Sosyal Çileden Sosyal Varlığa… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Her insanın bir ömür boyu yaşadığı hayat, kendine ait dünyasıdır. Yiyip içtiği, gezip gördüğü, el uzatıp hissettiği her şey. Fizik bedenini ilgilendiren durumlar dışında gözlerine yaş yürüten, içini burkan, bazen sevince boğan ve boğazına bir şeylerin düğümlendiğini hissettiği her şey insana “ben bunları yaşadım” dedirtir. Korkuları, kaygıları, hüzünleri, sevgileri ve aşkları… Tüm bunlarla birlikte dış dünyayı kavrama biçimi de dahil her şey aslında o insanın “paradigma dünyasını” oluşturur. O nedenle herkesin derdi, neşesi, hüznü farklı farklıdır. Tüm bunlara karşılık bir de yapıp eyledikleri var… Etkilere verdiği tepkiler… İç dinamiklerinde korku, öfke, elem ve hazlarla sürüklenen insan, kişiliğini oluşturan duruşuyla da hayatta varlık bulur, hayata damgasını vurur. Ama insan “Lâyüsel” yani “hesap sorulamaz” değildir. Çocukluk acziyeti ve ölüm ânını düşünen insan bunu bir çırpıda anlayabilir. “Taşa yazı yazılan dönem” diye tabir edilen zamanlardan hayatta bilerek ve isteyerek yaptığı iyilik ve kötülük hallerine kadar her insan, dış ve iç şartların şekillendirdiği dönemlerinin meyvesidir. İnsanın eğitimi, yetişmesi hep bu kendine has özel şartların ürünüdür. İnsanın kendi kendine “ben buyum” dediği her kıvam, aslında çok da kendi elinde değildir. Ana babasını kendi seçememesinden tutun da hayatta kendini varlık sahnesine çıkartan her olay, pek çok yönüyle kendi iradesi dışında şekillenmiştir. Bu o kadar barizdir ki, biz bunu gelecek nesillere kendimiz çok istekli olmasak da adeta devrederiz. Son yıllarda nörobiyoloji ve nöropsikiyatri adına söylenen sözlerin çoğunda bunun izleri vardır. Engin bir potansiyel olan DNA’larımızdan, “plastik beyin” kavramıyla değişen ve şekillenen beynimizdeki nöronlara kadar her şey elimizde olan ve olmayan şeylerin bulunduğumuz andan geriye ve ileriye doğru yeni birer temsilini oluştururlar. İnsan buna o kadar alışır ki, tüm bunların zevklerine, neşesine, korkusuna, hüznüne yansımasını hiç yadırgamaz. Acıyı ya da tatlıyı sevmesi, ekşiden dilini burkması, ağzını sulandırması hep bu nev’idendir. Geriye hayat adına kırmızı çizgilerimiz ve gri alanlar kalır ki, işte buralar bize “tam da ben buyum” deme imkânını sağlar. Yani “dur, kalk, zıpla!” alanları… İnsanoğlunun sorumluluk alanları. Nefsimizle olan bağımızın sorumluluk düzeyinde olması gibi. Nitekim öfke kontrolü ile ilgili yayınlarda insanın etki-tepki bağlamında başına gelenlerin, yaşadığı olaylarda yüzde doksanlık bir dilimi oluşturduğu anlatılmaktadır. Yani bir şekilde hayat boyu başına gelen yüzde onluk kaçınılmaz olaylara verdiği tepkiler… Kendimize sahip çıkmamız ve kontrol etmemiz gereken yüzde onluk olaylar serisi.

İnsanlığın ilk dönemine ait Habil-Kabil kıssası insanlık adına buna çok bariz bir örnek. İnsanoğlu da bu anlamda tüm yapıp ettiklerinden alabildiğine sorumlu… Öfkelerimiz, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz ve korkularımız; hepsinin dozajı neyi ne kadar ve niçin sevdiğimizle, yani aslında duygularımızın kökeniyle yakından alakalı. Sorumlu olduğumuz alan ise bu duyguları nasıl kullanmakta oluşumuz…

Bu aşamadan sonra insanın değişimi, iyiliğe öykünen taraflarını ön plana çıkarması, duygularını kontrol etmesi, hangi güzel duyguyu ön plana çıkartacağı hususunda bizzat kendisinin mücadele ediyor ve edebiliyor oluşu insanın sınavdaki kalitesini ortaya koyuyor. İşin başında biz buna “niyet” diyoruz.

