Şuur ve Kaybı 2 / Kenan Kurban

Hanlı Holding’e yapılan baskın haberlerini izleyen Rukiye, dehşete kapılmış siyah zeytin gözleriyle “Av Başlıyor” diyen kocasına bakıp “Düşman o kadar büyük mü?” dedi. Mehmetin merhamet dolu gözlerinde bu sefer baskılanmış gazabın ateşi fışkırıyordu. Tüfeğini elinde sıkıca tutarak “Hem de yılların birikmiş kiniyle toptan saldırıyorlar.” dedi. Rukiye seyretmeye daha fazla dayanamadığı haberlerden sebep yüzünü buruşturarak televizyonu kapattı. Yekpare büyük ağaç gövdesinden yapılmış masanın önünde tahta sandalyede oturan kocasının yanına vardı. Ağlamaklı gözlerle kocasının güçlü ve iri ellerinden tutup “Osman Bey’i çok seviyorsun değil mi?” dedi. Hüseyin yapılı vücuduna, insana samimiyet veren buğday teninde olgunluk alameti kırlaşmış saçlarına rağmen delici bakışlarla ahşap çerçeveli camdan dışarı baktı. Yeşilliklerin arasındaki küçük ahşap ev bütün dikkatini ona toplamıştı. Sonra kızgın bir o kadar da özlem dolu ses tonuyla tane tane cümleler dökülmeye başladı: “Dedemler Kafkasya’dan sürgün edilince kader bizi buralara kadar savurmuş. Osman’ın büyükbabası Nuri dede diğer sürgünlerden bizim Evlad-ı Resul olduğumuzu öğrenince Zekeriya dedeme “Ben bu köyün en fakiriyim ama Ehl-i Beyt’e aşığım, lütfedip benim fakirhaneyi şereflendirir misiniz?” demiş. Zekeriya dedem insan sarrafı bu Peygamber ve Ehl-i Beyt aşığının yürekten davetini kırmamış, bu küçük evde yaşamaya başlamışlar. Zekeriya dedem gönül ehli, irşad insanı, burada ilim öğretip irşada başlamış. Tabi ki gelen giden günden güne çoğalmasına rağmen küçük ev büyümüş büyümüş kimseyi dışarda bırakmamış, boş göndermemiş. Ama bu sefer de Devlet-i Aliye’nin yıkılış süreci, kurtuluş savaşı eli silah tutan herkes seferberlikte vatan savunmasına katılmış. Küçük oldukları için babam ile Osman’ın babası Şaban amca kalmış. Nihayet savaş bitiyor. Lakin yoksulluk, sıkıntı, en sonun da Şaban amca buraları bizim aileye satıp İstanbul’a gidiyor. Onlar orada bizimkiler burada canhıraş çalışmaya devam ediyor. Rabbim, Şaban amcamın kazancının birini bin ediyor. Babam ise burada tavuk çiftliği kuruyor. Ama arada mesafeler olmasına rağmen bizim kardeşliğimiz hep sıcak ve tazeydi.” Rukiye hafiften düşüncelere dalmış gibi başını sallayıp “Dediklerin doğru da hani ben onu hep dünyaya dalmış gördüm. Hep meşgul hep meşgul.” Hüseyin durdu, ayağa kalkıp birkaç adım attı. Sonra bir topluluğa konuşma yapan konuşmacı heyecanı üzerinde sesini ayarlayıp “Kardeşim çok abid değildir. Ama çok muttaki bir mümindir.” Rukiye ne demek istiyorsun dercesine baktı. Hüseyin masanın üzerinde duran tüfeğini duvardaki yerine asıp “Ahiret kardeşime bir gün dedim ki: Sen niye kimsenin cesaret edemediği alanlarda iş yapmaya çalışıyorsun? Daha rahat ve daha çok para kazanacağın alan var?” O zaman gülümseyip “Ümmetin üzerindeki sorumluluğu almak için.” Rukiye “Ne sorumluluğu?” Hüseyin “Aynısını ben de ona sordum.” Rukiye “Ne cevap verdi?” Hüseyin “Farz-ı kifaye dedi.” Rukiye “Yani?” Hüseyin “Yanisi bir yerde berber, doktor yoksa o belde insanları o işi yapacak birini bulmakla yükümlüdür. Bir kişi bunu yapınca diğerlerinden bu yükümlülük kalkar.” Rukiye merakla “Evet”. Hüseyin derin bir nefes daha alıp “Osman bana elindeki çipi gösterip şimdi bütün dünya teknoloji üzerinden yönetilip para kazanırken bizim bu teknolojiyi üretecek tesisi kurmamamız en azından dert edinmiyor olmamız