Ana sayfa - Son Sayı - Sosyal Algılarımız ve Ön Yargılarımızın Farkına Varmak / Sosyal Psikolog Tuba Karacan

Sosyal Algılarımız ve Ön Yargılarımızın Farkına Varmak / Sosyal Psikolog Tuba Karacan

Sosyal algı nedir?

Sosyal algı, içinde yaşadığımız toplumun etkisi ile kişi, nesne ya da olayları anlamlandırıp, bunlara ilişkin geliştirdiğimiz tutumlara denir. Sosyal bir varlık olarak insan çevresini tanıma ve anlamlandırma ihtiyacı duyar. Dış dünyayı anlamlandırmaya başladığımız yaşlardan itibaren yetiştiğimiz ailenin özelliklerinden, toplumun kültürel yapısına kadar pek çok şeyden etkileniriz. Bu sayede dış dünyaya dair sosyal algı ve kodlarımız oluşmaya başlar ve zamanla şekillenir.

Sosyal algılarımız nasıl oluşur?

Zihnimiz öğrenirken bilgileri sınıflandırır, geneller ve böylece komplike olmaktan çıkarıp basit hale getirir. Kadın, erkek, genç, yaşlı, asker, sivil gibi kelimeler duyduğumuzda bunlara ilişkin zihnimizde beliren imajlar sosyal algılarımızın bir sonucudur. Bizim kültürümüzde başka, diğer bir kültürde bambaşka olabilir. Kategorize ederek öğrenmenin faydalı, akılda tutmayı kolaylaştıran tarafları da vardır. Ancak asıl sorun insanları, olayları ya da diğer şeyleri genellerken özel durumlarını, kişisel özelliklerini gözden kaçırıyor olmamızdır.

İnsan neden sürekli olarak çevresine anlam yükleme ihtiyacı taşır?

İnsan sosyal bir varlıktır. Sürekli çevresiyle etkileşim halindedir. Etkiler ve etkilenir. Bu yüzden de çevresinde olan biteni algılama ihtiyacındadır. Hepimiz, kendi dışımızdaki kişiler, nesneler ve durumlar hakkında kanaatte bulunur, yargılar geliştiririz. Bunu yaparken de zihinsel repertuarımızdaki bilgi ve ipuçlarından yararlanırız. Hatta çoğu zaman dağarcığımızdaki sınırlı bilgilere dayanarak başkalarını değerlendirmekten, onlar hakkında fikir yürütmekten geri duramayız. Bu insana özgü, evrensel bir davranış kalıbıdır. İnsan tanımlamadan, anlamlandırmadan, bir şablona oturtmadan duramaz. Güvende hissetmek, olan biteni anlamak, tutarlılık istemek insanın kendini konumlandırırken olmazsa olmazlarıdır.

Çevremizle ilgili yargılar oluşturmaya ne zaman başlıyoruz?

Aslında çocukken, dışımızdaki dünyayı algılamaya başladığımız andan itibaren o dünyaya ilişkin yargılarımız da oluşuyor. İçine doğduğumuz aileden, sosyal çevremize, etkileşimde olduğumuz sosyal gruplardan, kişilik özelliklerimize kadar pek çok etken çevremizi anlamlandırma biçimlerimizin, sosyal algılarımızın, ön kabullerimizin oluşmasında rol oynuyor.

Peki, çevremizden nasıl öğreniyoruz, sosyal algılarımız çevreye göre mi şekilleniyor?

Aslında tam olarak öyle. İçine doğduğumuz çevre, bizi saran kuşatan ilişkiler bizim de şemalarımızı belirliyor. Bir çocuk düşünün. Çevresindeki yetişkinler çocuğun yanında akrabalık ilişkileri üzerine olumsuz ifadeler kullanıyor. Evde sıklıkla akrabaların birbirini çekemediği, büyüklerin ayrımcılık yaptığı, akrabalarla görüşmenin sorunlara yol açtığı ile ilgili sohbetler geçiyor. Bu çocuğun kendi akrabalarına ve akrabalık ilişkilerine dair algıları kaçınılmaz olarak olumsuz olacaktır. Akrabalığı tehdit olarak görecek, ilişkilerinde yakınlık kuramayacaktır. Çevresindeki olumsuz akrabalık ilişkilerine karşı seçici olacak, durumu genelleyecektir. Aksini gördüğü durumlarda dahi ön yargıyla yaklaşacak objektif bakamayacaktır. Ya da belirli sosyal gruplara, ırk ya da mezhepten insanlara karşı olumsuz kanaatlerin dile getirildiği bir aile ya da sosyal çevre düşünün. Bu çocuğun yetişirken kendisi gibi olmayan, farklı düşünen, farklı yaşayan kişilere karşı tutumu olumsuz ve ön yargılı olacaktır. Kendine benzemeyenleri dışlayacak, karma sosyal grupların olduğu üniversite gibi sosyal çevrelerde yalnızlık hissedecek, kendi gibi birilerini arayacak ve bulamadığında da içine kapanacaktır. Yani sosyal algılarımız, bizim dışımızdaki dünyaya dair tutumlarımız yalnızca karşıdakileri dışlamakla kalmayıp, bizi de yalnızlaştıran, ön yargılarımıza hapseden bir duruma dönüşebiliyor.

