Ana sayfa - Son Sayı - Suçum Suçszuluğum / Kenan Kurban

Suçum Suçszuluğum / Kenan Kurban

Bunaltıcı yazdan kalan sıcaklarla beraber tek tük dökülmeye başlayan yapraklar sonbaharın nişanıydı. Kapısı açık geniş mutfaktan sonbahar esintileri ılgıt ılgıt eserken villadaki aile bireyleri ve kahvaltılıklar sofradaki nizami yerlerini almıştı. Baba en başta, onun hemen sağında anne Zeliha, yanında evin en küçüğü ve neşesi Zeynep otururken babanın hemen solunda on sekiz yaşında büyük kız Ayşe, onun yanında on beş yaşındaki Kerem oturmuştu. Herkes sabırlı ve çekingen tavırlarla evin reisinin ilk lokmayı almasını bekliyorlardı. Ferhat, tabağa muntazaman dizilmiş salama dikkatlice çatalını sapladı. Sakince ağzına atıp çiğnemeye başladı. Kerem bastırılmış açlığın verdiği saldırma dürtüsüyle büyük bir lokma ekmeği reçele bandı. Mükemmeliyetçiliğin eseri olan sıkı kurallar adeta duygu ve düşünce dünyasını da zaptı rap altına aldığından ister istemez her kıpırdanış ve söylenen her sözcük bin bir hesaptan, kitaptan sonra yapılır, söylenir olmuştu. Ama sürekli kaçırılan gözlerle de biriken kinin büyüklüğünün ve isyan gününün yakın olduğunun habercisiydi. Ferhat ince belli cam bardaktan bir yudum çay içip damağında tadının hazzını yaşadıktan sonra tane tane muhatabını baskılar tonda “ Evet, Ayşe üniversite hazırlıkları nasıl gidiyor?” Ayşe telaşla ağzındaki lokmayı yutup “Çok iyi babacığım.” dedi. Ferhat iyice neşelenip “Yani şimdiden geleceğin en tanınmış ve başarılı avukatı diyebilir miyim?” Ayşe’nin yüzüne, iç burkulmasıyla karışık ve daha çok ah kokan bir hüzün çöktü. Ayşe yine de belli etmemeye çalışarak “Sizin sayenizde babacığım.” dedi. Hafif sertleşen tonda Ferhat “Güzel sanatlarda okuyup sanatçı olmak gibi yanlış fikirlerden çocukça heveslerden vazgeçtin değil mi?” dedi. Ayşe’nin başı usulca öne düşerken kaymağa bal süren Kerem, ablasına haşarı çocuk bakışlarıyla bakıyordu. Ayşe hüzünle “Sizin bana çizdiğiniz hayat rotasında yürüyorum babacığım.” dedi. Ferhat, mavi gözleriyle uzaklara bakarken ağzına götürdüğü zeytinin siyah rengi traşlı beyaz teninin yanından sanki daha da belirginleşiyordu. Zeytin çekirdeğini kibarca çıkartıp “Şu an bana için için kurulduğunuzu biliyorum. Ama ileride hayata atılınca beni çok daha iyi anlayıp hak vereceksin. Çünkü hayat güvenilmez hain, çıkarcı insan benzeri mahlukatlarla dolu.” Sonra ondan beklenmeyen bir tavırla Ayşe’nin saçlarını okşayıp “Uluslararası bir firma haline gelebilmek için benim güvenilir, iyi yetişmiş insanlara ihtiyacım var. Kardeşin Kerem de makina mühendisliği okuyup üretimin başına geçecek.” dedi. Siyah iri gözlerinde, büyüleyici güzelliği kadar cesareti de içinde saklayan Zeliha, çatalını sessizce masaya bırakıp hafiften kırmızıya dönen buğday teniyle “Canım bence çocuklarımıza biraz da olsun güvenmeliyiz. Sen onların her adımına müdahale edersen iş hayatında başarılı ama şahsiyetsiz insanlar olacaklar. Psikiyatrist Zeliha olarak söylüyorum bana inan, ileride asla ve asla karşılaştıkları zorluklarla mücadele edemeyecek kadar korkak olacaklar.” dedi. Güven, kelimesi Ferhat’ın iç dünyasında âdete arı kovanına çomak sokulmuş etkisi yaptı. Ferhat ciddiyetini kaybedip öfkeyle sesini yükseltince kenarda sessizce bekleyen hizmetçi bile korku ile irkildi. Ferhat “Ben güveni, birilerine güvenmeyi, babam beni beş parasız kapının önüne bırakıp bütün işlerin başına iki abimi geçirdiği gün toprağa