hesabını veremeyiz.” Sonra cebinden bir kâğıt para çıkartıp “Dünya finans sistemleriyle toplumlar bir gecede kalem oyunuyla soyulup soğana çevrilirken bizim, ne yapalım gücümüz yok diyerek inancımıza, fikrimize uygun sistemleri inşa edemememiz ya da en azından bir arpa boyu da olsa yol almaya çalışmıyor olmamız büyük mesuliyettir. Daha acı veren durum ise kendimizi savunmak için bile başkalarından silah alıyor olmamız. İşte bir şeyler yapabilecek imkânları varken benim duyarsız kalmam yarın Rabbim’in karşısında hesabını veremeyeceğim bir mesuliyettir.” dedi. Hüseyin elleriyle çaktırmadan nemlenen gözlerini silip “Benim merhametli, dertli kardeşim… Bir nefeslik canı olan küçük esnafın nakitsizlikten, sermayesizlikten çek, senet kırdırmasın diye onlara borç veren para vakfı kurmuştu. Bununla da yetinmez zekâtının yüklü miktarını yeni işyeri açanlara veya işleri bozulanlara verirdi ki seneye zekât verecek duruma gelsinler, böylece fakirlik azalsın isterdi. Onun en çok sevdiğim sözü: “Fakirlik, tembellik, bizim en büyük düşmanımızdır.”

Sonra Hüseyin’in sesi kısıldı, yüzünde yüreğindeki derin bir acının hüznü belirdi. Başı öne eğik devam etti. “Ümmet Ehl-i Beyt’e hürmet konusundaki şuurunu kaybetti. Sıkıntı çekenleri kendi başlarına kaldılar. Ehl-i Beyt’in zekât ve sadaka alması haramdır diyerek idaresi bana ait olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun dertlerini gidermek üzere bir müessese ihdas etmişti. Benim kardeşim yüreği Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisiyle dolu rikkatli bir insan.” dedi. Rukiye duyduklarına sevinse de pek şaşırmadı. Kötü haberlerden kaynaklı kapıldığı dehşet hâlâ yüzüne hâkimdi. Rukiye kısık bir sesle “Bu saldırılar bu sebepten mi?” dedi. Hüseyin oturduğu tahta sandalyede şöyle geri doğru yaslanınca hafiften gıcırtısı duyuldu. Yanakların hafiften hava ile doldurup kaşlarını kaldırıp “Hayır” dedi. Sonra derin bir nefes verip “Kardeşim mevcudu takip etmeyi sevmezdi. Onun önüne geçmeyi seven bir karakteri var. Şimdi sıkı dur.” dedi. Rukiye oturduğu sandalyede hafiften kendini topladı. Hüseyin duvara astığı tüfeğini tekrar eline alıp eşine uzatıp “Tut.” dedi. Rukiye iki eliyle sıkıca kavradı. Hüseyin “Sence kaç kilodur?” Rukiye eliyle şöyle tartar gibi yapıp “Yani üç-dört kilogramdır.” dedi. Hüseyin “Süper, takriben bir piyade tüfeği de dört ile beş kilogram arasındadır. Bunun üzerine bir de teçhizat ekle, toplam kırk kilogramı bulur. Bir de on ile yirmi km yol yürüdüklerini düşünürsek var hissedilen ağırlığı sen hesapla.” Rukiye şöyle bir düşünüp gayri ihtiyari dudaklarından şu cümleler düştü: “Bir de savaş ortamındaki psikolojik baskı, insana daha da çok güç gerekli.” Hüseyin hafiften alkışlarcasına yapıp “Bir de tankları düşün. Elli tonluk canavarın ağırlığını ve erlerin yükünü biz yeni bir teknoloji ile bunu dörtte bire indirsek nasıl olur?” Rukiye “Tabi ki muhteşem olur.” dedi. Hüseyin memnuniyet bildiren bir şekilde başını sallayıp “Osman’ın kendi ar-ge bölümünde çok gizli geliştirdiği teknolojiyle bunu başarmak üzereydi. Anlaşılan birileri bir şekilde bunu sızdırdı. Şimdi onun intikamını alıyorlar. Hepsi fevkalade değil mi?” dedi. Rukiye hayran hayran bakarak “Evet” dedi. Hüseyin parmağını bir dakika manasına kaldırıp cam masadaki kristal sürahideki sudan birkaç damla damlattı. Rukiye sadece merakla izleyebiliyordu. Sonra Hüseyin damlalardan birini