Ana sayfa - Son Sayı - Suçum Suçsuzluğum-2 / Kenan Kurban

Suçum Suçsuzluğum-2 / Kenan Kurban

Meslek hayatında ilk ve son defa uçağın kapısında bir yolcunun başına silahlı kişiler tarafından çuval geçirilip apar topar götürülmesi olayına tanık olan hostes müdahale etmek istedi. Fakat uçuşun başından sonuna kadar Ferhat’ı göz hapsine alan kırık Türkçe konuşan adam kaba ve delikanlılığa yakışmaz bir şekilde kızcağızın bileğinden kırarcasına yakalayıp sıktı. Çıkış hazırlığındaki diğer yolcular yaşananlar karşısında adeta dona kalmışlardı. Adam ise hostese ukalaca “Uçağın kapısının 1 cm dışına müdahale hakkınız yok.” dedi. Hostes, Türkçeyi katleden şımarık adamın söylediklerinden daha çok, tavırlarındaki insanı aşağılayıp hor gören tarzından rahatsız olmuştu. Sadaka niyetine kibirli adama ondan daha kibirli bir bakış atarken savunma sanatları antrenmanında pratiğini yaptığı bilek hareketini çevikçe yapıp kendi bileğini kurtarırken adamın bileğini yakaladığı gibi adamın diz kapağı seviyesine tekme atınca adam “Ah” diyerek diz çökercesine yere düştü. Hostes “Birilerinden daha fazla bir şeyler biliyor olmanız ve kaba kuvvetinize güvenip zayıfları hor görüp ezme hakkını size vermez.” dedi. Yolculardan bir anda alkış tufanı koptu. Meraklı gözlerle olayları izleyen yirmili yaşlarındaki genç cep telefonunu çıkartıp maskeli, kamuflajlarından özel kuvvetlere mahsus olduğu belli adamların kolları arasındaki Ferhat’ın arkadan fotosunu çekip sosyal medyada paylaşırken altına “Paris havaalanındaki müthiş operasyonla bir Türk işadamı gözaltına alındı.” yorumunu yazdı.
Ferhat, arkasındaki bütün bu yaşananlardan habersiz karanlığa alışan gözleriyle çuvaldan iğne ucu kadar bile olsa bir ışık bulup nereye götürüldüğünü anlamaya çalışıyordu. Ama beyhudeydi. Sadece “Paket teslim alındı.” anonsu geçilen telsiz konuşmalarını duyabiliyordu. O şimdi sadece bir “Paketti”. Böyle tanımlanacak ne suç işlemişti? Zihnini bir an yokladı. Yok, hatta o kadar yoktu ki yanlış bir park cezası bile yoktu. Peki, adli hiçbir vakaya karışmamışken bu yaşadıklarının sebebi neydi? Daha bunun izahatını bulamadan beyni onu daha büyük bir açmazın içine çekti “Ya bu yaban ellerde beni öldürürlerse?” İşte o an saniyeler içinde kelimenin tam manasıyla hayatı bir film şeridi gibi akıp gitti. Önce annesi geldi. Sonra kendisine haksızlık yapan babası ve abileri; artık eskisi gibi öfkeli değildi. Hatta şu an burada olsalar onları sıkıca kucaklardı. Sonra sıkı kurallarla bunalttığı Ayşe’nin “Efendim” küçük Ayşe’nin ise “Baba” diyen seslerini duydu. O an sözde onları daha iyi bir hayata hazırlamak için dayattığı itiraz bile edilemeyen kuralların çok da elzem olmadığını anladı. Evin en açıkgözü serseri ruhlu Kerem’in vurdumduymaz hali… Sonra ruhunda bir sıcaklık hissetti ve elinde olmadan sağa sola arandı. Sanki hayat arkadaşı oradaydı. Ve her zamanki gibi “Güçlü ol” diyordu. Şimdi fark etmişti zevcesinin hayatında kapladığı o doldurulması imkânsız manevi alanın büyüklüğünü ve kendi kıymet