Ana sayfa - Manşet - Suriye Kördüğümünün Arka Planı Ve Türkiye’nin Stratejisi / Dr. Uğur Yasin Asal

Suriye Kördüğümünün Arka Planı Ve Türkiye’nin Stratejisi / Dr. Uğur Yasin Asal

Suriye’de ve genelde Ortadoğu’daki karmaşıklığı, son gelişmeleri nasıl okuyorsunuz? Suriye nereye gidiyor, değerlendirir misiniz?
Suriye’de olanlar dünya güç dengesinin son yıllarda kesiştiği önemli bir nokta olarak ortaya çıkıyor. Yani sorun sadece Suriye’nin kendi içerisindeki mücadelesi olmaktan çıktı, büyük güçlerin dünyanın geleceğini nasıl şekillendireceği üzerine odaklanmış durumda. Onun için de sorunun çözümü, soruna dâhil olan aktörler, sorun çerçevesi gittikçe daha da karmaşık hale geldi. Biz bunu şuradan okuyoruz: Aslında Amerika, 1979’daki İran İslam Devriminden ve Pakistan-Afganistan hattındaki Taliban unsurlarından bu yana, özellikle son dönemde de Büyük Ortadoğu Projesiyle coğrafyayı önemli oranda dönüştürmekte. Bu dönüşümlerin bir kırılma noktası olarak Suriye’yi okumak gerekiyor. Çünkü burada Rusya ve İran’ın bir müdahalesi oldu ve bu dönüşümün artık daha ileri gitmesini istemiyorlar. Çünkü bu dönüşüm bir süre sonra önce İran’ı, sonra da Rusya’yı dönüştürecek ve Amerika’nın bu bölgedeki nüfuzu gittikçe derinleşecek. O rejim değişikliklerinin arka planında da bu büyük proje var. Suriye 2011’deki krizin başlangıcına değin aslında bu birçok kez test edildi, oradaki dönüşüm gerçekleştirilmek istendi; ancak, son halkada, 2011’den bu yana oluşan iç savaşla beraber bu dönüşüm orada daha da şiddetlendi. Şu anda özellikle Suriye’nin birkaç bölgeye ayrıldığını görüyoruz. Bu bölgelerde de aslında sorunu biraz daha kendi içinde karmaşık hale getiren, Rusya ile Amerika’nın hem mücadelesi hem de bir yönüyle uzlaşısı var, yani birbirlerinin bölgelerine girmiyorlar. Bu da Suriye sorununun çözümünü daha karmaşık hale getiriyor. Esed’le mi olacak, Esed’siz mi olacak, yeni bir anayasa mı yapılacak, bütün bu sorular daha karmaşık hale geliyor bu şekilde.
Bütün ülkelerin 5 yıllık, 10 yıllık, 20 yıllık orta ve uzun vadeli planları var, hepsi bu planlarla ayakta durmaya çalışıyorlar. Bunu ABD, Rusya, Çin, Avrupa Birliği ve Türkiye üstünden okursak, gelecekte ne öngörülüyor, ne yapmaya çalışıyorlar?
Bu durum, şu an stratejilerin çarpışması olarak gelişiyor. Biz buna yüksek strateji diyoruz. Yüksek strateji, uzun erimli politika hedeflerini yerine getirmek için atılacak adımlar haline geliyor. Avrupa Birliği açısından baktığımız zaman, aslında sadece Suriye sorununda değil, birçok sorunda da, uzun vadede, “Yangın benim ötemde nerede devam ederse etsin, sınırlarımın içerisine gelmediği sürece pek buna müdahil olmak istemiyorum” diyor. Ama şunu kaçırıyorlar: Devam eden problem karşısında Avrupa Birliği ne kadar uzak kalırsa aslında o kadar ona yaklaşıyor. Bu sorundan kaynaklı, göçmenler ve mülteciler başta olmak üzere, birçok güvenlik tehdidi Avrupa’ya kaymış durumda. Avrupa, her ne kadar bu süreçten uzak kalmak istese de, sorun aslında hızlı bir şekilde kendi bünyesine taşınıyor. Onun için, bakış açılarını ivedilikle değiştirmeleri lazım. Burada Cenevre süreci Birleşmiş Milletler çerçevesinde ilerliyor; Astana süreci de Türkiye, Rusya ve İran garantörlüğünde devam ediyor. Yani Avrupa Birliğinin dahil olup sorunun çözümüne katkı sağlayabileceği iki tane önemli mekanizma var, bunlara ilişkin bir inisiyatif geliştirip sorunun çözümüne yönelik doğrudan adım atması lazım. Bu adımların bazılarının İngiltere, Almanya ve Fransa’dan geldiğini görüyoruz. Hatta onlar Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı dörtlü zirve planlamaları da yaptılar. Ama bizim burada beklentimiz, Avrupa Birliğinin kurumsal olarak, yani Avrupa Birliği Komisyonu ve Parlamentosundan bu sorunun çözümüne yönelik müspet somut adımlar atması.
