Ana sayfa - Son Sayı - Suçum Suçsuzluğum-3 / Kenan Kurban

Suçum Suçsuzluğum-3 / Kenan Kurban

Çevirdiği her sayfada okudukları karşısında Ferhat’ın morali daha da çökerken karşısındakilerin yükseliyor, bıyık altı pis pis gülüyorlardı. Elleri titremeye başladı, bir ara dosya düşecek gibi oldu. Bu başlıkları hangi zihin yapısı atmış ya da attırmıştı. Masum görünümlü cani, hiç suça karışmamış en büyük suçlu. Hassas Şirketinin hesapları bloke edildi. Öz sermayesi en güçlü olan firmalardan biri olsa da bu çalkantılara fazla dayanamaz. Firma yetkilileri gözaltında. Ünlü psikiyatristin çevresi boşaldı. Buna benzer birçok gazete ve internet çıktısından alınan haberden sonra aile fotoğrafları geldi. Ve annesinin, babasının ve kardeşlerinin eşi ve çocuklarıyla beraber fotoğrafını görünce yaşadıklarına daha çok şaşırdı. Demek ki hayatta kötü giden her şeye rağmen güzellikler de yaşanıyordu. Mutluluktan kahkahayı bastı, kahkahası koskoca binayı kapladı. Resmî kisveli düşmanları, pes etmesini ya da en azından yılmasını bekledikleri adamın delice kahkahalar atacak kadar sevinmesine anlam veremiyorlardı. Bir anda çöküntü psikolojisinden çıkan Ferhat “Siz büyük güçleri idare eden ya da ettiğini sanan koca koca salaklarınız. Şunu o kalın kafanıza sokun! Şirketimi batırırım, kendimi yakarım, ailemi feda ederim. Ama cevabım hep hayır, hayır…” diye bağırdı. Sonra derin bir nefes alıp başparmağını sallayarak “Bunu o tasmanızı elinde tutan sahiplerinize söyleyin.” dedi. Sakince oturan yaşlı adam yerinden hızla fırlayıp bir yumruk attı. Son yaşadıkları gibi beklenmeden gelen yumrukla bir an sendeleyen Ferhat bir anda şoktan çıkıp seri yumruklarla karşılık verdi. Yaşlı adam ustaca kaçsa da ilk yumruğu tam gözünün üstüne yemişti. Dışarıdan duyulan gürültüye gardiyanlar koşarak geldiler. İçerideki gürültü dışarıdan rahatlıkla duyulabiliyordu. Gardiyanlar coplarını çekerek hışımla içeri girdiler. Hayatlarında ilk kez bir mahkûmun böyle karşılık verdiğine şahit oluyorlardı. Bu onların hıncını arttırdı. Öldüresiye Ferhat’ı coplamaya başladılar. Ferhat karşı koyacak gücü kalmayınca yere düştü. Artık tek derdi başını ölümcül darbelerden koruyabilmekti. Dizlerini karnına doğru çekip başını kollarının arasına aldı. Gardiyanlar artık seriye bağlamıştı, inip kalkan coplar gözle görülmüyordu. Odada duyulan tek ses copların ıslıksı sesiydi. Nihayet Ferhat acıyı hissetmez hale gelmişti ki başında bir sıcaklık hisseti, parmaklarını dokundurup anlamaya çalışırken zoraki gözünü açtı, yüzü gözü kan içindeydi. Savcı ölmesine ramak kala “Yeter” dedi. Sonra yerde yatan Ferhat’ın yanına gelip yere çömelip parmağıyla başındaki kana dokunup parmaklarıyla incelercesine ovaladı. Savcı “Aslında bütün bunlara gerek yoktu. İşbirliği, uzlaşı kültürü, medeni dünyanın geliştirdiği güzel davranış biçimlerinden birisi.” Sonra ince kaşlarını memnuniyetsizce kaldırıp “Fakat sizlerin bundan nasibiniz yok.” dedi. Sonra ayağa kalkıp “götürün” işareti yaptı. Gardiyanlar ise keşke kesmeseydin de biraz daha dövseydik dercesine baktılar. El mecbur kollarını tutup sürükleyip götürürken savcı yerdeki dosyayı alıp “Bunu da götürün belki uzlaşı kültürün gelişmesinde fayda sağlar.” dedi. Gardiyanlar tarafından çekiştirilerek götürülen Ferhat adeta koridorları paspasladı. Ferhat’ı saman çuvalı gibi hücreye atarken dosyayı da yüzüne fırlattılar. Ferhat sürünerek yatağın üstün çıkmayı başardı. Yine ana rahmindeki bebek gibi dizlerini karnına çekip büzüldü. Perte çıkmış gibiydi ama bu onun umurunda değildi. Düşünmeye başladı… Düşündü, düşündü, düşündü… Hataları, yanlışları neydi? Hani derler ya; dünyaya bir daha gelsen ne olmak istersin ya da neleri yapmak istemezsin? Aklına birden bu soru geldi. Belki de sırası değil, anlamsızdı, faydası yoktu. Ama gelmişti işte. Gülümsedi. Gerçekte böyle bir şans yoktu, imkânsızdı. Fakat hataları fark edip ders almak aslında yeniden bir doğuş değil miydi? Bunu düşündü. Bunu hak edecek hatası neydi? Böyle bir hatasını bulamadı, garipti ama yoktu. Sonra insanlar aklına geldi. Kimisi “Böyle olacağını biliyordum.” Bazısı “Ah, ah üzüldüm.” derken için için “Oh iyi oldu.” diye sevinenler vardı. Hayat hep ikiyüzlülerle mi doluydu? Ya gerçekten onun için seven, tasalanan var mıydı? Yerdeki saçılmış dosyadaki ailesinin üzgün fotoğrafı gözüne çarptı. Evet, evet ailesi belki de birkaç çalışanı vardı.

