Ana sayfa - Manşet - Spor Psikolojisine Neden İhtiyacımız Var? / Prof. Dr. Turgay Biçer

Spor Psikolojisine Neden İhtiyacımız Var? / Prof. Dr. Turgay Biçer

Spor psikolojisi nedir?
Spor psikolojisi, sporcuları zihinsel olarak, yani zihinsel, ruhsal ve duygusal açıdan, aynı zamanda sosyal açıdan yarışlara hazırlamaktır. Antrenmanda ya da yarışta, bu işin duygu, düşünce ve davranış tarafını da spor psikolojisi üstleniyor. Spor psikolojisi; hem sporcuların, spor takımlarının hem de antrenörün ve de kulübün bu tür ihtiyaçlarını gideren ve bunları aynı zamanda çok üst düzeyde performansa hazırlayan bir alandır.
Özellikle futbolda veya olimpik sporlarda, özellikle de altyapılarda daha çok spor psikoloğu ve mentor görev alıyor. Çünkü altyapıda karakter gelişimi de önemli ve aynı zamanda üst yapıya, yani elit düzeye gelecek sporcuların da altyapıdan doğru gelmesi, iyi gelmesi ve pişmiş gelmesi gerekiyor. O yüzden bu işlerin temeli de asıl altyapı takımlarında olur. Zaten altyapısı güçlü olmayanlar üst tarafta da çok büyük sorunlar yaşıyor. Gerçi üstyapıda da vardır, ama daha çok altyapıda bu işin temeli atılır. Üstyapıda da mentorluk yapılır. Tabii, kulüpler bunu sağladığı gibi, sporcuların da kendi özel mentorları, psikologları var, spor psikologları özellikle. Çünkü normal psikologlar bu alanda olmaz; dünyada da bu böyle, yani sadece ben psikoloğum diyenler bu alanda çalışamaz. Bunun için de eğitmenlerin spor psikolojisi eğitimini almış olması lazım. Türkiye’de de biz bu işin öncülüğünü yaptık; Marmara Üniversitesinde spor psikolojisi yüksek lisans programı açıldı ve bu da artık spor bilimlerinin bir alanı olarak tescil edildi. Dolayısıyla, psikolog da olsa bu eğitimi geçmeden sporcularla performans açısından çalışamaz. Çünkü bu bir performans bilimidir.
Mentor ve spor psikoloğu aynı şeyler mi?
Mentor, spor psikoloğu, mental koç ya da mental trainer, sporda psikolojik performans antrenörü kavramları yenidir. Türkiye’de mentor kavramını ilk olarak ben 1992’lerde yurtdışından döndükten sonra ortaya atmıştım. Çünkü o zaman spor psikolojisine karşı, daha doğrusu psikologlara karşı toplumun yanlış ve eksik bir bakış açısı vardı. Bu yanlış bakış açısını gidermek için ben özellikle mentor kavramını ortaya koymuştum. Oturması biraz zaman aldı, ama şimdi artık kabul edildi. Spor psikoloğu anlamına gelir. Spor psikoloğunun görevi, yani mentorun görevi ya da mental trainer’ın görevi ya da mental antrenörün görevi, ben ona zihinsel antrenör de diyorum bazen, sporculara zihinsel yönden antrenörlük yapmak.
Burada iki tane olgu var, kendisiyle yarışan, zaman zaman çatışan olaylar var. Bizim ülkemizde, psikoloji kökenli arkadaşlar bu alanda olduğu için daha çok psikoloji kavramını ön plana çıkartıyorlar, spor bilimlerinden gelen arkadaşlar ise daha çok işin performans boyutunu ele alıyorlar. Bu yüzden de bu isim tartışması var. Ama artık bir yere geldi, Amerika bunun öncülüğünü yaptı ve artık psikolojik performans antrenörü ya da mentor ya da psikolojik performans danışmanları ya da eğitmenleri olarak tescil ediliyor. Artık kavramlar buna doğru gitti. Hatta son kavram da özellikle spor psikolojisinin alanı olarak daha çok mental toughness, yani dayanıklılık, zihinsel sağlamlık, psikolojik sağlamlık üzerine kuruluyor. Bu da kendi alanında birtakım alanlara ayrılıyor. Çünkü çeşit çeşit mentorler var ya da spor psikologları var.
Örneğin uygulamalı olanlar var, uygulama alanında çalışanlar var. Bunlar spor kulüplerinde görev alıp, antrenör ve teknik ekibin içinde çalışırlar. Psikolojik performans antrenörü gibi davranıp orada sporcuları yarışlara hazırlayan, onları zihinsel dayanıklılığını geliştiren insanlar olarak görev yapıyorlar.
