Ana sayfa - Manşet - Sosyal Medyanın En İyi Yaptığı Şey Psikolojiyi Rakamlara Çevirmek / Dr. Berna Yalaz

Sosyal Medyanın En İyi Yaptığı Şey Psikolojiyi Rakamlara Çevirmek / Dr. Berna Yalaz

Akıllı telefonlar elimizden düşmüyor. Bir şeyler aramak için elimize aldığımız telefonlara öyle dalıyoruz ki hiç alakamızın olmadığı sayfalarda saatlerimizi harcadığımızı fark ediyoruz. Bu durumun önüne nasıl geçilebilir?
Her çağ kendi patolojisini yaratırmış, ekran bağımlılığı da bizim çağımızın hastalıklarından biri olacak. Üstelik pandemi sürecinde bu daha da arttı. Her birimiz “ağ vatandaşıyız” artık. Yalnız kalmaktan değil, telefonsuz kalmaktan korkar olduk. Gerçek hayatlarımızdan, sanal âleme kaçıyoruz. Var olmanın yegâne yolu, o âlemde görünmek. Bu yeni dünyada, kendimizi gösterdiğimiz kadar varız. Yaşadıklarımızı kameralarla kayda geçirip diğer insanların beğenisine sunuyoruz. Ekranın sunduğu illüzyonlu dünyada, her şey yumuşatılmış, sindirilmiş, özetlenmiş, mantıksallaştırılmış ve milyonlarca bağlantıyla ambalajlanmış durumda ve öyle bir dünya ki kontrolü parmaklarımızın ucunda.
Teknolojik bağımlılıklar, kimyasal olmayan, davranış nitelikli bağımlılıklardır ve insan-makine etkileşimini kapsar. Bu bağımlılıklar pasif nitelikli olabilir (televizyon bağımlılığı gibi) veya aktif nitelikli olabilir (bilgisayar oyunu gibi). Teknolojik bağımlılıklar, davranışsal bağımlılıkların bir alt grubu olarak ele alınır ve bağımlılığın genel özelliklerine sahiptir. Örneğin, bağımlı olunan şeye verilen önem, ruh halinin zamanla değişmesi, tolerans geliştirme, yoksunluk semptomları, tekrar kötüleşme ve bağımlılığa geri dönme gibi dönemler, teknoloji bağımlılığında da mevcut. Eğer telefonunuzu hiç elinizden düşürmüyorsanız bağımlı olup olmadığınız üzerine düşünmeniz gerekir. Sanal alem hepimizi cezbediyor. Sosyal medya platformları arasında sanki caddeler arasında geçiş yapıyor gibi gezip duruyoruz; bir nevi dijital pazar yerleri. İnternet, dürtüsel davranışlarımızı artırıyor. Bağımlılıklarımızı besledikçe de bu döngüyü kırmamız güçleşiyor. Sosyal medya uygulamaları tasarım açısından oldukça başarılı, kullanıcı dostu ve fonksiyonel. Farkına dahi varmadan saatler harcayabiliyoruz.
Ne yapabiliriz? Önce durum tespiti yapmalıyız. Telefona vakit harcamayı, sevdiklerinizle yüz yüze vakit geçirmeye tercih ediyor musunuz? Başka işleri ve sorumluluklarınızı sürekli bu yüzden erteliyor musunuz? Öyle ise bağımlılık sınırına yaklaşmış olabilirsiniz. Dijital prangalarınızdan kurtulmak, dijital göbek bağınızı kesmek için bir dijital detoks uygulayabilirsiniz.
Öncelikle, kısa süreli denemelerle başlayın, detoks süresince neye odaklanacağınızı ya da neyi hedeflediğinizi planlayın.
*Detokslarınızın kaydını tutun; ne kadar süre yapıyorsunuz, günden güne gelişme gösteriyor musunuz, takip edin.
*Kendiniz için arındırılmış bölgeler, kaçış kovukları belirleyin.
*Evin içinde bir yer ya da bir kutu belirleyin; yemek ve uyku zamanlarınızda tüm aile üyelerinden telefonlarını buraya bırakmalarını isteyin.