bilmezliğinin nedametiyle derin bir “Ah!” çekti. Sonra iş yerine gitti; ilk, bekçinin yalaka hali aklına geldi. Tam o an iri bir el başını bütün kuvvetiyle sertçe bastırdı. Sonra ileri doğru ittirdi. Yerden hafif kaldırdığı ayağını demire çarpınca yüksekçe bir araca bindirildiğini anladı. İçgüdüyle beraber ayağını daha bir yukarı kaldırdı. Omuzlarından iki el basınca sert bir zemine oturdu. Ayak bilekleri zincirlendi. Sırtını geri doğru verince metalin hafif ferahlatan soğukluğunu hissetti. Bu gerçekten iyi gelmişti. Sonra çarparcasına kapanan kapının sesi duyuldu. O an suçlu nakil aracında olduğunu tam manasıyla anladı. Araç hızla kalktı, sonra ani bir fren yaptı. Kelepçeli elleri sebebiyle bir yere tutunamayan Ferhat iyice savrulurken, yerinden havalanınca kafasını alçak tavana çarptı. Güven’in sarsmayan şoförlüğü o an gözünde tüttü. Sonra kendi kendine “Bu adamlar gerçekten kötü, anlaşılan asıl işkence için ısınma turları atıyorlar.” dedi.
Zeliha ofisinde danışanını kabul etmeden önce telefonunu bir kez daha kontrol etti. Hâlâ bir mesaj bir arama yoktu. Saate baktı, uçağın inmiş olması gerekiyordu. Demek ki müsait olmadı diye düşündü. Dâhili hattan sekreteri arayıp “Edibe, Fikriye Hanım’ı içeri al.” dedi. Birkaç dakika sonra kapı tıklatılıp açıldı. Çok şık ve gösterişli kırk beşli yaşlarında görünen kendinden emin tavırlarıyla sarışın bir bayan girdi. Gayet rahat tavırlarla hiç yabancılık çekmeden ceketini çıkartıp pahalı çantasıyla beraber askılığa astı. Zeliha “Hoş geldiniz Fikriye Hanım.” dedi. Fikriye tek kişilik rahat koltuğa otururken “Hiç hoş gelmedim. Moralim çok bozuk.” dedi. Zeliha tebessüm ederek “İki gün önceki konuşmamızda bir daha kolay kolay hiçbir şeyin moralinizi bozmasına izin vermeyeceğiniz konusunda bana söz vermiştiniz?” dedi. Ve kendi koltuğuna oturdu. Fikriye “Ah, ah insanın Tayfun Öz gibi bir kocası varsa hiçbir irade verdiği sözü tutamaz. Yeryüzündeki en egoist adam. Hayatı beni yok sayıp, sevdiklerimin gözünden düşürüp, itibarımı sıfırlamak için her gün türlü planlar yaparak geçiyor.” dedi. Fikriye’nin öfke dolu konuşmasını Zeliha sakince dinlemeye çalışırken kendisini, yaz Ramazan’ında bütün harıyla yanan taş fırınının karşısında bunalıp terler dökerken sükûnet içinde iftara yakın sabırsız müşterilere pide yetiştirmeye çalışan fırıncı gibi hissetti. Sonra derin bir nefes alıp “Bu dedikleriniz senin yanlış anlamandan kaynaklanmasın.” dedi. Fikriye “Kesinlikle, sana elle tutulur deliller sunabilirim.” dedi. Sonra nefes bile almadan “Mesela en son yaptığı, bana sürpriz olsun diye yirminci evlilik yıl dönümü için on beş günlük gemi turu almış. Tüm Akdeniz’i şehir şehir, liman liman dolaşacakmışız. Dünyanın en lüks en pahalı turuymuş.” dedi. Zeliha “Bunda sizi rencide eden taraf ne?” dedi. Fikriye “Böyle on beş günlük tatil planı yapıyor, benden en ufak bir fikir almıyor.” dedi. Fikriye’nin de her zaman var olan şımarık tarafı yine çizgiyi aşmış kendisine ve çevresine zarar vermeye başlamıştı. Zeliha “Ama bu adı üstünde