Bazıları tamamen eğitmen olarak görev yaparlar. Bunlar okullarda bu işin dersini verirler. Ben de akademisyen olduğum için bunun üniversitede derslerini veriyorum. Bir de uygulama ve akademi dışında, sadece araştırmacılar var. Onlar da özellikle spor psikolojisi alanında akademik çalışma yaparlar. Bunlar uygulamadan uzaklar, tamamen araştırma üzerine odaklanıyorlar.
Dünyada da farklılaştı, spor dallarına göre farklılaştı. Mesela seyirci mentorları ya da spor psikologları var. Hatta egzersiz yapanların spor psikologları var. Çünkü egzersiz sporları apayrı bir alan. Profesyonel spor yapmayan, ama yine de hayatında düşük yoğunluklu ya da amatör spor yapanların da bir psikolojisi var. Seyircilerin psikolojisi var, antrenörlerin psikolojisi var, kulüplerin psikolojisi var. Bu alan böyle olunca da spor psikolojisi epey çeşitlenmeye doğru gitti. Henüz daha bizim ülkemizde o kadar çeşitli değil, daha biz temelini oturtma dönemindeyiz. Ama dünyaya göre de bayağı ilerideyiz, hızla ilerliyoruz.
Burada gururla söyleyeceğim bir şey var: 10 yıl önce kurduğumuz Egzersiz ve Spor Psikolojisi Derneği var. Bu dernek şu ana kadar iki kongre yaptı; Nisanda üçüncüsünü yapacaktık, ama bu koronavirüs nedeniyle Eylül 2020’ye erteledik.
Egzersiz ve Spor Psikolojisi Derneği Türkiye’de şu an öncü bir dernek, dünya sınıfında bir dernek. Geçen yaz Almanya’ya gittik, orada birtakım işbirliklerine girdik. Ve Avrupa Psikologlar Birliğine de üyeyiz. Bizim çalışanlarımız, bizim üyelerimiz aynı zamanda bu derneğin de doğal üyeleri. Avrupa’yla birlikte, onlarla işbirliğine girerek önemli çalışmalara imza atıyoruz.
Bizim ülkemizde ne yazık ki bu işin uygulaması, kulüplere girmesi biraz zaman alıyor. Psikolojiye karşı biraz hassasiyeti olan, kendini hasta görmek istemeyen bazı arkadaşlar yüzünden de biraz problem oluyor. Oysa spor psikologlarının hastalıkla hiçbir ilgisi yoktur. Tabii ki spor psikolojisini de çalışan psikiyatrlar, psikologlar, klinisyenler var, onlar zaten spor psikolojisinin alanında değil. Hastalık benzeri bir şey varsa, böyle bir durumda zaten bizler onlara yönlendiriyoruz. Örneğin davranış bozuklukları, madde kullanımı, uykusuzluk, fobiler, cinsel sorunlar veya kişilik sorunları, davranış bozuklukları; bunlar bizi ilgilendirmiyor, spor psikolojisinin bir alanı değil, tam tersi, farklı bir alan, klinik bir çalışma olduğu için, onlar daha çok klinisyenlerin, psikiyatr ve psikologların görevi. Zaten dünyada da bu görevler kesin bir çizgiyle ayrılmıştır. Spor psikologları ya da mentorlar daha çok performans boyutunda kalırlar.
Sporun da etiği var değil mi? Sporcunun ahlaklı olması gerekli? Bu konuyla ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Sporun kendisi bir ahlaktır, bir ahlak sistemidir aynı zamanda; ahlak ötesinde, birtakım kurallar sistemidir, birtakım yaptırımlar sistemidir; ilkeler ve kuralları vardır, kişinin kendisine bırakılamaz. Sporcunun karakter gelişimi zaten ahlak dışı olamaz. Ki sporculara o yüzden bunları öğretiriz önce. Sporcunun kişilik ve karakter gelişiminin yanında tabii ki yeteneğiyle onların harmanlanmasını isteriz. Tek başına bir olgu değildir, daha doğrusu öyle ele alınması eksik olur. Yetenek dediğimiz şey sadece o spora özgü tekniği kapsamaz, sporcuyu bir bütün olarak alırız. Tabii, sporun doğasında da birtakım işlevler var. Bunlardan bir tanesi sağlık işlevi; diğerleri de kültür işlevi, işbirliği işlevi, iletişim işlevi, sosyalleşme işlevi, eğitim işlevi. Bunlar zaten sporun temel görevlerindendir. Yarışma boyutu ise, kuşkusuz, daha farklı. Hatta ekonomik bir olgudur aynı zamanda spor. Dolayısıyla, hangi düzeyde yaptığınız da önemli değildir; elit olabilirsiniz ya da üst düzey sporcu olabilirsiniz veya amatör sporcu olabilirsiniz, hiç fark etmez, ne olursanız olun, sporculuk ayrı bir kişiliktir. Hatta toplumda sporculara karakterli insanlar gözüyle bakılır ve öyle olmalıdır. Çünkü aynı zamanda bir karakter eğitiminden geçerler. Yani kazanmak uğruna her şey yapılmaz. Sporun varoluşundan bugüne kadar bir felsefesi vardır, o felsefeyi gütmeyen, spora ait olmayan sporcular zaten dışlanırlar. Dolayısıyla, sporun aynı zamanda bir ekosistemi vardır; bu ekosistemde insanlar birbirlerine saygılı, ölçülü ve kurallı davranmak zorundadırlar. Fair play ilkesi, dürüst, ahlaklı yarışmak ilkeleri hem olimpiyatların hem de sporun temel görevlerinden bir tanesidir, yani bunları ihlal etmemek lazım. O yüzden sporcu karakter gelişimi her zaman ön plana alınmak zorundadır.