gömdüm.” dedi. Zeliha sevgi ve umudun her zaman baskın olduğu sıcak ve samimi bakışlarıyla eşine bakarken elini sıkıca tutup “Ne olursa olsun bize yapılan hiçbir yanlış, içimizde var olan insanları sevme ve itimat etme duygusunu öldürmemeli. Onlar ölürse insanlık ölür. O zaman dünya bize büyük bir zindandan başka bir şey olmaz.” dedi. Ferhat hoşnutsuzluğunu, karısının tuttuğu elini hızla çekip yüzünü ekşitip “Sen kadınsın çok hissi davranıyorsun. Ama hayat matematik, iki kere iki eşittir dört. Ve sen de bana inan, çok acımasız.” dedi. Sonra elindeki peçeteyi masaya fırlatıp soğuk ve sert tavırlarla sofradan kalktı. Köşede duran çekçek valizini alıp kapıya yöneldi. Zeliha tam arkasından gidecekti ki o ara küçük Zeynep’in gözleri nemlenince vazgeçti. Zeliha “Ne oldu yavrum?” dedi. Zeynep “Babam bizi sevmiyor” dedi. Zeliha küçük kızın kıvırcık saçlarını okşayıp “Olur mu kuzum. Anne ve babalar çocuklarını hep severler.” dedi. Ayşe hararetle konuşmaya başladı. Ayşe “Fakat ne hikmetse bunu biz hissedemiyoruz.” dedi içli içli… Kerem pis pis sırıtıp “Adam size ne yapsa yaranamıyor. Yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda. Hem o beğenmediğin parası düzenli olarak ödenen özel okul birçok insanın hayali… Bütün bunlara rağmen tutturmuşsunuz bir sevgi-mevgi ne lan?” Parmaklarıyla para sayma işareti yaparak “Paran varsa kral adamsın herkes sever, eğer yoksa sıfırsın…” dedi.

Ferhat bahçeye çıkınca dövüşçü olduğu duruşundan belli olan genç şoför hemen koşup gelip valizi aldı. Bagaja koydu. Sonra da siyah lüks aracın kapısını “Günaydın efendim!” diyerek açtı. Ferhat hafiften başını sallayıp arka koltuğa oturdu. Şoför hızla direksiyona geçip patronunu hiç sarsmadan kalkış yaptı. Patronunun rahat etmesi için öne çekilmiş koltuğun boşluğundan rahat rahat oturan Ferhat “Radyoyu aç.” dedi. Şoför bir numaralı düğmedeki istasyonu açtı. Bu bir haber kanalıydı. Spiker okuduğu haberle paralel hafif üzüntülü tonda: “Otuz gündür kayıp olan sekiz yaşındaki kız çocuğunun katil zanlısı olarak babası gözaltına alındı.” Patronunun canının sıkıldığını gören Güven iki nolu düğmeye bastı fakat şansa orada da haberler vardı. Sunucu: “Polis yurt genelinde elli ilde üç yüz noktada yaptığı şafak operasyonuyla beş yüz kişiyi gözaltına aldı…” Güven bu kez patronun sevdiği şarkılardan oluşan usb’den kısık sesli müzik açtı. Ferhat elindeki tabletten haber sitelerine göz atıyordu. Olumsuz analizler, yorumlar insanda ne huzur ne çalışma aşkı ne de güven bırakıyordu… Ferhat oflayarak tableti yan tarafına bırakıp nadirattan konuştuğu Güven’e hitaben “Dünyanın çivisi çıktı Güven… Sırtını kime döneceğini bilemiyorsun.” dedi. Güven muhatap alınmanın neşesiyle “Her şey birbirinin içine girmiş.” dedi. Ferhat “Aslında birbirine karışmış hiçbir şey yok. Hepsi aynı ifrit kuyusundan beslenen zehirli ağaçlar; sadece meyveleri, renkleri kokuları, tatları farklı ama insanların aldığı zehir aynı…” dedi. Güven “Peki beyim, bizim gibi geçim derdindeki garibanlar ne yapacak?” dedi. Ferhat umutsuzca başını iki yana sallayıp “Sizi bilmem ama ben sırtımı duvara yaslayıp kendimden başka kimseye itimat etmeden yaşıyorum.” dedi. Güven gülerek “Desenize bizim gibi cahil olup gafil gafil hoyrat bir hayat en rahatıymış…” dedi. Ferhat küçümser bakışlarla “Toplumların çoğu aynen dediğin minvalde nefes alıp veriyor. Ama baş belası akıl sende varsa öyle kolay kolay her şeye eyvallah diyemiyorsun.” dedi.