sürpriz hem de herkese nasip olmayacak bir sürpriz.” dedi. Fikriye anlaşılmadığı düşüncesiyle gözlerini öfke bürüdü. Fikriye “Adamın amacı beni mutlu etmek değil. Ezmek, düşünüyormuş gibi yapıp ezmek. Bak bu sebepten sabah tartıştık. En küçük dört numaralı oğlum dedi ki: “Anne senin gibi her şeye durmadan vır vır eden boş boş konuşan karım olsa çoktan boşardım. Ama babam neden annemi boşamıyor diye kendime soruyorum. Ne yazık ki cevabını bulamıyorum dedi. Zeliha hanım görüyor musunuz? Benim doğurup büyüttüğüm çocuklarımı kendi yanına çekip bana düşman ediyor.” dedi. Zeliha “Kocanız bunu nasıl başarıyor?” dedi. Fikriye “Aslında gözle görülür bir şey yapmıyor. Küçük yaşta babasını kaybettiği için babasızlığın acısı için için ruhunun derinliklerinde yaşamış. Biraz içine kapanmış, şartlar gereği küçük yaşlarda büyük sorumluluklar almış ve hep savaşmış, savaşmış… Bence bu sebeplerden kendi çocuklarına olduğundan fazla düşkün. Adeta kendi yaşayamadığı baba sevgisini çocuklarına kana kana hissettiriyor.” dedi. Zeliha araya girip “O sevgiden siz de nasibinizi alıyorsunuzdur?” Fikriye bir an durdu “Sorun sevgi değil, benim dediklerimi yapmaması.” dedi. Zeliha “Bu sizinle üçüncü seansımız ve ben danışanlarıma sadece telkinlerle yol göstermem. Şimdi size bir diyet yazacağım, bunu tam bir hafta tavizsiz uygulayıp geleceksiniz.” dedi. Sonra masasına geçip dolma kalemini özenle açıp inci tanesini andıran güzellikte bir yazı ile programı yazdı. Bir yandan da Zeliha “Diyet derken yeme içme ile ilgili değil. Davranış, tutum diyeti…” dedi. Sonra kendi çantasından bir kart çıkartıp Fikriye’ye baktı. Zeliha “Arabanızın anahtarlarını lütfen masanın üzerine bırakın.” dedi. Fikriye şaşırdı tam itiraz edecekti ki Zeliha otoritesini hissettiren buranın hâkimi benim diyen tonda “Fikriye Hanım! Siz paranızın ben ise harcadığım zamanın karşılığını almak istiyorum.” dedi. Elini uzattı. Fikriye canından can koparcasına acılar çekerek lüks arabanın anahtarını uzattı. Zeliha da onu alırken elindeki kartı uzatıp “Bu, toplu ulaşımda kullanmanız için İstanbul Kart bir hafta boyunca şehir içi yolculuklarınızda kullanacaksınız.” dedi. Sonra elindeki yazılı kâğıdı uzattı. Fikriye şöyle bir göz attı, yüzünü ekşitip “Ne bu saçmalıklar? Neymiş; Haklı olsan bile kimseye karşı kendini savunma, az konuş. Çok daralıp sıkılırsan bağırarak en sevdiğin şarkıları söyle. Darülaceze’deki yaşlıları ziyaret et. Yetim çocuklarla vakit geçir. Ne demek?” dedi. Fikriye bir yandan eliyle kâğıdı buruştururken “Siz benim yıllık yardım kurumlarına ne kadar para verdiğimi biliyor musunuz?” dedi hızla anahtarını alıp çıkmak için ceketini ve çantasını alıp çıkarken Zeliha “Babanızın ve kocanızın kazandığı, asla alın terinizin karışmadığı parayı dağıtmak sadece kötü gönle teselliden başka bir şey değil. Bu kafayla belli bir zaman daha imkanlarınızla terapi seanslar satın alabilirsiniz. Fakat bir zaman sonra inanın bana bu da yetmez olunca uyuşturucu haplara mahkûm olacaksınız. Acı gerçek şu