Tanıklık ettiğiniz güzel anları telefonunuzun kamerasıyla değil, kendi gözünüz ve zihninizle kayda alın; o ânı başkalarının seyri için kaydetmek yerine, kendi anılarınızın ve anlık farkındalıklarınızın arasına katın. Bu sahici anların sayısı arttıkça kendinizi daha mutlu hissedersiniz.
*Aile üyelerinin sıklıkla bir araya geldiği odalarda, teknolojinin baş aktör olmasına müsaade etmeyin. Televizyon ve telefonların aile içi iletişim ve sohbeti gölgelemesine izin vermeyin.
*Dijital detoks süresince sanal dünya dışındaki alternatifleri değerlendirin. Kitap okuyun, müze gezin, bir arkadaşınızla buluşun… Günlük etkinlikleriniz, teknoloji değil, bilinçli tercihleriniz tarafından yönlendirildikçe, yaşayacağınız sahici deneyimlerin sayısı ve onlardan aldığınız keyif artar. Bir alışkanlığı edinmek de ondan vazgeçmek de belirli bir süre pratik yapmayı gerektirir. Dijital detoks için çaba gösterdikçe her gün biraz daha iyiye gittiğinizi göreceksiniz.
Sosyal medyada paylaştığımız fotoğraflardaki sayısız efektlerle kusursuz olmak peşindeyiz. Herkes en güzeli, en mükemmeli, en mutluyu paylaşmanın peşinde. Nelerden kaçıyoruz, neyi örtmeye çalışıyoruz?
Sosyal medya, bize içine istediğimiz resmi koyabileceğimiz boş bir çerçeve sunuyor. İstediğimiz zaman çıkartıp atabileceğimiz kimlikler inşa ediyoruz, kimlik oyunları oynuyoruz. Kendimize bir sanal benlik oluşturuyoruz ve bu benliğe ne kadar sıkı sarılırsak, kendi sahici benliğimizle aramızdaki uçurum derinleşiyor. Sosyal medya, bir nevi ilticagâh. Çevremizden, stresten, sorumluluklardan kaçmak için göç ettiğimiz bir mekân. Oysa sorunları yok saymak tıpkı çöpleri halının altına süpürmek gibidir; onları ortadan kaldırmaktan ziyade pekiştirir.
Sosyal medya, narsisizm/özseverlikten besleniyor. Görünmek, duyulmak, beğenilmek istiyoruz. Özellikle özseverler (narsistler) için böyle ortamların çok ideal ve kışkırtıcı olduğunu söylemek gerek. Kişi kendisiyle aşırı meşgul olup mükemmel benliğini inşa ederken bir yandan da kendine hayran olma gibi özseverliği besleyen bir yanılgıya düşer. Özseverliğin büyü nesnesi artık bir ayna yahut durgun su değil, yeni jenerasyon cep telefonlarının fotoğraflama teknolojisi.
Sosyal medyada kendimiz için oluşturduğumuz “mükemmel kimlik” sunumunun oluşturduğu bir başka problem ise diğer kişilerin üstünde yarattığımız etki. Sosyal medya paylaşımlarında hep çok mutlu olan, hayatı mükemmel gözüken, bütün fotoğraflarında gülen insanlar görür ve onlara özeniriz. Kusursuz ve pürüzsüz bir hayat algısı yaratan bu tarz paylaşımlar, diğer insanlar üzerinde özlem, özenme ve hayıflanma etkisi doğurur. Ancak kimsenin hayatının o kadar da mükemmel olmadığını kendimize hatırlatmayı unuturuz. Amerika’da yapılan bir çalışmada, insanların kıskançlık hissettiği durumların yüzde 20’sinin sosyal medya kaynaklı olduğu bulunmuş. Bir diğer kişinin profilindeki görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayat kıskançlık yaratıyor. Bu kıskançlık da nihayetinde yaşam zevkini ve tatmin duygusunu zehirliyor… Sosyal medya paylaşımlarındaki bu imgeler savaşı olabildiğince şiddetli devam ediyor. Sosyal medya uygulamaları her gün yeni filtreler ve efektlerle kendi suretine meftun ağ vatandaşlarını daha fazla paylaşım yapmaları için kışkırtıyor.