Saat sekiz yirmiyi gösterirken hizmetli kadın patronunun odasına son bir defa daha alıcı gözle bakıp “Her zamanki gibi mükemmel oldu.” dedi. Temizlik malzemeleri elinde geri dönüp sekretere “Hande hanım temizlik tamam.” dedi. Randevuları kontrol eden Hande kuvvetli bir rüzgârda uçacak gibi duran zayıf bedeni işin stresinden olsa gerek olduğu yere çökecek gibi duruyordu. Başını kaldırıp “Jülide hanım dip bucak iyice temizlediniz değil mi?” dedi. Jülide “Kendinizi germeyin süper oldu.” dedi. Sonra da kapıdan çıkıp gitti.

Nizamiye kapısındaki güvenlik kıyafetine çeki düzen verdikten sonra kulübedeki yarı paslı aynada saçlarını düzeltip kapıyı ne olur olmaz diye tekrar açıp kapadı.

Ferhat’ın arabası fabrikaya bir kilometre kala “Hassas Kalıp Makina” tabelası rahat okunuyordu. Yaklaştıkça yabancı bir ülkeye ait nakliye firmasına ait beş tırın peş peşe girdiğini gördü. Ferhat, Güven’e “Havalimanına fabrikadan kaç saatte gideriz?” diye sordu. Güven “Hadımköy’den Yeşilköy’e ortalama bir hızla kırk beş dakika efendim.” dedi. Ferhat “O zaman sen saat 13.00’de çıkış yapacak gibi hazır ol.” Tetikte bekleyen bekçi, patron arabasını yüz metreden görünce başkaları için laubalice açtığı kapıyı ayakta en ciddi tavırlarla açtı. Güven, arabayı giriş merdivenlerinin önünde durdurup hemen patronun kapısını açmak için davranmıştı ki kapıdaki güvenlik koşup açtı. Ferhat araçtan inip çevreye göz attı. Her gün olan durumdan farklı olarak misafir park alanında gösterişli bir jeep vardı. Ferhat granit merdivenlerden çıkarken, Güven tenteden mütevellit müstakil alana arabayı park etti. Ferhat her zamanki şahin bakışlarıyla yürüdüğü koridorları süzerek odasına yöneldi. Hande ayakta “Hoş geldiniz Ferhat bey.” dedi. Ferhat aynı ritimde yürümeye devam ederken “Bekleyen işleri hemen getir.” dedi. Evrak çantasını süt beyaz masasının üzerine bırakıp ceketini çıkarttı. Peşi sıra gelen Hande ceketi alıp astı. Ferhat koltuğuna kurulup geriye yaslanınca arka duvarı kaplayan çelik konstrüksiyonlarla yapılan gökdelen ve köprü inşaat fotoğrafları daha bir anlam kazandı. Çünkü çeliği işleyerek bugünlere gelmişti. Hande hemen masanın sağında ayakta dosyalar için izahata hazırlanırken Ferhat “Kızım aşağıda misafir parkındaki gösterişli araç kimin?” Hande o an o kadar gerildiki ne diyeceğini bilemedi, ayakta durabilmek için masaya tutunup “Yumuşak Tetik Silah Sanayiinden geldiler, sizinle görüşmek istiyorlar.” dedi. Ferhat “Nuri Bey’in, tekliflerini düşünmediğimizi söylemiş olması gerekiyor.” dedi. Hande “Adamlar ısrarcı olmuşlar. Son bir defa illa sizinle görüşmek istiyorlar.” dedi. Ferhat “Şimdi neredeler?” Hande “Defne toplantı salonundalar.” dedi. Ferhat “Onlara on dakika ayırabileceğimi söyle. Sonra içeri al. Onlar girince de benim kahvemi gönder.” Hande büyük bir yükten kurtulmanın hafifliği içinde hızla odadan çıktı. Ferhat dosyaları kontrol ederken Hande, uzun boylu yapılı hoyrat tavırlarını kamufle etmek için takım elbise giymiş iki adamı içeri aldı. Ferhat yerinden hiç kımıldamadan iyice geriye doğru yaslanıp en soğuk haliyle adamların oturmasına bile müsaade etmeden “Evet beyler, bize sunduğunuz ortaklık ve satın alma tekliflerinizi hiçbir şekilde düşünmüyoruz” dedi. O ara hizmetli Jülide Hanım mis kokulu kahveyi getirip Ferhat’ın önüne bıraktı. Adamlara dönüp bir şey içip içmeyeceklerini soracaktı ki Ferhat “Elinize sağlık. Başka bir şey içecek kimse yok, çıkabilirsiniz.” dedi. Yaşının getirdiği yorgunluk ve bezginlikten kadın yavaş adımlarla odayı terk etti. Ferhat’ın burada istenmiyorsunuz defolun gidin tavırlarına hiç aldırış etmeyen adamlar sanki mekânın sahibiymişçesine beyaz deri koltuklara oturdular. Her gün tıraş olmaktan cildi hassaslaşıp kılcal damarları belirginleşen adam “Ben Kaya Demirci.” Kaba sakallı esmer arkadaşını göstererek “Bu pehlivan yapılı arkadaşım Cenk Kunduracı. Ferhat Bey bizim hayat ve çalışma felsefemiz insanca konuşup anlaşarak iş hayatında yükselmek.” dedi. Kaba sakal Cenk Amerikanvari kırık bir Türkçe ile “Biz Amerikan merkezli bir silah firmasıyız. Ortadoğu operasyonlarını Türkiye’den yürütme kararı aldık. Türkiye’de bizim ihtiyacımız olan parçaları üretme kabiliyeti sizin fabrikanızda var. Bizim %49, sizin %51’lik kısmına sahip olacağı bir ortaklık kurmaya ya da fabrikanın tümünü satın almak istiyoruz.” dedi. Kaya bu kez gözlerinden saçılan kibir ve tiksindirici bir laubaliğin eşliğinde “Aslında biz size bir ortalıktan daha öte dünyayı şekillendiren gücün bir parçası olmayı teklif ediyoruz.” dedi. Kabasakal Cenk bacak bacak üstüne atıp şöyle bir geriye doğru yaslanıp “Bazen kader sizin seçiminizi beklemez, o sizi seçer. Ama tecellisi acıtıcı, can yakıcı vesilelerle olabilir.” dedi. Ferhat, an ve an tekliften tehdide evrilmeye başlayan konuşmayı kahvesinin tadını çıkartarak sakince dinledi. Ferhat “Siz bana ortaklık değil modern kölelik teklif ediyorsunuz. Bu asla kabul edilebilir değil. Farz edin ki ben birileriyle ortaklık yapacak olsam bu, adaletten nasibi olmayanlar için silah üretenlerle olmaz. Şimdi beş para etmez tekliflerinizi ve ahlaktan mahrum aşağılık tavırlarınızı da alın bir daha gelmemek üzere firmamı terk edin.” dedi. Kaya ve Cenk bir kaç saniye bakıştılar. Cenk en yüksek perdeden konuşmaya başladı. Cenk “Hayır kelimesi ve türevleri bizim için bir cevap değildir. Daha doğrusu sadece biz kullandığımızda anlamı olan bir kelimedir.” dedi. Kaya biraz daha müşfik “Neyse Avrupa gezinizde düşünmek için bol bol vaktiniz ve karar vermenizi kolaylaştırıcı olaylar olacaktır.” dedi. İkili ayağa kalkıp parmak sallarcasına iki parmağın başına götürüp selam çakıp çıktılar. Ferhat kendi kendine “Hayat böyle işte. Sıkıntılar geldi mi peş peşe geliyor. Bunlar duracağa benzemiyor.” dedi. Sonra sekretere telefon açıp “Hande içeri gel.” dedi. Kız, çıkan adamların tehditkâr tavırlarını görmenin verdiği korkuya rağmen sakin kalmaya çalışarak “Buyurun.” dedi. Ferhat “Sana birazdan bir e-mail atacağım bunun çıktısını al. Bütün birim müdürleri on dakikaya toplantı odasında olsunlar.” Yönetim binasında olağanüstü bir hareketlilik yaşanıyordu. Birçok can sıkıcı anların yaşandığı, zor durumların uzun saatler alan fikir fırtınalarından sonra çözüme kavuştuğu toplantı odasında