Zeliha otelde lobisinde düşünceli düşünceli tek başına otururken kayınpederi gelip yanına oturdu. Yüreğe dokunan bir sıcaklıkta “Kızım, şu sana üzülme demek en kolayı biliyorum. Yüreğin yanıyor. Ama ne olursa olsun metin olmalısın.” Zeliha “Beni üzen şartların zorluğu, çektiğim sıkıntılar değil. Kocamın büyük bir iftiraya uğraması ve bizim bunun karşısında hiçbir şey yapamıyor olmamız. Suçu olsa bedelini öder çıkarsın. Peki, bu bizim ödediğimiz, ödettirilen neyin bedeli?” Kayınpederi “Ferhat ile bizim aramız neden limoni biliyor musun?” dedi. Zeliha, “Şimdi bunun sırası mı?” dercesine baktı. Kayınpederi “İçinde bulunduğumuz durumun müsebbibi olan zihniyete sahip olduğundan. Kabiliyet, iş bilgisi, zekâ, kültürel birikim olarak Ferhat, şirketin başına geçmeye en çok hak edendi. Fakat iş âleminde sadece bunlar yetmiyor. Bazen akıl, matematik ve yüreğin “Hayır” demen sonucuna varır. Fakat şartların seni “Evet” dedirtir. Çünkü orada artık oyunun kurallarını başkaları yazıyordur. Ben şunu çok iyi biliyorum ki, hiçbir güç ve şart Ferhat’ın içinde kurduğu dünyayı değiştiremez, değiştirmeyecek. Ve bir gün bu çatışma kaçınılmaz olacaktı. Bedelini de tek başına değil, etrafındakilerle birlikte ödersin. İşte, ben yıllarca bundan kaçtım. Kaçarken de Ferhat’ı harcadım. Ama kaçtığım gün geldi çattı. İnan kızım dünyada kötü ve kötülük, iyi ve iyilikten daha çok. Senin tek başına iyi olman yetmiyor. Onlarla yaşamayı da öğrenmek gerekiyor.” Zeliha’nın ruh hali bu felsefi konuşmayı anlamaya müsait değildi. Ama yine de kayınpederinin meramını idrak etmişti. Bu sebepten “Tamam” manasında başını salladı. Bu arada şoför Güven soğuk içecekler getirdi. “Buyurun, Zeliha Hanım ve Naci amca.” dedi. Naci “Oğlum, Güven sen de bizimle birlikte buralarda sürünüyorsun, rahatım kaçtı. Bizim ne kadar daha burada kalacağımız belli değil. Sen istersen Türkiye’ye dön.” dedi. Güven son derece kararlı “O nasıl söz. Biliyorum benim elimden fazla bir şey gelmez. Ama böyle zor zamanında insan güveneceği bir dost, huzur veren bir nefes ister. Ben, Güven olarak sırf bu sebepten sizin yanınızdayım. Sonuna kadar gitmeyeceğim.” dedi. Güven’in bu konuşması bir umut ışığı olmuştu. Herkesin yüz çevirdiği, çevirmeyenlerin de yarım yamalak ağızda dostluk gösterdiği bu zamanda samimi konuşmak çok kıymetliydi. Zeliha, kayınpederine bakıp “Dediğiniz gibi kötülük iyilikten daha fazla ama asla iyinin beslendiği kaynak kadar güçlü ve temiz değil. Yalnızca sabretmeyi bilmesi gerekir.” dedi.