narince parmağının ucuna aldı. Karısına gözüyle aynısını yapmasını işaret etti. Rukiye de damlayı parmaklarının ucunda hissetti. Hüseyin’in simasında bilginin gücü, sesinde ise vizyon sahibi bir liderin kararlılığı vardı. Tane tane “Düşün! Bir aşı geliştirsek ve her bir damlasında insanoğlunun hastalıklarının şifasını taşıyan, hücreleri onaran nano boyutta akıllı zerrecikler olsa ameliyatsız tedavinin yolu açılsa nasıl olur?” Rukiye bir anda bir şey diyemedi nutku tutulmuştu. “Fevkaladenin fevkinde bir buluş olur. Ama imkânsız.” dedi. Hüseyin gülümsedi “Artık değil.” dedi. Rukiye’nin gözleri yerinden fırlamıştı, heyecanla yerinden hafiften kalkıp “Nasıl yani?” Hüseyin “Osman ve ekibi bu projenin de sonuna geldiler.” dedi. Rukiye’nin sevinçli hali bir anda havası kaçan balon gibi söndü. Kaşlarını çatarak “İyi de bütün bunları sen nereden biliyorsun.” dedi. Hüseyin’in yüzünde küçükten bir tebessüm belirdi. Rukiye bu kez parmağını sallayarak “Siz, siz ortaksınız. Bütün bunları beraber aklettiniz. Sen işin fikrini verirdin. Osman operasyon tarafını halletti.” Hüseyin mütebessim başını salladı. Eline telefonunu alıp “Şimdi de herkesin haddini bildirme zamanı geldi.” dedi.

Koşar adımlarla odaya gelen yaşlı doktor önce Osman Bey ve Sultan Hanım’ın gözbebeklerine bakarken bir yanda da “Anlatın bakalım ne oldu?” diye sordu. Zeliha “Bu sabah her zamanki saatte uyanmadılar. Biz de kapıyı zorlayarak girdik kendilerini bu halde bulduk.” Doktor “Yakın zamanda garip bir olay, rahatsızlıkları var mıydı?” Zeliha ile Rüstem birbirlerine baktılar. İkisi beraber “Hayır” dediler. Tansiyonlarını ölçtü. Her şey normaldi. Sonra yılların tecrübesinin delili olan yüzündeki derin kırışıklıklar biraz daha belirginleşti. Rüstem ve Zeliha’ya dönüp adamın içini okuyan keskin bakışlarla ikisinin de gözlerinin içine bakıp “Beni mutfağa götürün.” dedi. Zeliha yolu gösterdi. Doktor Harun ile Zeliha mutfağa girince, hâlâ telefonunda paylaşımlarda bulunan aşçı şaşırıp aniden toplandı. Harun öfkeli bir ses ile “Dün gece Osman ve eşinin yediği yemekler nerede?” dedi. Aşçı “Efendim bizde ertesi güne bir şey kalmaz.” dedi. Harun “Hiç mi artmaz?” Aşçı “Hemen hemen hiç artmaz. He, es kaza kalırsa da çoğu zaman çalışanlara veya çevredeki gariplere verilir. Osman Bey müsrifliği sevmez, özellikle de yiyeceklerdeki israfa çok öfkelenir.” dedi. Harun sebebini bilemese de aşçıdan hiç hazzetmemişti, öfkeyle “Sen dışarı çık.” dedi. Gri renkli buzdolabının kapısını açtı. Dolap tıka basa doluydu. Gerçekten de yemek namına zırnık yoktu. Doktor buzluğu açtı etler vardı. Hepsini tezgâhın üstüne çıkartıp Zeliha’ya bunlardan birer parça kesip kilitli poşetlere koy.” dedi. Zeliha “Hemen doktor bey.” dedi. Telaşla verilen işi yapmaya başladı. Dr. Harun “Derin dondurucu var mı?” dedi. Zeliha “Evet arkada kiler tarafında var.” dedi. Doktor “O zaman oradakilerden de birer parça al.” dedi. Zeliha olur manasında başını salladı. Doktor çöpü karıştırdı. Fakat tertemizdi. Bu sefer bulaşık makinasına baktı. Orası da tertemizdi. Mutfak dolaplarını karıştırmaya başladı. Bir yandan da kendi kendine konuşuyordu “Hadi bir şeyler kalmış olmalı. Küçük bir parça, bir iz, bir yudum içecek.” diyordu. Zeliha bir yandan etleri keserken bir yandan da doktoru dinliyordu. Bir ara kaşını kaldırıp suçunu itiraf edecek bir çocuk mahzunluğunda “Şey” dedi. Doktor kendi sesinden duymadı Zeynep büyük