İnternet ortamı, sanal âlem her aradığımızı önümüze koyarak bizi biraz kolaycılığa, sadece kendi isteklerimize, bencilliğe mi itiyor acaba?
Bizi daha az hareketli bir yaşama doğru ittiği bir gerçek. Birçok işimizi bilgisayar başından halledebiliyoruz. İnternet kullanmak birçok açıdan bireysel bir aktivite; evet bizi bir noktada bireyselliğe itebilir. Yine de bu soruya, herkes kendi yaşam hikâyesine uygun bir cevap verecektir. Yalnızlığımızı internet üzerinden kurduğumuz dostluklarla ikame etmeye çalışıyorsak evet bu durum bizi daha yalnız yapabilir. Mevcut sosyal ilişkilerimizi, internet yüzünden ihmal ediyorsak bu sokak da bencilliğe çıkabilir. Fakat interneti, hayatımızdaki birçok diğer araç gibi belli bir disiplin içinde kullanıyorsak durum değişir.
İnternet, günümüz şartlarının yoğun, kopuk ve parçalanmış aktivitelerine bir cevap niteliğinde. Meşgul hayatlarımızda, birçok teknolojik ihsan sayesinde bambaşka şeyleri tecrübe edebiliriz. Sanal ağa bağlanmak, bu tecrübeleri organize etme fırsatını bize verirken hemen hepsini aynı anda mezcetmektedir.
Duygusal ihtiyaçlarımız, kişisel tercihlerimiz, sosyal medya platformlarında nasıl ticari bir değere dönüşür?
Duygusal ihtiyaçlarımız, kişisel tercihlerimiz, sosyal medya platformlarında ticari bir değere dönüşür. Üzüntü, stres, hayal kırıklığı gibi negatif duyguların etkisi altındayken bu pazarda daha kolay hedef oluruz, çünkü uzun süreli stres ve kaygı, mantığımızı yoğun bir sisle perdeleyebilir. Uzun vadede ulaşacağımız doğru ve etkili hedefler yerine, kendimizi iyi hissettirecek kısa vadeli davranışlara yönelebiliriz. Kaygı, mutsuzluk, boşluk hissi gibi duygu durumlarımız sosyal medya şirketleri ve reklam-pazarlama sektörlerince kolayca istismar edilir. Duygusal dinamikler, sosyal medyanın bu denli yaygın kullanımını açıklayan önemli etmenlerden biridir. Psikolojiyi rakamlara çevirmek sosyal medyanın en iyi yaptığı şey. Sosyal medyadaki varlığımız, bir çeşit olasılık hesabına çevriliyor: Reklam linkine tıklama olasılığımız. Evet, kullanıcı olarak değerimiz böyle ölçülüyor. Aslında herhangi bir sosyal medya sitesi, henüz kayıt aşamasında hedef kitle tayinine başlıyor.
Gilroy-Ware, Sosyal Medya A.Ş.”ler olarak bahsettiği bu şirketler ve kullanıcıları arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlar: “Kullanıcılar, bu platformlarda çaresizce gidermeye çalıştıkları boşluk ve eksiklik duygusuyla, günlük yaşamlarında özlemini çektikleri ama ne olduğunu bilmedikleri ‘her şeyi’ bulmak arzusuyla kamçılanarak, oburca ve durmaksızın medya tüketirken, baştan sona ticari mantıkla tasarlanmış Sosyal Medya AŞ’ler ve reklamcılar için büyük miktarda, paha biçilemez piyasa verisi -sermaye- üretirler.”
“Sanal yakınlık, insani teması sık kılarken sığlaştırır” diyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?