Öte taraftan Rusya’ya baktığımız zaman, Rusya’da Putin’le beraber gelen çok önemli bir dönüşüm var; dünya dengelerinin yeniden dizayn edilmesinde, Vlamidir Putin, Rus Devletinin gücünü önemli oranda geliştirdi. Bunu sert güç kullanarak, yani askeri tedbirler başta olmak üzere, Rusya Devletinin kapasitesini yükselterek, birtakım teknolojik altyapı ve silahlı kuvvetlerde yaptığı atılımlarla yapıyor. Özellikle Amerika’nın gücünde yaşanan düşüşle birlikte, sadece Ortadoğu’da değil, Karadeniz’de de, Baltıklar’da da, Ukrayna’da da, Rusya, NATO’nun gelişmesine karşı engel olmasıyla 2008’den beri bu yükselişini sürdürüyor. Bu da ister istemez dünya siyasetini daha karmaşık hale getiriyor. Çünkü mevcut dengeler değişiyor. Bu değişen dengelere önemli bir faktör Çin ve Hindistan ekleniyor. Bunların bir de Ortadoğu üzerindeki stratejileri bir araya geldiği zaman, alışılagelmiş düzenler yeniden sorgulanmaya başlanıyor.
Bu sorgulamayla beraber, sizin sorunuz açısından da en önemli nokta, Türkiye burada nasıl bir rol alacak? Çünkü bütün bu dönüşümün doğrudan sınır komşusu olan bir ülke söz konusu. Türkiye’nin dış politikasında hedeflediği olgu barış ve istikrar. Ama bu barış ve istikrarı yanlış anlamamamız lazım. “Efendim bu, ben her şeyden uzak durayım, tehditler bana bulaşmasın.” demek değil; “Bu tehditler bana bulaşmadan nasıl bertaraf edebilirim?” sorusu kendi içerisinde gelişiyor. Ve ister istemez, Türkiye de özellikle Irak-Suriye kaynaklı güvenlik tehditlerini bertaraf etmek için bölgesel bir inisiyatif geliştiriyor. Yani sınırlarının ötesinde tehditleri bertaraf edecek bir koridor oluşturmak istiyor. Orada da daha önce tecrübe ettiğimiz bir şey var; aynısını biz 1991 yılında PKK’nın Irak’ın kuzeyine yerleştirilme sürecinde gördük. Irak’ın kendi içerisinde yaşadığı karmaşıklık, küresel güçlerin o bölgeye teröristleri yerleştirmesiyle devam etti. Şu an Suriye’de de benzeri bir şey uygulanıyor ve bu boşluklar güvenlik tehdidi haline getirilmek isteniyor. Türkiye’nin terörle mücadelesindeki dönüşüm bu projeye fırsat vermedi ve peşi sıra Suriye’nin kuzeyine yapılan harekâtlarla, operasyonlarla da bu hedef önemli oranda kırıldı. Dolayısıyla, dünya dengeleri değişirken Türkiye de kendi üzerine gelecek tehditleri engelleyecek kararlı ve sert bir duruş gösterdi ve bunun sonuçlarını da önemli oranda aldık.