Bu düşünceler açısından hayata baktığımızda her insan kendine ait bir paradigmalar dünyasında yaşıyor ve hayatın içini bu paradigmalarla dolduruyor. İnsanın değişimi bu anlamda aslında bir paradigma değişikliğini de öngörüyor. İnsan için temelde paradigma değişimi algı genişlemesine bağlı hayatı algılamasındaki değişimdir. Ufuksal bir değişimdir. Kendini ve dünyayı ilgilendiren her şeyle ilgili tümden bir değişimdir. Paradigma değişimi felsefe değişimine benzemez, felsefe değişimi dahi insan hayatında çok büyük değişim yaratır. Sosyal çevresi dâhil pek çok şey değişir. Fakat paradigma değişimi ile değişen bundan çok daha fazlasıdır. Bazı düşünürler, insanın bir paradigma dünyasından daha anlamlı bir paradigmaya sıçramasını sağlayan şeyin -ki bu hiç de kolay değildir- özellikle aşk olduğunu söylerler. Yani aşkın sevgi… Demek ki insanoğlunun sevebilme potansiyeli çok güçlüdür ve insanoğlu bu yönüyle her an büyük değişimlere gebedir. Bunun nasıl olduğu hususu dahi, insanı, kendinden yukarılarda üst sistemlerle irtibatlandırıyor. İnsan kalbine dair ayetler ve hadisler bu konuda çok çarpıcıdır. Bu nedenle insandaki güçlü değişimler sevgi temellidir ve insanın ahlakında temel belirleyici unsur sevgidir. İslam’da da Hz. Peygamber’in (sav) hayatındaki toplumsal sünnetlerin ahlak temelli oluşu çok çarpıcıdır. Nitekim adaleti, merhameti, tevazuu ve cömertliği ancak bir başka insan üzerinden gerçekleştirebilirsiniz. İyiliğe dair tüm düşünceler, bir başka insan sayesinde insanın kendi özünde gerçekleşir ve hayat bulur, güzel ahlaka dönüşür. İlim, İrfan ve Hikmet Ehli Seyyid Şenel İlhan’ın “İhlas, sosyalitedir.” tespiti bu konuda keskin bir özettir. İnsan, içindeki kötülük kaynağını bir başka insanla tedavi etme ve tedavi olma imkânı bulur. Öyle ki, sevmek değil, sevmeye çalışmak bile bu konuda çok büyük bir gayret, hedefe götüren ayrıcalıklı bir çabadır. Sevmeye çalışmak dahi insanı “seçkin” kılar. Evreni biraz gözlemleyenin anlayacağı ilk şey kâinatın hamurunda, mayasında sevginin doyulmaz varlığıdır. Her geçen gün bir yenisi keşfedilen atom altı parçacıklardan, ilginç enerji alanlarından, her geçen gün hayretle izlenen galaksilere kadar her şeyde, aynı kudret elinin izlerinin açıkça görülmesidir. Zerreden küreye her şeyde…

Fussilet suresi 53. ayette Allah (c.c.): “Varlığımızın delillerini, (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbin’in her şeye şahit olması yetmez mi?” buyurmaktadır.

Her geçen gün insan kendine doğru yol almakta Simurg misali… Bir ömür sürse de bu yolculuk, açılan her yeni idrak, zerresi cihana değer… Sonunda Allah’a (c.c.), insana ve kendine bakan yönüyle, öğrenilen her hikmet, sünnet gereği yine insana hayır ve hizmet olarak geri dönecektir. Ta ki yeni “sen”ler yeni “ben”leri oluşturana kadar… Yazar boşa dememiş; “Dokuzyüz katlı insan…”

Niyazi Mısrî’nin buyurduğu gibi: “Hakk’dan ayân bir nesne yok, gözsüzlere pinhân imiş…”

Yorum bırakın