Dijital yerliler her ne kadar internet veya telefon üzerinden iletişimi yüz yüze iletişime tercih etseler de çalışmalar sanal ağda mukîm olanlarca gösterilen duygusal desteğin, yüz yüze verilen destekle kıyas kabul etmediğini kanıtlıyor. Wisconsin Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmada, bir gence anne ve babasının aynı içerikle vereceği desteğin, mesajla iletilmesi ile yüz yüze verilmesi arasında fark olup olmadığı araştırılmış. Katılan öğrencilere kaygı verici bir görev verilmiş ve bu görevden önce bir grup öğrenci ailesi tarafından telefon aracılığıyla, bir grup mesaj aracılığıyla, bir grup yüz yüze destek alırken, başka bir grup öğrenci ise bu stresli görevden önce ailesiyle görüşmemiş. Tükürüklerindeki kortizol (stres göstergesi) ve oksitosin (bağlanma ve iyi hissetmenin göstergesi) seviyeleri ölçüldüğünde, aileleriyle telefonda konuşan ve yüz yüze görüşen öğrencilerin kortizol ve oksitosin seviyelerinin benzer olduğu görülmüş. Bu öğrencilerin kortizol seviyeleri düşük, oksitosin seviyeleri yüksekmiş. Ancak ailesi ile mesajlaşan öğrencilerin kortizol seviyelerinin yüksek, oksitosin seviyelerinin düşük olduğu fark edilmiş.
Yüz yüze iletişim kurduğumuzda vücudumuz daha fazla sakinleştirici salgılar ve bu salgı lokal ağrıkesici etkisi yapar. Ayrıca yüz yüze iletişim, adrenalin ve kortikosteroid gibi fiziksel dayanıklılığımıza ve dokularımıza savaş açan hormonların daha az salgılanmasını sağlar. Aslında tüm bu bulgular, bize bilmediğimiz bir şey söylemiyor.
Yakınımızın sesini duymak, şifahi ve yüz yüze iletişim duygusal destek sağlarken, yazılı iletişim bize yeterli teskini ve teselliyi sunmaz. Kişiler arası iletişimde kelimelerin etkinliği yüzde 10’dan daha fazla değildir. Mesajımızı iletmede göz teması, vücut dili, ses tonu ve fiziksel temas, seçtiğimiz kelimelerden çok daha önemli olur. Üstelik feromonlarımız (sosyal ilişkilerimizi düzenleyen vücut salgılarımız) da çevremizle kurduğumuz iletişimde etkili. Sanal iletişimde bunların hepsi hasıraltı edilir. Sanal ilişkiler gerçek bir yakınlıktan çok illüzyona benzer. Yüz yüze iletişimde muhatabımızın fiziksel olarak yanında bulunuruz. Bir arkadaşımız üzülünce onu teselli etmek, ona sarılmak, gözyaşlarını silmek fedakârlık ve uğraş gerektirir. Oysa internet veya telefon üzerinden teselli etmek çok kolaydır; birkaç güzel cümle yazarak birine destek verdiğimiz, duygusal olarak yanında olduğumuz zannına kapılırız. Ancak bu arkadaşlıklar derinlikten yoksun ve yüzeysel kalır.
Sanal yakınlık, insani teması sık kılarken sığlaştırır; bağlantılar yoğunlaşıp bağ haline gelemeyecek kadar sığ ve fragmanlar halindedir.
Sanal ortam davranışlarıyla gerçek yaşam arasında kişide ne gibi farklılıklar oluyor?
İnternette biriyle iletişim halindeyken, daha rahat ve kendine güvenli davranırız. Klavyenin tuşlarına basışımız bile hızlı ve kendinden emindir. Sanal ortam, karşımızdakiyle yüzleşme ve başkaları tarafından yargılanma endişelerimizi azaltarak davranışlarımızda değişikliğe sebep olur. Bu durum ketlenmenin ortadan kalkması ya da disinhibisyon etkisi olarak tanımlanır. İnternette ketlenmenin ortadan kalkması, agresyon ve daha fazla ifşa gibi birçok açıdan incelenebilir.