Şu an işler bir süreliğine duruldu görünüyor… Bu durum yeni koronavirüsten dolayı mı, yoksa anlaşmalar nedeniyle mi? Şu an çatışmalar yaşanıyor mu?
Aslında bölge her zaman hareketli, sadece dünya gündemi biraz değiştiği için bize doğrudan yansımıyor. Ama özellikle 15 Marttan itibaren İdlip’te Rusya ile varılan mutabakat çerçevesinde ortak devriyeler yapılıyor ve birtakım askeri unsurlar birlikte hareket ediyor. Bu önemlidir. Çünkü Rusya’yla orta ve uzun vadeli uzlaşmazlık, Suriye’de Türkiye’nin alacağı pozisyonu da önemli oranda zora sokar. Çünkü biz şunu biliyoruz: Rusya önemli oranda Suriye sorununun dominant aktörü. Buna İran da dâhil olduğu zaman dengeler bu ülkeler ekseninde şekilleniyor ağırlıklı olarak. Rusya ile özellikle Esed rejiminin askerlerimize yönelik saldırılarından sonra belirli oranda karşı karşıya geldik. Çünkü meşru müdafaa hakkımızı yerine getirerek şunu söyledik: “Esed rejimi Rusya’dan habersiz bir adım atamaz. Siz gereğini yapın, eğer yapmazsanız biz bunların gereğini yaparız.” Ve yaptık da… Dolayısıyla, kırılganlık bölgede devam ediyor. Ama şu son operasyonumuzdan sonra, Bahar Kalkanı Harekâtıyla beraber, Esed rejimi, Türkiye’yle karşılıklı mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu gördü ve bunun kendi açısından da büyük bir risk taşıdığını biliyor. Eğer Türkiye’ye yönelik tekrar bir saldırı gerçekleştirirse bunun şiddeti çok daha ağır bir şekilde olacak, bunu da gördüler. Nitekim kısa sürede çok etkin bir harekât yürüttük.
Bütün bunlarla beraber baktığımız zaman, İdlip’teki düğüm henüz tam olarak çözülebilmiş değil. Öbür taraftan, bizim önceliğimiz Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PYD unsurlarını temizlemek. Yani harekâtın önemli bir parçası da burayı temizleme üzerinden devam ediyor. Onun da zaman alacağını ve bir süre daha Türkiye’nin, bu bölgeden gelen tehdit tamamen bertaraf edilene kadar Suriye üzerinde etkin bir şekilde siyaset yürüteceğini görebiliriz.
İçeriden yükselen muhalif sesler var: “Bizim Libya’da, Katar’da, Somali’de, Suriye’de ne işimiz var; oturalım oturduğumuz yerde.” Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu bakış açısı uluslararası siyasetin değişen ve dönüşen yapısını okumak istememek demek. Özellikle bunu söylüyorum; çünkü etrafınızda bir değişim söz konusuysa, eğer burada bir inisiyatif almıyorsanız, bunun etkileneni konumuna geliyorsunuz. Ama sürecin içerisinde öyle veya böyle bir şekilde yer aldığınız zaman, bu sürecin etkileyeni ve dolayısıyla zararlı bir yanı da varsa bunu da minimize eden tarafı oluyorsunuz.