ki; öfkelenip kaçtığınız ben değilim.” dedi. Fikriye kapı kolunu tam tutup basacakken geri dönüp “Ya kimden?” Zeliha, “Onu siz benden iyi biliyorsunuz.” dedi. Fikriye anahtarı tekrar usulca masaya bırakırken buruşturup attığı kağıdı yerden alıp düzeltti ve “Sadece ama sadece bir haftalığına” dedi. Sonra içinden ruhu çekilmiş bir ceset gibi soğuk ve duyarsız çıkıp gitti. Zeliha, o giderken “Şunu iyi biliyorum ki zoruna giden ama fayda göreceğin tavsiyelerim için bana için için kin besleyip kesinlikle düşman kesileceksin. Ve ben yine enayice yağlı bir müşterimi kaçırmış olacağım ama söz konusu olan insan ve aile ise hiçbir kazanç onun önüne geçemez.” dedi. Zeliha günün geri kalanında da gözü telefonunda Ferhat’tan bir haber bekleyerek mesaisine devam etti.
Ferhat uğrunda bin bir çile çekip özenle kurduğu düzeninin bittiğini düşündükçe afakanlar basıyordu. Üstüne üstlük, aracı kullananın devamlı dur kalk yapıp çukurlara özellikle girip çıkması sebebiyle kusmasına ramak kalmıştı. Bir an önce bu yolculuğun bitmesi için bildiği bütün duaları okuyor, ruhunun bir yerlerinde de belki kurtulurum umuduyla kelepçe ve prangaları var gücüyle zorluyordu. Nihayet araç sert bir frenle durdu. Yine başını bir yerlere çarptı. Ama bu kez acıyı o kadar hissetmedi. Kapı yine sertçe açıldı. İki kişi koluna girip “Yolun sonu insanlık düşmanı!” diyerek sürüklercesine aşağı indirdiler. On beş adım yürüdüler. Kulağına sadece telsizlerden yapılan anons sesleriyle, açılan kapının yağsızlıktan ağlarcasına gıcırdayan sesi geldi. Muhtemelen bir hapishanedeyim diye düşündü. Yine başında çuval, iki kişinin kolları arasında az daha yürüyünce ilkinden daha yumuşak açılan bir demir kapıdan geçtiler. Yürümeye devam ettiler. Her adımda ağırlaşan bir nem ve ona karışan tanımsız pis bir koku ciğerlerine doldu. Sırf bu koku insana azap olarak yeter de artardı bile. Ölüm sessizliğinin hâkim olduğu ortamda duyulabilen tek ses onu götürenlerin ayak sesleriydi. Ferhat içinden adımlarını sayıyordu. Nihayet otuz ikincisinde durdular. Sonra Ferhat’ı sağa çevirdiler, sol kolundaki adam “Aç” dedi. Muhtemelen önlerindeki üçüncü adam bu kez anahtar şıngırtıları arasında kapıyı açtı. Ferhat iki kişi tarafından ittirilerek içeri sokuldu. Sonra başındaki çuval çıkartılınca gözlerini kısarak ortama alışmaya çalıştı. Adamlar kelepçeleri çözdü. Ferhat kısık gözlerle adamlara baktı, ikisi hala maskeliydi, gardiyan tipli olanın yüzünden ise merhametten yoksun, aşağılayıcı kibirli bir bakış vardı. Maskeliler azılı bir suçluyu içeri tıkmanın huzuru içinde kahramanca tavırlarla dışarı çıktılar. Ferhat iri cüsseli gardiyana doğru yürürken gayet iyi bir Fransızca ile “Ben neredeyim, suçum ne, beni böyle bir yere kapatamazsınız?” dedi. Gardiyan üzerine doğru gelen Ferhat’ı kalın ve uzun kollarını uzatıp “Her suçun bedeli var. Ağlayıp, sızlamanın faydası yok.” dedi. Ferhat’a “Sana buradan çıkış yok.” bakışı atıp büyük bir zevkle demir kapıyı kapatıp dünyaya duyurmak istercesine gürültülü bir şekilde kilitledi.