Benzer durumları, şu çok moda WhatsApp gruplarında ve sosyal medyada yaşıyoruz. Bazen öyle yazışmalar okuyoruz ki insan şaşırıp kalıyor. Sanal dünyadaki ve gerçek hayattaki davranışların birbirinden farklı olabileceği artık kabul edilen bir gerçek fakat böylesi bir farklılık nasıl olabiliyor? İşte tam bu durum yukarıda bahsettiğim disinhibisyon etkisi yani ketlenmenin ortadan kalkmasını örnekliyor. Ketlenme ortadan kalkınca, normal şartlar altında, gündelik bir etkileşimde asla kurmayacağımız cümleleri bir Twitter paylaşımının altına fütursuzca yazabilir, bir WhatsApp grubunda bizimle aynı fikirde olmayan arkadaşlarımıza zehir zemberek mesajlar gönderebiliriz. Sanal ortamda, ketlenmenin ortadan kalkması neticesinde negatif tepkilerimizi rahatça ortaya koyarız. Düşünsenize, birine çok sinirlendiniz, o anda onu acımasızca eleştirmek istiyorsunuz ve o insandan fiziksel olarak çok uzaktasınız, hatta onun yerini ve kim olduğunu bile bilmiyorsunuz. İşte bu durumlarda insanlar kendilerini daha az kısıtladıkları için, kaba sözler söyleme, küfür, yaftalama, yargılama gibi olumsuz ve agresif davranışlar daha fazla ortaya çıkar. Sosyal medyada nefret söyleminin bu denli yaygınlaşması ve linç kültürünün gelişmesi işte bu anonimlikten beslenir. Kalabalığın içinden yumruk sallayan çok olur.
Çocuklarımız ekran karşısında saatlerce bilgisayar oyunu oynayarak, internette gezinerek zaman geçiriyorlar. Çocuklarımızı bu konuda nasıl yönlendirmeliyiz?
Sanal âleme kitlesel göçün birçok dinamiği ve çeşidi var. Bu dinamiklerden belki en yaygın, en etkili ve cezbedici olanı sanal oyunlar. Bugün oyun endüstrisi o denli gelişkin ki, yapılan finansal yatırımlar, düzenlenen turnuvalar ortada ne denli büyük bir pazar olduğunu gösteriyor. Oyun endüstrisi, yılda 66 milyar dolarlık hacmiyle, Amerikan film endüstrisinden, dijital ve kablo TV’den çok daha büyük bir sektör. Çok popüler bir video oyununun yıllık oyun geliştirme bütçesi 100 milyon dolar civarında. Tüm dünyada yaygın bir şekilde oynanan başka bir oyunun destek gruplarında binlerce üye var; iki yüz elli bin kişi ise internetten o oyun için geliştirilen bağımlılık testini yapmış. Oyunun yüz milyondan fazla abonesi var ve son on yılda yaptığı ciro on milyar doların üzerinde. İnanılmaz rakamlar değil mi?
İnsanların oyun oynamasının kime ne zararı olabilir ki, diye düşünüyor olabilirsiniz. Üstelik görsel koordinasyonu, algısal öğrenmeyi, problem çözme yeteneğini geliştirdiğiyle ilgili olumlu yönde bulgular da mevcut. Çevrimiçi, çok kullanıcılı oyunlar, insanlara hem tanıdıklarıyla hem de farklı kültürlerden başka insanlarla etkileşim içinde olma fırsatı sunarlar. Fakat bir olay bağımlılık seviyesine gelirse, bizdeki olumlu etkisi önce kaybolur sonra da olumsuza döner. Bilgisayar oyunları bağımlılığı da böyle. Üstelik daha önemlisi, şiddet içerikli bilgisayar oyunlarının agresyonu artırdığına dair önemli çalışmalar var.
Çok hızlı ilerleyen ve bol aksiyon içeren oyunları oynamanın en büyük dezavantajı, normal hayatın artık çok sıkıcı gelmesidir. Sanal dünyadaki hedef daha çekicidir, çünkü gerçek dünyada kontrol edemediğimiz, elimizde olmayan bir sürü etken var. Bir şey için emek veririz, çabalarız ve nihayetinde ona erişemeyebiliriz. Bu da bize, kabul etmeyi, yenilgi ile kalabilmeyi, istenilen şey gerçekleşmediğinde yine mutlu olunabildiğini ve hayatta başka şansların da olduğunu gösterir. Bu tür deneyimler ruhumuzu güçlendirir, esnek olmamızı sağlar; hayatta bazı şeyler istediğimiz gibi gitmezse, takıntı geliştirmeksizin onlardan vazgeçebilmeyi öğretir. Ancak bilgisayar ortamında her şey daha kontrollü ve etkenleri kontrol etmek çok daha kolay. Oyunun denklemi belli, çok fazla sürpriz yok. Emek verdiğimiz, iyi oynadığımız ve oyunda zaman harcadığımız sürece karşılığını alırız. Bu tutarlılık da bize iyi gelir. Bir bölümü geçemezsek, o bölümü yirmi kez oynadığımızda geçeceğimizi biliriz. Kendimizi sürücü koltuğunda, direksiyonu elimizin altında hissederiz.