sesle “Şey, doktor bey.” dedi. Doktor “Ne var kızım?” dedi. Zeliha’nın yüzü iyice kızardı “Ben dün gece Osman Beylerin yemeklerinden bir kısmını, canım çok çektiği için yemek ve meyve suyundan alıp kaldığım müştemilata götürdüm. Ama o kadar çok koymuşum ki bitiremedim. Bir kısmı hâlâ mutfakta.” Doktorun gergin ve asık suratında bir ferahlama belirdi. Parmağıyla sus işareti yaparak “Hadi alalım.” dedi. Beraber odaya geçerlerken doktor “Mutfağın anahtarı var mı?” Zeliha “Aşçıda var.” dedi. Harun aşçıyı çağırdı. Şişman aşçı burnundan soluyarak geldi. Doktor yüzüne bile bakmadan elini uzatıp “Anahtarı ver.” dedi. Aşçı homurdanarak cebinden çıkartıp uzattı. Doktor kapıyı kilitleyip anahtarı kendi cebine koydu. Büyük ahşap kapıdan çıktılar. Güllerle dolu bahçeden çimlerin arasına döşenmiş taş parkelere basıp hizmetçinin tek katlı evine geçtiler. Zeliha hemen mutfağa geçip saklama kaplarındaki yemekleri ve sürahideki meyve suyunu doktora gösterdi. Doktor meyve suyunu kavanoza koydurup hepsini muhafaza altına aldı. Sonra telefonunu eline alıp acil ambulans yazan numarayı aradı. Sonra “Oğlum Kamuran, acil Osman Beylere gelin.” dedikten sonra Zeliha’ya dönüp “Gördüğün ve duyduğun her şeyi unut. Tamam.” Zeliha korkmuştu, ürpermiş gözler hafiften titrer vaziyette “Tamam” dedi. Harun “Şimdi git Rüstem’e söyle, beyefendi ile hanımefendi çıkış yapacaklar de.” dedi. Doktor yine hızlı adımlarla aldığı numuneleri kendi arabasının bagajına koydu. Zeliha olanlara bir anlam veremediğinden kendisini kötü bir rüyanın içinde zannediyordu. Telaştan neredeyse eli ayağına dolaşmış yere düşecekti. Rüstem yatak odasında açık camdan dışarı bakarak şuursuzca ne yapacağını düşünüyor, olaylara hâkim olamadığı için de ne doğru ne yanlış tam karar veremiyordu. O arada Osman Bey’in telefonu yine çaldı. Arayan “Abim” yazıyordu. Rüstem okuyunca şaşırdı. Çünkü onun abisi yoktu. Tok ve saygılı bir sesle “Alo buyurun Osman Bey’in telefonu, ben şoför Rüstem” dedi. Karşıdan sakin ve kararlı bir ses geldi. “Evladım Rüstem” bu tanıdık sesten duyduğu cümle Rüstem’in içini rahatlatmıştı. Rüstem “Buyurun efendim.” dedi. “Osman Bey’i verir misin?” Rüstem “Hüseyin Bey, patron ve eşi şuurlarını kaybetmiş durumda konuşamıyorlar.” dedi. Hüseyin “Eyvah, eyvah… Orada kimler var?” diye sordu. Rüstem “Doktor Bey.” dedi. Hüseyin “Doktora şöyle söyle: “Av Başlıyor.” O sana ne yapacağını söyleyecek.” dedi. Rüstem “Emredersiniz.” dedi kapattı. O ara içeri doktor girdi. Rüstem ile göz göze geldiler. Rüstem “Doktor Bey! Hüseyin Efendioğlu’nun selamı var. Av Başlıyor dedi” Doktor yumruğunu sıktı, gözleri ışıldadı, o yaşlı bedeni sanki gençleşti. Hemen cebinden bir kâğıt çıkartıp adres yazdı, sonra “Şimdi Osman ve eşini buraya götüreceksin. Hadi acele et, şimdi buraya baskına gelirler. Yakalanmayın.” dedi. Gelen ambulansın sesi duyuldu. Osman Bey ve eşinin kolundan girip ambulansa kadar götürdüler. Tam bindirecekken polis ekipleri ve basın mensupları geldi. Komiser elindeki yakalama emrini göstererek ekip arabasına almak istedi. Bu arada polis memurlarıyla Rüstem ve bahçıvan Selim arasında itiş kakış yaşandı. Sokakta bunlar yaşanırken bahçede aşçı kendi sayfasında paylaşımlara devam ediyordu. “Tariflerden memnun musunuz?” yazdı. Karabasan’dan anında “Bugün çok işim var sizi takibi burada bırakıyorum.” yorumu geldi. Aşçı kapıda yaşanan arbedeye rağmen sessizce kenardan sıvışıp