Ferhat ise “Beni burada tutamazsınız. Açıklama yapmak zorundasınız.” diyerek kapıyı yumruklamaya başladı. Bu beyhude çırpınışlar bir süre sonra yorulup ümidi tükenince son buldu. İşte o an durumu kabullenmenin eşiğine geldi. Olduğu yere şöyle alıcı bir gözle baktı. Ve bünyesi kabullenmeyince midesi kalktı, kusacak gibi oldu. Sanki bütün Fransa’nın lağımı buranın altından geçiyormuşçasına kokular saçan kapaksız tarihi eser hükmündeki pis bir klozet, onun karşısında ise çöpe atılma vakti çoktan gelmiş pis nevresimler ve paslı demir yatak. Takriben iki buçuk metrelik tavan yüksekliği, ikiye üç duvar boyutlarıyla beton bir kafesi andıran nemli yapı. Burası hal diliyle; ben seni an be an çürüteceğim dercesine bakıyordu. Nefesi daraldı, bir an gökyüzü görmek istedi, adeta tavana bitişik duran küçük demir pencereyi fark etti. Sımsıkı kapatılmıştı. Yapanlar adeta camın adı olsun ama hiç kimseye faydası dokunmasın diye tasarlamışlardı. Ferhat yatağı zorla çekip pencereye doğru uzandı. Açmak için mandalı zorladı. Belli ki yıllardır açılmadığından mütevellit sıcak-soğuk ısı değişimlerinden ve pasla birlikte mandal adeta çerçeveye kaynamış bir bütün olmuştu. Ama Ferhat yılmadı uzun bir uğraştan sonra açmayı başardı. Ama bu kez kaynak yapılmış küçük küçük delikleri olan bir demir tabaka çıktı. Ama olsun bu yeterdi. Başını uzatıp derin derin nefes aldı. İçini bir sevinç kapladı. Çünkü bütün engellemelere rağmen bu onun burada kazandığı ilk zaferdi. Sonra ana rahmindeki bir bebek gibi dizlerini karnına doğru çekip yatağın üzerine oturdu. Bu duruş belki acziyetin, merhamete muhtaçlığın bir tezahürüydü. Belki de bu yaşa kadar hatalarımızla kirlettiğimiz ruh dünyamızı en temiz duruşumuzla durup tövbe ederek ilk günümüze dönme isteğiydi. Ferhat günahları ve sevaplarıyla geldiği son noktayı tahlil ederken son üç saattir yaşadıklarını anlamaya çalışıyordu.