niçin çağrıldıkları hakkında en ufak bilgiye sahip olmamak içeride bekleyen dört kişiyi iyice germişti. Sekreterin açtığı kapıdan içeri Ferhat girdi. Bekleyenler ayağa kalktılar. Ferhat koltuğuna oturup “Eksik kim?” dedi. Yine kendisi cevapladı: “Muhasebe Cihangir Bey, pazarlama Selim, satın alma Mahmut, idari işler Kamil Bey.” Herkes tek tek başıyla onaylarken Ferhat “İmalat müdürümüz Selçuk Bey nerede?” diye sorduğu an çalınan kapıdan içeri soluk soluğa giren Selçuk “Kusura bakmayın CNC makinelerinden birinde ayar sorunu vardı onu hallettim.” dedi. Koltuğa oturdu. Ferhat sadece eliyle önemli değil işareti yapıp tane tane konuşmaya başladı. Ferhat “Arkadaşlar, ben iki günlüğüne Fransa’ya iş gezisine gidiyorum. Sizden isteğim ben dönünceye kadar sanki devalüasyon olmuş, dünya savaşı çıkmış da büyük bir buhran varmış gibi düşünüp çözüm için ne ya da neler yapabilirizi düşünüp çalışma yapmanızı istiyorum. Ben iki gün sonra yani 28 Ekim 2017 saat on’da buradayım. Herkes o güne hazır olsun.” dedi. Muhasebe Müdürü Cihangir merak ve telaş içinde “Ferhat Bey bir duyum mu aldınız?” dedi. Ferhat “Hayır. Ama leş kargalarının tepemizde uçtuğu, çakalların yanımızda yöremizde dolaştığı bir zamanda patronlar çok daha dikkatli ve tedbirli olmak zorunda, olayın hepsi bu, telaşa gerek yok. Bu konuşma odadaki beş kişi arasında kalacak. Toplantı bitmiştir.” dedi. Müdürlerin hepsini, cevapsız sorular beyinlerinin içinde fink atarken bir anda gelecek kaygıları bütün benliklerini sarmıştı. Herkes çıkınca tek başına kalan Ferhat “İnsanoğlu olarak aynı mayadanız, benim yarınlarım ne olacak? Ben,ben… Yoruldum artık hep savunmaktan, korumaya çalışmaktan. Şöyle bir kere bile olsun beni düşünecek, güvenilir adil bir Allah’ın kulu yok mu?” dedi.

Zeliha çocuklarını okula gönderdikten sonra küçük kızıyla biraz daha oynadı. Sonra kızına kucak dolusu sevgi vermek için kollarını iki yana açtı. Zeynep de kollarını yana açıp sevgi denizine dalarcasına annesinin kucağına kendisini bıraktı. Zeliha sıkıca evladını sardı. Kokusunu içine çekti. Zeynep saf yüreğinden kopup gelen “Anneciğim seni çok seviyorum.” cümlesini küçük bir öpücükle taçlandırdı. Zeliha evladına kocaman bir öpücükle karşılık verip “Annen, baban, ablan ve abin de seni çok seviyor. Pamuk şekerim.” dedi. Sonra gözlerinin içine bakıp “Benim şimdi muayenehaneye gitmem gerek. Beni bekleyen dostlarım var.” dedi. Bu sıcacık sevgi dolu kucaktan inmek istemeyen Zeynep “Yalnız bir şartla.” dedi. Zeliha “Neymiş o şart?” Zeynep ”Akşam eve erken geleceksin tamam?” dedi. Zeliha, başını tamam manasında sallarken “Akşam eve erken gelmek” cümlesi adeta yüreğini delip geçti. Çünkü üst üste iki akşam eve gelemeyecek bir baba, bir koca, bir aşk vardı. Sabahki nahoş olay hâlâ canını sıkıyordu. Zeliha tekrardan “Tamam kızım.” dedikten sonra telefonuna sarıldı. Bir mesaj gelmişti, Fikriye yazıyordu. Mesajı okumaya başladı “Eşimle sorunlarımızı çözemiyoruz. Bugün beraber gelip sizden destek alacağız. Saat kaçta gelelim?” yazıyordu. Zeliha hızla rehberden Ferhatım’ı seçip “SENİ ÇOK SEVİYORUM… Hayırlı yolculuklar, dört gözle seni