Küçük kız Zeynep, anneanne ile oynarken kapının zili çaldı. Nuran Hanım eliyle siz oynamaya devam edin ben bakarım işareti yaptı. Kapıyı açmasıyla birlikte Kerem içeri fişek gibi girip “Ben artık okula gitmiyorum.” dedi. Nuran “Ne oldu babaannesinin paşası?” dedi. Kerem “Bana ne oldu? diye sormayın.” Çantasını koltuğun üzerine fırlatıp üst kattaki odasına çıktı. Meryem torunuyla oynamayı bırakıp arkadan içeri giren Ayşe’ye “Kızım, bu delinin derdi ne?” dedi. Ayşe’nin yüzü asıktı “Artık okulda babam ile ilgi konuşmalar dayanılmaz hale geldi. Kerem de çocuklarla kavga etti. Açıkçası benim de psikolojim bozuk.” dedikten sonra cümlesini tamamlayamadan gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Meryem sıkıca torununa sarılıp “Anneanne güzeli, tatlısı milletin ne dediği önemli değil. Senin neye inandığın ve babanın suçsuz olması kıymetli. İnan bana bunların hepsi geçecek, insanlar sizden özür dileyecek.” Ayşe kendisini bırakmış hıçkırarak ağlamaya başladı. Nuran ise Zeynep’i kucağına alıp dışarı çıkardı.