Tüm bu oyunların geri planında, ince ince tasarlanmış, detaylı bir tasarım mühendisliği vardır. Sadece dikkatimizi çekmek değil; o dikkati üzerlerinde tutmak üzere tasarlanırlar.
Bizi ödüllendirecek durumlar ya da tahrip edecek riskler vardır. Dürtüsel davranışlar plansız, kontrolsüz davranışlardır. Saplantılı davranışlar ise planlı ve tekrarlayan davranışlardır. Yelpazenin iki zıt ucunda yer alan bu iki davranışı, oyun bağımlısı bir insanda bir arada deneyimlemek mümkün. Kişinin sürekli o oyunu oynamak istemesi saplantılı bir davranışken, oyununa engel olmaya çalışan ya da oyununu bölen birine karşı gösterdiği ani öfke dürtüsel davranıştır. Davranışsal psikolojide bilinen bir gerçektir ki aralıklı verilen ödül, sürekli verilen ödülden daha motive edicidir.
Bilgisayar oyunları tam olarak bunu yapar. Farklı oyun tipleri farklı zorlantılı (kompulsif) davranış tarzları üretir. Oyuncunun gözünden oynanan oyunlar (FPS) ve çok oyunculu çevrimiçi oyunlar (MMORPG) oturumun süresini maksimize etmeye yönlendirirken, sosyal medya siteleri ya da mobil cihazlarda oynanan bazı oyunlar sık sık başa dönmeye ve oynanan oyun sayısını maksimize etmeye yönlendirir. Eski bir oyun tasarımcısının ifadesiyle sık sık başa dönmeye yönlendiren tasarımlar zorlantılı davranış üretmeye daha yakın. Böyle bir davranış sergilediğinizi nasıl mı anlarsınız? Çok kolay. Bir sonraki seviyeye geçmek için tekrar tekrar bir oyunu oynamak istiyor musunuz? Şimdi olacak, bu sefer başaracağım, çok yaklaştım diyerek ısrarla başa dönüyor musunuz? Cevabınız “evet” ise oyunun tasarımı oldukça başarılı demektir! Tetris’in tasarımcısı Pajitnov’un, oyunu oynamayı bırakamaması yüzünden oyun üzerindeki çalışma süresinin arttığını söylesem şaşırır mısınız? Aslında bu döngünün bir ismi var: Oyun döngüsü (ludic loop). Ortalama zorlukta bir işi, onun üstesinden gelebilecek bir yetenekle halletmek, bir akışın içine dâhil olmak ve keyifle bunu tekrarlamak. Yaptığınız işin zorluğu, yeteneklerinizi aşıyorsa endişe duyarsınız. İşin zorluğu, yeteneklerinizin altında kalırsa sıkılırsınız. Yetenekleriniz işin zorluğuna uygunsa keyifli bir şekilde uğraşırsınız. Bir akışın içine dâhil olmak güçlü bir etki. Bizi alıp götürür, zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyiz bile. Oyun tasarımcılarının yarattığı ve bizim içine hapsolduğumuz çekirdek, işte bu akış.