bekliyoruz.” yazıp gönderdi. Toplantı odasında cevabını belki bir ömür bulamayacağı soruları, halının altına bocalanmış süprüntüler gibi beynin ve bilinçaltının en dipsiz kuyusuna atıp “Ben, hep güçlü görünüp dik durmalıyım.” dedi içinden. Sonra o acizlik içinde halini bir kenara bırakıp bildik patron tavırlarını kalın bir şal gibi üstüne örtünüp ayağa kalktı, masadan sessiz konumundaki telefonunu aldı. Bir yandan yürürken bir yandan da gelen arama ve mesajları hızla kontrol ediyordu. Eşinden gelen mesajı görünce hüzün kaplayan simasına küçük bir tebessüm peyda oldu. Belli etmese de heyecan ve merakın verdiği telaşla eli titriyordu. Mesajı açıp “SENİ ÇOK SEVİYORUM… Hayırlı yolculuklar, dört gözle seni bekliyoruz.” yazısını okuyunca, öğle vakti gökyüzünü geceye çeviren bulutların güneşi görünce dağılması gibi kasvet bulutlar da bir anda buharlaşıp gitti. Zeliha’nın, insanı sarıp içine çekerken, sevgisini söylemekten ve hissettirmekten çekinmeyen bu karakterine hem hayran hem de âşıktı. “İşte bu benim karım.” dedi. “Peki, niye ben aynı cesareti gösteremiyorum?” sorusunu kimse duymasın diye ruhunun en ücra köşesinde sordu. Birkaç saniye sonra duygular kenara çekilip akıl dümene geçince “İyi bir psikiyatrist, hangi düğmeyi ne zaman açıp kapatacağını iyi biliyor.” diyerek tekrar huzura kavuştu…

Ferhat, yurtdışında yapacağı yeni ticari anlaşmaların mutluluğunu yaşarken, gelen iki densizin tavırları ister istemez moralini bozmuştu. Uçuş saatine kadar kendisini işle meşgul edip kafayı dağıtmak için fabrikayı turladı.

Güven, dış hatlar giriş kapısına yaklaşıp patronunu indirip “Keşke size refakatçı olarak gelseydim.” dedi. Ferhat “Ya amma gözünüzde büyüttünüz, altı üstü iki gün iki gece. Hem ilk defa mı gidiyorum. Yıllardır iş yaptığımız adamlar. Hadi bekleme yapma, arkadan gelenlerden azar yiyeceğiz. Sen de bu arada izin yap. Beni almaya da gelme…” dedi. Güven “Peki efendim.” dedi. Yoluna devam ederken Ferhat güvenlik kontrol noktalarına geçti. Bilet işlemlerini yaptırıp valizini teslim etti. Yanına sadece tabletini aldı. Son engel pasaport kaldı. Onu da hiçbir sorun yaşamadan bitirip uçak biniş kapısına doğru yürüdü. Her şey yağ gibi akıp gidiyordu. Nihayet kapılar açıldı. Yolcular ağır ağır yerlerine oturdu. Motorlar çalıştı. Hostesler uyarılarını yaptılar. Kaptan bilgilendirme konuşmasını yaptı. Ferhat gözlerini yumdu. Artık biraz dinlenmek istiyordu. Ama yanındaki adam sürekli kötü bir Türkçe ile konuşup iletişime geçmeye çalışıyordu. Ferhat adama gıcık olmuş, sürekli geçiştiriyordu. VIP’de rahat edemeyecekse nerede rahat edecekti? En sonunda yandaki boş koltuğa geçip orada dinlendi. Nihayet üç saat otuz dakikalık İstanbul-Paris yolculuğu sona erdi. Ferhat kaçmak istercesine hemen tabletini alıp ceketini giydi. Çıkış kapısına ilk yaklaşan o oldu. Hostes ona dikkatlice baktı. Kapıyı açtı. Ferhat derin bir nefes çekerek dışarı ilk adımını attığı anda kafasına uzun namlulu silahlar dayandı. Ferhat şoku atlatamadan başına çuval geçirilip apar topar bir arabaya bindirildi.

Devamı Gelecek Ay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.