15 Gün Sonra…

Ferhat, kötü haberlerin toplandığı dosyada sadece ailesinin resimlerine bakıp güç alıyor, hasret gideriyordu. Şimdi yalnızca “Nasıllar?” sorusu artık beynini kemiriyordu. Artık kurtulma umudunu ötelerken, suçum ne sorusunu sormaktan vazgeçmişti. O an üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Demir kapı günler sonra tekrar açıldı. Gardiyan elindeki copu eline vurarak gidiyoruz işareti yaptı. Ellerine kelepçe, ayaklarına pranga vuruldu. Zincir şıngıtıları arasında yine bilinmeze doğru yürümeye başladılar. Acaba yine aynı adamlarla mı görüşecekti? Bu kez daha küçük ortada bir masa karşılıklı iki sandalye olan odaya girdiler. Gardiyan omuzundan sertçe basıp sandalyeye oturttu. Gardiyanlar dışarı çıktı. Beş dakika sonra çok şık takım elbiseli, elinde deri çantalı orta boylu, soğuk simalı bir adam girdi. Adam karşısına otururken çantasını ağzı kendisine bakacak şekilde masaya koydu. Ferhat’ın yüzüne soğuk soğuk bakıp “Ben, Acel Bertrand sizin avukatınızım. Sizi savunmak için mahkeme tarafından atandım.” dedi. Ferhat “Çok güzel, nihayet bir mahkeme var, ben de oraya çıkacağım da orada hukuk var mı avukat bey?” dedi. Avukat Hiç istifini bozmadan “Var ki beni buraya gönderdiler.” Ferhat “Peki beni nasıl savunmayı düşünüyorsunuz?” Avukat çantasını ağırca açıp yine bir dosya çıkartıp “Durumunuz kolay değil. Şunu en başta söyleyeyim, sizi savunmak kolay değil. Çünkü bütün suçlarınız istihbarat birimleri ve emniyet güçlerince delillendirilmiş. Bizim savunma için delil toplamamız, derdimizi anlatmamız aylar hatta yıllar alabilir.” dedi. Ferhat “Çok açık sözlüsünüz.” dedi. Avukat “Ama suçu kabul edip, iş birliği yoluna girersek daha kısa bir zamanda buradan çıkabilirsiniz.” dedi. Ferhat, avukatın dümen olduğunu anlamış ama sırf bir insan evladıyla konuşmak için saatlerce anlamsız sorular sordu. Konuyu uzattıkça uzattı. En sonunda Ferhat “Siz şimdiden çalışmaya başlayın, savunmanın hazırlanması, mahkemenin yıllar alması sorun değil, vaktim çok. Allah kolaylık versin.” dedi. Avukat bütün soğukluğuna rağmen şaşkınlığını gizleyemedi. Avukat “Ben çalışırım fakat anlaşma yolunu da düşünseniz bence fena olmaz.” dedi. Ferhat “Siz benim avukatımsınız, benim dediğimi yapın.” dedi. Avukat “Peki” diyerek toparlanıp çıktı. Gardiyanlar Ferhat’ı tekrar hücresine götürdüler. Ferhat hücresinde diline pelesenk olan “Uzun ince bir yoldayım” türküsünü söylemeye başladı. Bu günü takip eden günler içinde dört değişik avukat daha geldi. Farklı teknikler ve yollarla suçu kabul ettirmeye çalıştılar. Ferhat ise bu işi eğlenceye döndürmüş boş boş uzun uzun konuşmalar yapıyordu. Nihayet bir ayın sonunda kendisine bu kez başka bir avukat gelmişti. Ama bu avukat farklı duruyordu. Ferhat dalgın dalgın bakınca avukat Türkçe “Ben, Adil Zorlu. Bu davayı medyadan takip ediyorum. Bu davaya avukatlık yapmayı kendim istedim. Eğer kabul ederseniz sizi savunmak istiyorum.” dedi. Ferhat şaşkındı. Ferhat “İyi de niye bu dava?” dedi. Adil “Ben bu ülkede doğdum büyüdüm. Hep azınlıktım, her şeye rağmen ötekiydim. Benim konumumda olan birçok insanın haksızlığa uğradığını görünce onları savunmak için avukat oldum. Şimdi size de büyük bir tuzak kurulmuş. Bu da benim kanıma dokunuyor.” dedi. Ferhat “Ne yalan söyleyeyim. Konuşmanız bana etkileyici ve inandırıcı geldi. Ama hâlâ sistemin adamı olup daha önce bana ikna için gönderilenlerden olduğunuz kanaati içimde hakim.” dedi. Adil “Sizin geçmişinizi araştırdım. Siz normal hayatta insanlara güvenmeyen bir tipsiniz. Millet sizden zaten gıcık kapıyor. Açıkçası benim kalemim de değilsiniz. Ama derdiniz benim kayıtsız kalmamı engelliyor. Önce bana şunu söyleyin. Siz kimlere “Hayır” dediniz de size böyle içi boş ama büyük bir tuzak kuruldu.” dedi. Ferhat’ın aklına o an iş yerine ortak olmaya gelen yabancı firma temsilcisinin sözü aklına geldi: “Bazen kader sizin seçiminizi beklemez o sizi seçer. Ama tecellisi acıtıcı, can yakıcı vesilelerle olabilir. Neyse Avrupa gezinizde düşünmek için bol bol vaktiniz ve karar vermenizi kolaylaştırıcı olaylar olacaktır.” Avukata dönüp “Yumuşak Tetik Silah Sanayisinden gelenlere…” dedi. Avukat “O zaman kolları sıvayın, savaş başlıyor.” dedi.

Devamı Gelecek Ay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.