Zeliha, Ferhat’tan haber alamayınca iş yerini arayıp sekreterine ulaştı. Zeliha “Hande, canım, Ferhat Bey’e ulaşamıyorum.” dedi. Hande biraz gergin ve telaşlı “Zeliha Hanım, biz de ulaşamıyoruz. Fransa’daki firmadan aradılar, toplantıya da katılmamış.” dedi. Zeliha sakin kalmaya çalışarak “Ya otel? Otelini aradınız mı?” diye sordu. Hande ümitsizce “Otele de hiç gitmemiş.” dedi. Zeliha “Haber alır almaz beni arar mısın?” dedi. Hande “Tabi Efendim.” dedi. Şirketin bir odasında bunlar konuşulurken diğer bir odasında yıldırım kararlar alınıyordu. Bir gencin sosyal medyadan “Türk işadamı hava alanında gözaltına alındı.” notuyla paylaştığı fotoğraftaki kimliği belirsiz kişinin kim olduğunu araştıran genel müdür yardımcısı ve dostu Nuri, o kişinin Ferhat olduğunu öğrenmişti. Acil önlemler almaya başladı. Satın almayı arayıp bütün siparişlerin iptalini istedi. Bankadaki nakit parayı çekmek için talimat verdi. Yöneticilerin basından kimseyle konuşmaması konusunda sıkı sıkıya tembihlerde bulundu. Şirket avukatlarını harekete geçirdi. Nuri asıl amacın şirket olduğunu anlamış, gücü yettiğince savunma hattını güçlendirmeye çalışıyordu.
Zeliha internetten Fransa’da bir gelişme var mı diye bakarken gözaltı haberini görmüş, Ferhat’ın olma ihtimalinin sıfır olduğunu düşündüğünden önemsememişti. Fransa’daki bazı dostlarını arayıp hastanelere bakmaları için ricada bulundu.
Zeliha akşam yemeği için mutfakta hazırlık yaparken, salonda Kerem oyun konsolunun karşısında vecd halinde online savaşıyordu. Küçük kız ise bebekleriyle oynarken, telefonuyla meşgul olan Ayşe çığlığı attı. Ayşe: “Anne!” Zeliha elindeki tabakları düşürmesine rağmen aldırmadan koşarak salona geldi. Zeliha “Ne oldu kuzum?” dedi. Ayşe’nin adeta nutku tutulmuştu. Büyümüş gözlerle elindeki telefonu annesine uzattı. Zeliha hızla haberi okumaya başladı. Gündüz önemsemediği tutuklanan Türk işadamı haberiydi bu. Altında ise flaş:İşadamının kimliği belirlendi yazıyordu. Sanayici Ferhat Titiz… Zeliha telefonu elinden düşürdü. Zeliha “Bu nasıl olur?” diye kendi kendine sordu. Belki internette yalandı, inanamadı. Telaşla hemen televizyonda bir haber kanalını açınca karşısına Ferhat’ın resmi çıktı. Arkadan spikerin sesi duyuluyordu. Spiker “Eşi ünlü bir psikiyatrist olan sanayici, işadamı Ferhat Titiz bugün Fransa’da gözaltına alındı. Ekrana sık sık yine o gencin çektiği tek kare, başına çuval geçirilmiş, polislerin kolları arasındaki fotoğrafı geliyordu. Her şeyden bihaber Zeynep ise “Yaşasın babam televizyona çıktı.” diye sevinmeye başladı. Tam o sıra kapının zili uzun uzun çaldı. Zeliha bir an gelenlerin polis olabileceğini düşünüp koruma refleksiyle çocuklarının önüne geçip belâları göğüslemek istercesine durdu. Sonra endişe dolu adımlarla gidip kapıyı açtı. Gelenleri görünce korkunun yerini şaşkınlık aldı. Gelenler Ferhat’ın yıllardır konuşmadığı ailesiydi. Zeliha’nın şaşkınlıktan dili tutulmuş dona kalmıştı. Ferhat’ın annesi en müşfik tonda “Kızım bizi içeri davet etmeyecek misin?” dedi. Zeliha şoktan çıkıp içeri buyur ederken villanın önünde peş peşe iki araba durdu, birleri indi. Gelenler Zeliha’nın anne babası, iki erkek, iki ablası ve enişteleriydi. Zeliha’nın ailesi yaklaşıp Ferhat’ın ailesini görünce şaşkınlıklarını gizleyemediler. Zeliha’nın babası Osman siz burada ne arıyorsunuz dercesine “Naci Bey?” dedi. Naci durumu hemen kavramıştı gayet olgunca: “Osman Bey, Ferhat ile anlaşamasak da evladımız olduğu gerçeğini değiştirmez.” Sonra kollarını yana açıp “Onun yokluğunda zevcesi ve çocukları bize emanettir. Her şeye rağmen aile olmak çok güzel.” dedi. Osman, Naci’nin elini sıkıp “Zor günler bizi bir edip sevgi bağlarını kuvvetlendiriyor.” dedi. Zeliha, herkesten sonra içeri girerken arkasına “Hadi tüm gücünüzle saldırın.” dercesine bakıp “İnsanın ne olursa olsun ailesi ve dostları olmalı.” dedi.