Libya meselesi önemli. Çünkü Libya, sadece Libya’nın geleceği olarak değil, Doğu Akdeniz’in geleceği olarak okunması gereken bir konu. Çünkü şu anda Türk dış politikasının Doğu Akdeniz’in karşılığında bulunan ülkelerle önemli problemleri var. Bunlar kim? Mısır, İsrail, Lübnan. Bunlar konjonktürel olarak bir araya gelmiş ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin tezlerine karşı hareket ediyorlar. Sizin de Doğu Akdeniz’de özellikle münhasır ekonomik bölgeyi, ticaretinizi ve daha önemlisi denizlerdeki egemenlik hakkınızı korumak için birtakım işbirliği ve güç dengesi yapmanız lazım. Libya’da oluşturulan bu güç dengesi de aslında meşru bir güç dengesi. Çünkü zaten oradaki merkezi hükümetle bu işbirliğini yapıyorsunuz. Öbür tarafta bir darbeci general var ve o darbeci generalin karşısında Birleşmiş Milletler’in meşru olarak saydığı hükümetle işbirliği yapılması anlamlıdır. Nitekim bu adımla beraber Doğu Akdeniz’deki suları Türkiye önemli oranda dengeledi. Çünkü şu an mücadelenin bir boyutu da şu: Dünyada tespit edilebilen en yüksek doğalgaz ve petrol rezervlerinin bulunduğu bölge Doğu Akdeniz. Böyle büyük bir oyundan bahsediyoruz. Böyle büyük bir oyunun içerisinde ne işimiz var sorusunun bilimsel anlamda bir değeri yok. Çünkü o içinde olmamız gereken, sadece bugün değil, yarın da olmamız gereken bir yer; uzun vadeli bir stratejiyle düşündüğümüz zaman önemli oranda Türkiye’nin orada olması gerekiyor.
Diğer taraftan, Somali’ye baktığımız zaman veya Katar’da aldığımız inisiyatiflere baktığımız zaman; iki ülke de stratejik önemi olan yerler. Katar, Ortadoğu ve Basra Körfezi açısından stratejik önemi olan bir yer. Türkiye orada bir askeri üs kuruyorsa, muhakkak bilmemiz gerekir ki bu Türkiye açısından stratejik bir önemdedir. Şöyle düşünün: Türkiye Devleti, hiçbir hesabı dikkate almadan, herhangi bir ülkede askeri bir tesis kuracak, oraya eğitim-donatım faaliyetleri gönderecek veya orada asker bulundurmak isteyecek. Bu oradaki ülkelerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin menfaatine olduğu için bu planlar yapılmıştır. Somali hakeza öyle. Somali, Afrika’nın önemli stratejik noktalarından birisi. Yani bunları sadece 3 yıllık, 5 yıllık gibi değil, uzun vadeli, 20-30 yıllık Türkiye’nin bölgesel etkinliği açısından değerlendirmemiz lazım. Gelen eleştiriler, böyle derinlikli, böyle kapsamlı bakmadığı için, daha konjonktürel olarak değerlendirmek lazım onları.
Türkiye’nin askeri gücü son yıllarda bir hayli arttı, gözle görülür bir biçimde güçlendik. Son Bahar Kalkanı Harekatında da bu gözüktü. Komşumuz olan, düşmanımız olan, dostumuz olan ülkeler bunu nasıl değerlendiriyorlar, biz nereye geldik?
Etrafınızda önemli tehditler var, değişen bir coğrafya var ve bu coğrafyada siz binlerce yıldır varsınız ve var olmaya devam edeceksiniz. Bu dönüşümlerden etkilenmemek ve bu dönüşümleri kendi lehinize çevirmek için en önemli gücünüz askeri gücünüzdür. Askeri gücünüzün az önce söylediğiniz dönüşümünü caydırıcılık kavramıyla sağlayabilirsiniz. Yani etkin, sonuç odaklı ve tehditle karşı karşıya geldiği zaman Türk Silahlı Kuvvetlerinin onu mutlaka bertaraf edeceği yaklaşımının dünyaca da kabul edilmesi lazım. Nitekim öyle oldu. Onun için, silahlı insansız hava araçlarından tutun fırtına obüslerine kadar, uçaklardaki teknolojinin dönüşümle birlikte gece operasyon yeteneğinden sahadaki unsurların etkinliğine kadar, bütün bunların hepsi planlı bir dönüşümün sonucu. Bu dönüşümle beraber Türkiye şu mesajı veriyor: “Türkiye’yle askeri bir çatışmaya girmenin maliyeti karşı taraf için yüksek olacaktır. Eğer bunu göze alabiliyorsanız biz buradayız, buna karşı attığımız adımlar teknolojik olarak da bunlardır.” diyor. Ve bu aslında bir süre sonra çatışmanın maliyetini düşürüyor. Yani bu riski göze alamadıkları için bölge aktörleri bundan kaçınıyor veya strateji değiştirmesi gerekiyor. Bu Türkiye açısından da menfaatli bir şeydir. Çünkü çatışmanın Türkiye açısından da maliyeti vardır; hem ekonomik olarak hem toplumsal olarak hem siyasal olarak. Onun için, askeri gücün yükseltilmesi çok akılcı, çok planlı ve bu, az önce söylediğim ekonomik, sosyal ve siyasal çıktıları da düşünülerek yapılan bir süreç. Türkiye’nin de bunu hem bölgenin dönüşümü açısından hem de kendi güvenlik ihtiyaçları gereği zorunlu olarak yapması gerekiyordu ve yaptı.