gitti. Bu arada doktor, komiserin bileğini öyle sıkı kavradı ki adeta kıracaktı. Doktor “Ben Prof. Dr. Harun Akça, aile hekimi ve dostlarıyım. Osman Bey ve eşi rahatsızlar. Hastalığın ne olduğu ve sebebi tam belirlenemedi, acil hastaneye gitmeleri gerek.” dedi. Komiser sert bir hareketle kolunu kurtardı. Bağırarak “Emir var, kanun var. Takın kelepçeleri.” Bu arada canlı yayın ekipleri çoktan yayına başlamış. Flaşlar peş peşe patlıyordu. Doktorun komisere göre kısa olan boyu adeta uzamıştı. Nefesinin sıcaklığını komiser yüzünde hissediyordu. Gözlerindeki cesaret, cümlelerindeki netlik korku salıyordu. Harun “Evladım, hiçbir emir insan sağlığından daha mühim değildir. Tamam, yine görevini yap. Sadece, ekip arabasında değil ambulansta gitsinler.” Komiser şöyle bir etrafını süzdü. Kaşlarını çatarak “Suat oğlum, sen de ambulansa bin.” dedi. Osman ve eşi bindirilip hastaneye hareket etti. Peşi sıra ekiplerle birlikte doktor ve Rüstem takip etti.

Kuzey, çiçek hastalığından kalma izler taşıyan yüzünde gülücükler saçarak bir ellilik boyundan dolayı mecburen attığı kısa ama merakın tetiklediği hızlı adımlarla Keyf Börekçisine doğru yürümeye başladı. Yol kenarında telefonlarını karıştıran gençler, mal kolileyenler, el arabasında yükleriyle hafif yokuşu zorlanarak çıkanlar. Yine acelesinden hızlı hızlı dikkatsiz yürüyenler, olanları hiç aldırmadan tarihi sokakların her bir santimetresini fotoğraflayan turistler ve açık televizyonlardan gelen “Hanlı Holding haberleri” ona eşlik ediyordu. Çoğu esnaf ise dükkânlarından dikkatle haberleri izliyordu. Keyfi yerinde olan Kuzey “Görünüşe göre çarşı pazar eyice karışmış eyi, eyi…” dedi. Sonra börek kokularının sokağı sardığı dükkâna girip “Selamün aleyküm Salim Usta.” dedi. Börekçi oturduğu kasanın başındaki yüksek sandalyeden tok sesiyle selamı alıp “Her zamankinden mi?” dedi. Kuzey başını salladı. Ortamda sadece börek kesen ustanın bıçak, çayın şekerini karıştıran kaşıkların ve haberleri sunan spikerin sesi vardı. Büyük ekranda her şey net görülüyordu. Yayın yapan kanal ekranı dörde bölmüş, hem holding binasını hem Osman’ın evinin önündeki arbedeyi, Mehmet’in gözaltına alınma görüntüleri bir vatandaşın cep telefonuyla çektiği yazısıyla verilirken bir diğer karede ise Fransa’daki hastane görüntüleri vardı. Ekranda geçen “Bir krallığın sonu mu geliyor?” yazısı Kuzey’in keyfini katlamıştı. İçinden en yüksek nidasıyla “Evet, evet… Onun sonunu ben getirdim.” diyordu. Nihayet karnı doyan genç bir müşteri bildik ucuz yorumlardan birini yapmaya başladı. “Oğlum bu zenginler hep böyle, hiçbiri helal ile zengin olmuyor. Kaçak işlerle yollarını buluyorlar.” En kuytu köşede senelerdir giyilmekten yıpranmış elbiseleri ve insanlara hasetle bakan gözleriyle pis bir adam, gencin açtığı yoldan devam etti. “Benim yaşım elli beş, kendimi bildim bileli piyasadayım, niye bizim boyumuz hiç uzamadı? Çünkü çalmadım. Bunların hepsi hırsız, nicelerini tanıyorum, tevessül etsem ben de onlar gibiydim.” Benzer homurtular peşi sıra gelirken farklı bir şey söylemek isteyen bir kişi kendince ilahi adaletin tecellisinden dem vurup “Allah hoş görür mü? Bak çocuklarının ikisi Fransa’da saldırıya uğramış, belki de alem yapıyordular. Bir oğlu sınırda yakalanmış. Kendisi kafa yapmış şuursuzca dolaşıyor. Etme bulma dünyası.” dedi. Kuzey börekleri neşeyle öyle hızlı götürüyordu ki ikinci porsiyonu bile bitirmişti.