1 Hafta Sonra
Ölüm kuyularından bir kuyu olan hücrede Ferhat zaman kavramını yitirmeye, aklına hücum eden soruların ve kötü düşüncelerin etkisiyle gerçeklik algısını kaybetmeye başlamıştı. Üstüne üstlük her öğünde et yemeği veriliyor, Ferhat ise domuz mamulü olma ihtimaline karşın hiç dokunmuyordu. Sadece ekmek ile yağımsı tadı olan bir şebeke suyu ile besleniyordu. Arada şansa gelirse meyve yiyerek kendisine ziyafet çekiyordu. Yine artık sıradanlaşan bir sabah, demir kapının yemek verilen küçük penceresi değil kapının kendisi açıldı. İki gardiyan kapıda belirince düşman da olsa insan görmek Ferhat’ı mutlu etmişti. Onu içeri tıkan gardiyan “gidiyoruz” işareti yaptı. Ferhat yerinden kalktı, elleri kelepçelendi. Uzun koridorda yürümeye başladılar. Tekrar bir demir kapıdan geçtiler. On adım sonra ahşap bir kapının önünde durdular. Gardiyanlar kendilerine çeki düzen verdikten sonra kapıyı tıklatıp içeri girdiler. Masanın gerisindeki koltuğunda, buraların hâkimi benim dercesine oturan otuz beş yaşlarında esmer biriyle masanın hemen önündeki mütevazı koltukta oturan altmışlı yaşlarında ortamı ve insanları kısık gözlerle süzüp tahlil eden sarışın adam vardı. Gardiyanlar Ferhat’ı ilkokul çocuğu gibi ayakta bırakıp dışarı çıktılar. Genç, ellerini masanın üstündeki dosyaların üzerine koyup “Ferhat Titiz, Fransa’da yasal görünümlü gerçekte teröre finans sağlayan firmaların gizli ortağı olduğunuz ve bazı saldırıların emrini verdiğiniz yönünde kuvvetli deliller var. Sizden meseleyi uzatmadan her şeyi bize anlatarak işbirliği yapmanızı istiyoruz.” dedi. Zaten kötü ortam ve gıdasızlıktan dermanı kalmayan Ferhat, bu işittikleri karşısında başından vurulmuşa döndü. Dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere neredeyse yığılıp kalacaktı. Sonra içinde derinlerde bir güç zuhur edip bütün benliğini kapladı. Bu, iftiraya uğramanın, şahsiyetine yapılan aşağılık saldırıların meydana getirdiği zulme karşı direnme duygusuydu. Ferhat sağ el işaret parmağını kaldırıp “Asıl terörist sizsiniz! Kaç gündür beni suçum nedir bilmeden, kendimi savunmadan ve inancıma uygun yemek vermeden psikolojik baskı yaparak yıldırmaya çalışıyorsunuz. Ben bu yaşıma kadar yasa dışı hiçbir olaya karışmamış, park cezası dahi olmayan tertemiz bir insanım. Bence siz bunu benden daha iyi biliyorsunuz. İşinize geldiği için iftiraya alet oluyorsunuz.” dedi. Genç, önündeki kabarık dosyayı Ferhat’a uzattı. Ferhat dosyayı aldı, şöyle bir göz atınca canı sıkıldı. Neredeyse ağlamaklı oldu.
Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.