Bazı takımlar görüyoruz, geriye düşse de mücadeleyi bırakmıyor. Bazıları da geri düşünce çok kolay dağılıyor. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Evet, bazı takımlar geriye düşse de bunu sorun görmüyor; çünkü o spor takımı veya sporcular çok daha özel bir zihinsel eğitimden geliyorlar. Çünkü olayı kaybetme ile kazanma arasına sıkıştırmıyorlar. Ben çalışmalarımda da onu yaparım. Biz sporculara şunu öğretiriz: Maçı kazansan da kazanamasan da, yarışta birinci gelsen de gelmesen de sorun değil, önemli olan yarışmaktır. Ama umut bile olmasa, sen kendi performansını yüzde yüz ortaya koymak zorundasın, hiçbir umudun bile olmasa sonuna kadar gitmek zorundasın. Tabii, sakatlığı kastetmiyorum. Dolayısıyla, sporcuya, kazanmaktan önce bir şeyi doğru yapmayı, aldığı görevi doğru yapmayı, doğru bitirmeyi, sportmence yarışmayı öğretiriz. O yüzden de bu, kazanma ve kaybetmenin ötesinde bir olgudur. Sporcuda ahlak ve karakter özelliği gelişmeden zaten diğer yetenek özelliklerinin gelişmesinin bir anlamı kalmaz. O yüzden, takımlar ve sporcularda bu tür eğitim her zaman ön plana geçer. Dünyada da geçerli olan budur. Ne olursa olsun, kendinizi aşmanız gerekecektir, kendi en iyiniz olmanız gerekecektir. Onun dışında, kazanırsınız ya da kazanmazsınız. Kazanırsanız çok güzel. Maçı ya da yarışmayı kazanmışsanız, arzu ettiğiniz hedefe ulaşmışsanız kutlarsınız, ama aşırıya kaçmadan. Mağlup olmuşsanız ya da kazanamamışsanız da sorun değildir; bir sonraki maça daha başka öğretiler öğrenerek, bundan ders alarak ya da kendinizi çok daha iyi hazırlayarak bir sonraki aşamaya geçersiniz. Bir süreç yönetimidir aynı zamanda. Bu da sporcuya bir karakter biçiminde öğretilir. Bir eğitimdir bu. Sadece sporcunun spor hayatında değildir bu olgular, kurallar ve öğretiler, aynı zamanda normal hayatında, spor dışı hayatında da geçerlidir. Dolayısıyla, aslında spor vasıtasıyla biz insanları aynı zamanda hayatın bu zorlu koşullarına alıştırarak hayatta da kazanan olmaları konusunda onlara bir destek olmaya ve birtakım öğretiler içinde olmaya çalışırız.
Bir futbolcu herhangi bir teknik direktörle hiçbir başarı gösteremezken, teknik direktör değiştiğinde, aynı futbolcunun performansı çok yükselebiliyor, bu durum bize ne anlatıyor?