Börekçi herkesi süzüyor. Konuşmalara sinirlense de müşterilerle takışmak istemiyordu. Nihayet tek başına en ortada sakin sakin oturan temiz giyimli ve her halinden buraların en eskisi olduğu anlaşılan adam, suyundan bir yudum içti. Kızdığını ve öfkelendiğini sesinin renginden belli ederek “Hepiniz cahilsiniz ve bu sebepten cesursunuz!” dedi. Millet dönüp şöyle bir baktı. Birkaçı yumruğunu sıktı. Birisi sıkılı yumruğunu açıp “Adil abi kırıcı konuşuyorsun.” dedi. Geri kalanlar ise “Evet, evet abi…” diyerek tasdik ettiler. Ama adam geri vites yapmak yerine daha da hızlandı. “Kesin ulan! Ben cahilsiniz diyorsam cahilsinizdir. Size ispatlayayım. Kaçınız Bereket Han’da esnaf?” İçeridekilerden on beş kişi el kaldırdı. Adil şöyle bir bakıp “Hiç kafanızı kaldırıp bakmıyor musunuz? Yanınız, önünüz bulunan bütün hanlar son beş yıldır butik otel olurken sizin koskoca hana niye dokunulmadı?” Herkes birbirine bakarken “Hanın odabaşı Nihat bana geldi. Abi aldığımız duyumlara göre büyüklerden biri bizim hanı alıp otel yapacakmış. Burada irili, ufaklı iki yüz esnaf var. Yazık, çoluk çocukları sıkıntı çekecek, bir el at çözelim diye bana geldi. Söylediğine göre hepinizin yüreği ağzındaymış içimiz kaldırmadı. Eski bir dostuma söyledim o el altından satın aldı. Sizce kim?” Birisi “Kim?” Adil yüzünü ekşitip “Kim olacak sizin arkasından atıp tuttuğunuz Osman Hancıoğlu. Ulan beş yıldır kiralarınız ne kadar arttı zırtapozlar? Ben, Osman Bey’in babasını da tanırım. Bunlar o kadar iyi insanlar ki ancak iftira ve kumpas ile alt edilecek kadar temiz, sıradan düşmanları olmayacak kadar mühim insanlar.” Arkasına da dönerek “Değil mi Kuzey?” dedi. Adil Beyoğlu’yla kapışılmazdı. Kuzey kalkarken yarım ağız “Evet Adil abi.” dedi. Kimse yürekten Adil Bey’e katılmıyor, yüzlerde ise bir memnuniyetsizlik vardı. Durumdan rahatsız olan Salim, Kuzey para ödemek için kasaya geldiğinde gözlerinin içine bakarak “Boşuna nefesinizi tüketmeyin Adil Bey. Gönül terazisi şaşıranların akıl terazisi bu saatten sonra doğru tartmaz.” dedi. Kuzey kapıdan çıkarken “Kaleye bayrağı hemen dikmek lazım. Yoksa bu iş umduğumdan zor olacak.” diye düşündü.

Devamı Gelecek Ay…

Yorum bırakın