Buradaki önemli bir dönüşüm şu: Özellikle askeri endüstride ortaya çıkan bu ilerlemeler alt sektörleri de beslerse, birtakım yeni sanayileşme hareketlerine de vesile olabilir. Türkiye, savunma endüstrisinde ortaya koyduğu bu dönüşümü alt sektörler itibarıyla da desteklerse, özel sektöre de önemli bir katma değer oluşturabilir. Bunu da dikkatten kaçırmamak gerekiyor.
Dünyada yaralı coğrafyaların çoğu Müslüman ülkeler. Pek çok ülkede de Müslümanlar bir şekilde ya sürülüyorlar ve mülteci durumundalar ya da eziyet görüyorlar. Hindistan’ından Çin’ine, Suriye’sine kadar bu böyle. Türkiye ise gücünün yettiği kadar Müslümanlara sahip çıkmaya çalışıyor. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu bizim için üzücü bir durum. Yani dünyanın çatışma bölgelerinde, yaraları sarılmayı bekleyen milyonlarca Müslüman topluluklar var. Buna iki açıdan bakmak lazım: Bir, bunu sadece bugünün değil, belki de son bin yılın yaşadığımız bir problemi gibi düşünmemiz ve Müslümanlar olarak üzerimize düşeni de yapmamız gerekir. Nedir bu? Daha çok çalışmak, daha fazla düşünmek, daha fazla üretmek ve işbirliği yapmak. Şu anda maalesef o işbirliğinin sadece Türkiye’nin ya da birkaç ülkenin önderliğinde gittiğini görüyoruz. Çünkü birlik-beraberlik sağlanamadığı zaman, alacağınız sonuçlar da yavaş yavaş azalmaya başlıyor ve etkinliğiniz zayıflıyor. Bu ülkeler arasında işbirliğine baktığımız zaman, bunların dünya siyasetine istenilen düzeyde etkin olamadığını görüyoruz. Çünkü bunların kendi içerisinde birtakım ayrılıklar çıkıyor, İslam dünyasının kendi içerisindeki mezhep problemleri ortaya çıkıyor veya birçok sorunu da buna ekleyebilirsiniz. Türkiye’nin tabii ki sadece bugünden değil geçmişten gelen bir kapsayıcılığı var. Türkiye, sadece geçmişte değil, bugün de bunu yapmaya gayret ediyor. Yani Arakan’da da bir sorun olsa, Suriye, Irak, Yemen’de de bir sorun olsa, kendi içerisindeki tarihi misyonu ve bugünkü dış politikası gereği de sahiplenicisi, destekçisi konumuna gelmek istiyor. Yani bu bizim hem doğal seleksiyonumuz içerisinde gelişiyor hem de üstlendiğimiz, İslam’ın bize yüklediği bir misyon olarak gelişiyor.
Buradaki temennimiz şöyle olsun: Umuyoruz ki bu birlik-beraberlik, Türkiye gibi, diğer bazı ülkelerin de buna destek olmasıyla gelişir; ortak sesleri, ortak tepkileri, ortak dayanışmaları artırabiliriz. Ki bu süreçlerden, bahsettiğiniz farklı coğrafyalarda yaşayan insanların, Müslüman toplulukların daha az etkilenmesi ve dünya siyasetinde daha etkin bir rol alabilmesi için bu işbirliğine çok ciddi anlamda ihtiyacımız var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.