Bütün bu olası negatif etkilerine rağmen, ne çok insan bilgisayar oyunu oynuyor değil mi? Peki bilgisayar oyunlarının çekim alanından çıkmak ve çocuklarımızı korumak için ne yapacağız yahut bir şey yapmalı mıyız? Hayli zor bir soru ve bu sorunun tek bir cevabı yok. Bilakis bu konu hakkında farklı görüşler ve yaklaşımlar var. Ebeveynler ise, bilgisayar oyunları hakkında hem endişeli hem de tereddütlüler. Şu anki ebeveynler, çocukları bilgisayar oyunu oynayan ve gelişmiş teknolojileri kullanan ilk ebeveyn nesli. Çocuklarımızı kötü sonuçlardan korumak istiyoruz ama bir yandan da bu kötü sonuçların tam olarak ne olduklarından ve ne kadar kötü olabileceklerinden emin değiliz. Belki de yapılması gereken, şiddet içerikli bilgisayar oyunları ve şiddete eğilim arasında doğrudan bir bağlantı aramaktan ve her çocuk için aynı bağlantıyı kurmaya çalışmaktansa, hangi çocukların risk altında olduğuna ve bu oyunların olumsuz etkilerine açık bulunduğuna dikkat etmek. Hangi çocuklar sosyalleşmenin yerine bu oyunları ikame etmekte, hangileri akranlarıyla ilişki kurmak için bu oyunları destekleyici olarak kullanmakta? Önemli olan, her çocuk için bu sorunun doğru cevabını bilmek. Ayrı mizaç, yaşam hikâyesi ve ailelere sahip farklı çocukların istatistiksel ortalaması değil, ebeveynlerin kendi çocuklarının kişisel yatkınlıklarını ve alışkanlıklarını gözlemleyip, farkındalık ve bilgiyle hareket etmesi esas olan. Yani çocuk yetiştirmenin her aşamasında olduğu gibi, çocuğumuzu iyi tanıyıp, normalinin ne olduğunu bilmek ve iyi gözlemlemek gerekir. Ekran karşısında geçirilen sürenin giderek azaltılması, bunun yerine aileyle birlikte geçirilen zamanın ikame edilmesi, çocuk ve gençlerimizin gerçek hayatta katılımcı olabilecekleri etkinliklere yönlendirilmeleri aklıma gelen ilk öneriler. Elbette çocuklarımıza talkın verirken biz de ellerimizdeki akıllı telefonları belirli saatlerde kenara kaldırmayı bilmeliyiz.
Şiddet içeren oyunlar, masum gibi görünen videoların içine yerleştirilen olumsuz davranışlar… Çocuklarımızı sanal alemde ne gibi tehlikeler bekliyor?
Oyunlar, gerçeğe yakın bir sanal deneyim sunar. Oyunların grafik tasarımı, renklerden tutun karakterlerin yüz hatlarına kadar, her bir detayın gerçeğe en yakın şekilde görünmesini sağlar. Gerçek hikâyeler, karakterler ve mekânlar katıldıkça oyun daha inandırıcı hale gelir. Oyunu kendi tercihleriyle yönlendiren oyuncu kontrolü iyice eline alır. Kişinin oyunda ne kadar çok etkisi ve yönlendirmesi olursa, bu yönlendirmeler oyundaki karakterleri ne kadar değişikliğe uğratırsa oyun da bir o kadar etkileyici ve interaktif hale gelir. Teknoloji sayesinde bilgisayar oyunlarının bu tür özellikler kazanması, çocukların ve gençlerin bu oyunlar tarafından daha fazla cezbedilmelerine ve ekran karşısında daha fazla vakit geçirmelerine neden olur. Bu gerçekçilik teknolojisi oyuncuya her ne kadar güzel görünse de şiddeti normalleştirme konusunu maalesef daha vahim hale getirir. Üstelik oyun piyasası bu yüksek dozdaki gerçekçilik deneyimini yeni bir kademeye taşıyacak gelişmelere her yıl yenilerini ekler. Görsel ve fiziksel simülasyon sunan çeşitli aparatlarla kullanıcılar, reel evrenin atmosferinden tamamıyla soyutlanırlar. Bugün Japonya’da yarım milyondan fazla genç erkek kendini odasına kapatmış ve sadece sanal dünya ile iletişim halinde yaşıyor. Okula gitmiyor, sadece manga okuyup, bilgisayar oyunu oynuyor. Japonya Sağlık Bakanlığı bu durumu elini ayağını çekmek, anlamına gelen “hikikomori” terimi ile tanımlıyor. Ergenler kendi odalarında yıllarca münzevi yaşıyor, bütün gün bilgisayar oyunu oynuyor ve sadece kapılarına kadar getirilen yemek için mola veriyor. Uzun yıllar sürebilen bu durum anne babayı âdeta çocuğun kölesi haline getiriyor. Onunla ne iletişim kurabiliyor ne de onu dışarı çıkarabiliyorlar. Ekran köleliğinin ete kemiğe bürünmüş hali. Birçok bilgisayar oyununda oyuncu, oyunun içine gömülüdür. Yani dışarıdan izlemekten ziyade, kameranın ve ekranın bakış açısı kişinin gözleri gibidir, deneyim birinci elden yaşanır.
