kuzey tam kapıyı açacakken mavi gözlü adam: “Kural neydi?” Kuzey tekrardan yüzünü dönüp: “Asla internete bağlı bilgisayarda gizli bilgileri saklamayacağım.” Adam “Harika” dedi. Kuzey tekrar başıyla selamlayıp çıktı. Yeni görevi için acele etmeliydi. Gidip arabasını alacak vakit yoktu. El mecbur Tarabya’ya gitmek için paraya kıyıp taksiye binecekti. İçi yana yana taksiye el etti.

Yola çıkalı bir saat olan Hüseyin, hiçbir işaret ve kurala uymadan giderken tek amacı sorun yaşamadan gidip bir an önce emaneti almaktı. Ama yolun iki yüzüncü kilometresinde polis çevirdi. Orta yaşlı memur yaklaşıp açılan camdan eğilerek “Bu hız size hiç yakışmıyor. Beyefendi hakkınızda aşırı sürat ve tehlikeli araç kullanmaktan son on dakika içinde elliden fazla ihbar geldi.” dedi. Hüseyin konuşmalara aldırmadan ehliyet ve ruhsatı uzatıp: “Memur Bey acil İstanbul’a yetişmem gerek kardeşimin hayat memat meselesi var.” Memur: “Doğrudur ama geçerli bir sebebinizin olması sizi başkalarının hayatını tehlikeye atma lüksü vermez.” Hüseyin içinden salavatlar getirerek “Siz de doğru söylüyorsunuz lakin cezamı lütfen kesin ben kardeşime yetişeyim. Ben Balıkesirde tanınan, saygın bir insanım.” dedi. Polis biraz lakayt: “Paralıyım, güçlüyüm, çevrem var suçu işler cezamı da öderim mi diyorsun.” İşin şirazesinin kaymaya başladığını anlayan Hüseyin öfkesini bastırıp yılların tecrübesiyle “Evladım gücümün farkında olmayacak kadar gafil, gücüne dayanıp zalim olacak kadar adaletsiz değilim. Ama ihsan edilen nimetlerden de faydalanmayacak kadar da nankör değilim. Görüyorum ki sen işin olmasına rağmen, doğru konuşan ile yalancıyı hala ayıracak kıvama gelmemişsin.” dedi. Memur hafiften duraksadı. Hızla cezayı karalayıp evrakları Hüseyin’e alelacele teslim etti. Hüseyin evrakları hiç bakmadan öylece torpidoya atıp hızla yoluna devam ederken “İnşallah benden önce kimse girmez.” duaları dilinden eksik olmuyordu.

Gözü bir yandan yolda bir yandan taksi metrede olan Kuzey yine Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki trafiğe takılmıştı. Öflese de pöflese de faydası yoktu. Bu ekstradan bir yarım saatlik bir zaman kaybıydı. Aslında kaygılanmasına da gerek yoktu. Çünkü mevzusu olan yer polisin kontrolündeydi. Bir şey olmazdı. Telaşını yendi. Camdan boğaza bakıp Osman’ın odasında bulacağı şeyin mutlaka çok değerli ve mühim olacağını düşünüp ellerini ovuşturdu ve “Hadi bakalım.” dedi.

Hüseyin, İstanbul’a yaklaşınca Rüstem’i aradı. Rüstem: “Buyurun Hüseyin Bey.” Hüseyin: “Oğlum köşkte kimler var?” Rüstem: “Sadece hizmetçi kız.” Hüseyin: “Ben yarım saate köşkün iki sokak altında olacağım, arabayla gel beni al.” Rüstem “Tamam” dedi. Gerçekten Hüseyin bütün zorlukları aşıp buluşma yerine dediği zamanda geldi. Arabasını usulca park edip beklemekte olan Rüstem’in arabaya bindi. Selamlaşma dışında bir konuşma olmadı. Köşkün önüne gelince Hüseyin arabadan inip koşar adımla doğruca çalışma odasının kapısına vardı. Rüstem’in şaşkın bakışları arasında cebinden anahtarı çıkartıp kapıyı açtı. Rüstem’e sen burada bekle işareti yapıp içeri girdi. Kapıyı arkasından kilitlemeyi de ihmal etmedi. Alelacele masanın üzerindeki dolma kalemin kapağını çıkartıp parçalarına ayırdı. Ve nihayet özel bölümdeki küçük bir çip görünümlü cihazı özenle alıp kendi telefonuna yerleştirince derin bir “Oh” çekti. Sonra da evden getirdiği kutuyu açıp içinden harici belleği çıkartıp çekmecedeki özel bölüme yerleştirdi. Çekmeceyi tekrar kilitleyip “Oyun öyle değil böyle kurulur.” dedi. Dolma kalemin parçalarını da tekrardan bir araya getirip kapıdan çıktı. Rüstem olanları anlamaya çalışırken Hüseyin: “Oğlum! Muhtemelen burayı tekrar aramaya gelecekler. Sen buradan ayrılma, gelenleri bize bildir. Benim olduğum kamera kayıtlarını da sil.” Arabanın anahtarını alıp “Aşağıda alırsın.” dedi. Hızla çıkıp giderken köşeden Kuzey’in olduğu araba belirdi. Köşkün önünde inen Kuzey içeri girdi. Kimseler yoktu. Yüksek sesle selam verdi. Selam’ı Rüstem alıp “Hoş geldiniz.” dedi. Kuzey “Ben Osman Beyimizin eski esnaf arkadaşlarındanım, olayları duyunca geçmiş olsuna geldim.” dedi. Rüstem içeri buyur etti. O arada sivil arabasıyla komiser tekrar içeri giriş yapınca Rüstem şöyle bakıp “Hoppala bunun ne işi var?” dedi. Komiser sert tavırlarıyla “Yeniden bir arama yapacağım.” dedi. Rüstem, hem Kuzey’i hem de memuru süzüp “Rahatça işinizi yapın memur bey. Ben garajda olacağım, bu kadar derdin arasında bir de araç bozuldu.” dedi. Dışarı çıktı. Sonra onları gizlice takip etti. Ortamda kimse olmayınca ikili rahatça çalışma odasına girdiler. Hemen çekmeceleri karıştırdılar. Komiser harici belleği bulunca “Aradığımız bu olsa gerek?” dedi. Kuzey gülerek “Osman’ı gözümde fazla büyütmüşüm. Tedbirsiz herif.” dedi. Belleği havada kaptığı gibi uzaklaşmaya başlarken komisere “Şoföre sonra tekrar geleceğimi söylersin.” dedi. Kaçarcasına bahçeden çıkıp yeniden bir taksiye bindi. İçi içine sığmıyordu.

Dikkat çekmemek için arabasını Tarabya’da bir otoparka bırakan Hüseyin taksi ile Mercan’daki eski hanın içindeki dükkânına girip beklemeye başladı. Kuzey, gelirken bitmeyen yol şimdi bir anlık mesafe gibi gelmişti. İş yerine girdi. Hemen bilgisayarına girip belleği taktı. Kahvesini yudumlayan Hüseyin’in bilgisayarına ilk bilgiler gelmeye başlamıştı. Hüseyin gülerek “Evet doğru bilgi, doğru düşünce, doğru strateji, hadi kolay gelsin. Bakalım ilk kim bize bu kadar yaklaşmış” dedi. Kuzey’in tedbir amaçlı dış dünyadan soyutlanmış bilgisayarındaki bütün bilgiler saniyeler içinde Hüseyin’in bilgisayarındaydı…

Devamı Gelecek Ay

Yorum bırakın