Zaman zaman takımlarda birtakım değişimler, performanslarda bazı değişmeler olabiliyor. Örneğin bazen sporcu küsebiliyor, vazgeçebiliyor, oynatılmadığı için bir anda geriye düşebiliyor. Farklı bir antrenör geldiği zaman kısa zamanda bir hareketlenme oluyor, kendini yeni antrenöre beğendirme olgusu içinde oluyor sporcu. Antrenörlerde kendi kafasında oyuncu seçer, kafalarına göre oyuncular vardır, bir antrenörün beğendiğini diğer antrenör beğenmez. Bir antrenörün hoşuna giden belki diğer antrenörün hoşuna gitmeyebilir. Bu açıdan bu tür şeyler olabilir. Bu da antrenörün farklı bakış açısından kaynaklanır. Bu da doğaldır. Çünkü sporda iki kere iki her zaman dört etmez. Ama yine de sporcu ne olursa olsun antrenöre göre şekil almamayı öğrenmek zorundadır. Antrenör değişse de, olsa da olmasa da, oynatılsa da oynatılmasa da, sporcu, iş ahlakı gereği, kendini yüzde yüz oraya hazırlamak zorundadır ve zamanı gelince de sanki hep oynamış gibi devam etmek durumundadır. İşte burada psikolojik beceriler ön plana çıkar. Burada dayanıklılık, çabuk toparlanma, bırakmama, pes etmeme, vazgeçmeme çok üst düzey sporculara öğretilen bir beceridir. Ama ne yazık ki bizim ülkemizde bunu fazla göremeyiz, çok azdır. Çünkü eğitimi alınmamıştır. Sporcular ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bu doğrular ve gereklilikler öğrenilmediği zaman olmaz. O yüzden de öğrenilmesi gerekiyor. Dolayısıyla, her zaman diyoruz; spor kulüpleri mutlaka mentorlarla, spor psikologlarıyla çalışmak zorundalar. Bir antrenör ne kadar şartsa, aynı şekilde, bir mentor de o takıma o kadar şarttır.
Sporda yetenek mi, karakter mi önemli? Neler söylersiniz?
Her ikisi de. İnsan yetenekli doğmaz, birtakım yatkınlıklarla doğar. Sonra o yatkınlığını belli bir ilgi alanına yönlendirir kişi, o alanda çalıştığı zaman bir tür yetenek haline getirir. Bu yetenek de öğrenilerek, geliştirilerek, binlerce saat sonrası oluşan çok özel bir durumdur. Ama bu da tek başına yetmiyor tabii, kişilikle bütünleşmesi lazım. Sporcu bu yeteneğini nasıl kullanıyor veya hangi boyutlarda kullanıyor, hayata bakış açısı, spora bakış açısı, iş ahlakı, psikolojik becerilerini geliştirip geliştirmemesi, doğru plan yapması, iyimserliği, gerçekçi bir kişilik yapısı, kendi kendini motive edebilmesi, zor zamanlarda sakinliği veya baskı altındayken sükûneti; bunlar asıl beceriler olmaya doğru gidiyor, dolayısıyla da bunlar önemli. Çok zeki, çok yetenekli; ama üçkâğıtçı, güvenilmeyen ve kabul edilmeyen, kazanmak için her şeyi yapan, sahip olduğu tüm yeti ve yetenekleri farklı şekilde kullanan, rakibine acımayan, birtakım davranış bozuklukları içinde olan sporcular da olabilir. Bunları da kabul etmiyoruz tabii. Burada da işte karakter devreye giriyor. Hem psikolojik yetenekler hem karakter hem de işin teknik ve diğer boyutlarıyla bir bütün olarak hareket etmek lazım. Çünkü insanları bu türlü ayıramazsınız. Sporcu tam olmak zorundadır, her açıdan mükemmel olmak zorundadır. Kusursuz değil, ama mükemmel. Yani olabileceğinin en iyisi anlamında kullanıyorum mükemmelliği. Dolayısıyla, bunun için de çok çabalamalı, çok çalışmalı ve kendini aşmayı da öğrenmek zorundadır sporcu. Hayata iyimser bakmayan, kötümser olan, ekip ruhuna, ekip çalışmasına yatkın olmayan insanlar sporculuktan fazla nasibini alamazlar. Dolayısıyla, sporcunun aynı zamanda bir sosyal boyutu da olmak zorunda, ekip çalışmasına yatkın olmalı. Bazı sporlar bireysel olsa da yine de bir ekiple çalışılıyor. Bu açıdan başkalarıyla çalışabilme yetisi de son derece önemli. Dolayısıyla hem yetenek hem karakter hem psikolojik beceriler hem spor ahlakı bir arada olup, sporcuyu biz böyle tanımlıyoruz. Sporcular üstün nitelikli insanlardır, üstün bir meziyetleri vardır, sıra dışı insanlardır. Ve sıra dışı insanlardan da küçük şeyler beklenmez; tam tersi, topluma önderliği de olacağından, karakteri, kişiliği, davranışları, psikolojisi, dünyaya bakış açısı bambaşka olmak zorundadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.