Oyunda olacakları kontrol edebildiği ve şiddet içerikli kararlar verebildiği sürece, oyuncunun agresif dürtüleri artar. Oyuncu, karşısındakini vurup öldürme kararı verir, bomba patlatma, birinin kafasını kesme kararı verir. Elde tutulan güç ve şiddeti yönlendirebilme duygusu, özellikle şiddete meyilli olan çocuklar üzerinde ürkütücü etkiler yaratabilir.
Elbette gerçek hayatta şiddet gösteren çocukların, salt bilgisayar oyunlarından dolayı böyle olduğunu söylemek yanlış. Hemen her çocuk bilgisayar oyunu oynar ama sadece bazıları gerçek hayatta agresif davranışlar gösterir. Hiçbir çocuk fanus içinde yaşamaz; çevresi, ailesi, arkadaşları, kişisel özellikleri gibi bir sürü faktör çocuğun davranışlarını belirler. Eğer çocuğun genetik ve çevresel faktörlerinden dolayı agresyon ve şiddet seviyesi düşükse, şiddet içerikli oyunlar oynamak, bu çocuğun gerçek hayatta da agresif davranışlar göstermesine neden olmaz. Ancak zaten genetik ve çevresel faktörlerden dolayı çocuğun şiddet seviyesi yüksek ise bu oyunları oynamak çocuğun belli bir şiddet eşiğini aşmasına, gerçek hayatta da agresif davranışlar göstermesine neden olabilir. Agresyona yatkın bir çocuk için bu oyunları oynamak olumsuz değişikliklere yol açabilir.
Çocuklarımızı sanal alemde bekleyen tek tehlike şiddet içerikli oyunlar değil. Siber zorbalık da üzerinde durulması gereken bir konu.
Bazı uzmanlar siber zorbalığı üç ana kavram üzerinden tanımlar: Güç dengesizliği, tekrarlama ve zarar verme amacı. Yapılan değişik çalışmalar gençlerin yüzde 20-40’ının hayatlarının bir noktasında siber zorbalık mağduru olduğunu ortaya çıkarmış. Yakın zamanda, ilköğretim öğrencileri arasında yapılan bir araştırma ülkemizde bu oranın yüzde 20’lerde olduğunu işaret ediyor. Peki, çocuklar zorbalığa nasıl maruz kalıyor? Küfür, tehdit, özel bilgi, fotoğraf, mesaj ya da sırlarını ifşa etme, alay etme, en sık duyduklarımız arasında.
Aslında tam bu noktada, eğitim sisteminde yapılması gereken reformlar üzerine de düşünmeliyiz. Değerler eğitiminden yoksun bir sistem akademik başarıyı sağlasa da gelecek nesillerin daha iyi yetişmesini sağlamaz. Eğitim önce ailede başlar fakat ailenin eksik bıraktığını eğitim sistemi tamamlamazsa, çocukluk çağında açılan gedik büyür ve birey ile yaşadığı toplum arasındaki uçurum derinleşir. Bireyler birbirinin ıstırabına duyarsız, diğerkâmlıktan uzak yetişirler.
Siber zorbalık özelinde düşündüğümüzde ise okullardaki farkındalık eğitimlerinin siber zorbalığı önemli oranda azalttığı tespit edilmiş. Finlandiya ve Avustralya gibi bazı ülkelerde gerek çıkartılan yasalarla gerekse okullarda hayata geçirilen bazı uygulamalarla siber zorbalıkla mücadele ediliyor. Örneğin, Finlandiya’da yapılan farkındalık eğitimleri sonrasında siber zorbalığın yüzde 30 ile 40 oranında azaldığı görülmüş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.