Kendi dışımızdakileri, bize benzemeyenleri tehdit olarak mı algılıyoruz bu durumda?

Bir nevi öyle. Bize benzeyen, bizim gibi düşünen, bizim gibi yaşayan insanların yanında kendimizi güvende hissederiz. Otobüste yanına oturacağımız kişiyi seçerken karar verme sürecimizden tutun da evleneceğimiz kişiye kadar yapacağımız tüm seçimlerde kendimiz gibi olanı tercih etme eğilimi taşırız. Buraya kadar her şey normaldir. Kendimize benzeyeni seçme eğilimimiz tabiidir. Ancak kendimizi ve diğerlerini tanımlama biçimlerimiz sorunlara yol açabilir. Bize benzemeyen tehlikelidir, bizim gibi düşünmeyen tehdit içerir diye baktığımızda kimsenin tam olarak bizim gibi olamayacağı gerçeğiyle yüzleşiriz ki uzak yakın tüm ilişkilerimizde tehdit algısı yakınlık kurmamıza, gerçek ilişkiler yaşamamıza fırsat tanımaz. Bu yönüyle ön yargılarımız, hayatımızdaki en büyük engelimiz olur.

Peki, ön yargılarımız dedik, biraz daha açabilir miyiz?

Önyargı, kendimizden olmayan, bize benzemeyen her şeye karşı koyduğumuz mesafedir. Kişileri, varlıkları, durumları oldukları gibi değil, olduğumuz gibi görmemizdir. Yalnızca bu da değil, ön yargılarımız kendi bakış açımızın mutlak doğru olduğundan da beslenir. Düşüncelerimizin aslında özgür fikirler olduğunu değil, kalıp yargıların ve olumsuz öğrenmelerin bir sonucu olduğunu görmez ve onlara sıkı sıkıya yapışırsak ön yargılarımızın esiri olabiliriz. Bu yüzden insan sıklıkla kendine şu soruyu sormalıdır: “Böyle düşünüyor olmamın bana bir yararı var mı? Bu düşünce bende nasıl yerleşti? Hangi kişi ya da olay beni etkiledi? Yaşadıklarım başka türlü olsaydı başka türlü düşünüyor olabilir miydim? Öyleyse düşüncem, yargım, tutumum mutlak hakikati yansıtmıyor olabilir mi?”

Ön yargılar yalnızca karşımızdaki kişilere karşı mı oluşur?

Elbette hayır. Kendimize karşı da çok keskin ön yargılara sahip olabiliriz. Güzel yemek yapamayacağımıza, iyi anne ya da başarılı bir öğrenci olamayacağımıza dair kesin inancımız kendimize olan ön yargılarımızın bir göstergesidir. Kendimizle ilgili olumsuz tutum ve inançlarımız motivasyonumuzu düşürür, duygusal enerjimizi eritir. İşlerinin hiçbir zaman yolunda gitmeyeceğine dair ön yargılara sahip birinin, hayatında yolunda giden şeyleri fark edebilmesi mümkün mü? Kendisiyle sağlıklı bir ilişki geliştirebilmesi, şükredebilmesi mümkün mü? Yalnızca bu da değil, herhangi bir olumsuz durumu genellemesi, toptan kendine haksızlık etmesi de kaçınılmaz. Tıpkı bütün boşanmış insanların problemli, bütün tek çocukların bencil, erkeklerin duygusuz ya da kayınvalidelerin geçimsiz olduğunu varsaymamız gibi kendimizle ilgili de ön yargılarımız olabiliyor.

Peki, nasıl yerleşir bu ön yargılar?

Geçmiş deneyimlerimiz, çevreden edindiğimiz bilgi ve aktarımlar, gözlemlerimiz önemli belirleyicilerdir. İnsan genelleme eğilimindedir. Ön plana çıkan bir olguyu genele yayabilir, bütünlük içinde algılayabilir. Bu da önyargıya yol açan davranış eğilimlerimizdendir. Yalnızca sevdiğimiz insanların iyi taraflarını görme, hoşlanmadığımız kişilerin ise olumlu yanlarını fark etmeme, genelleme eğilimimizin bir sonucudur.

Bir davranışa şahit olduğumuzda neden hemen o davranışı etiketleme ihtiyacı duyuyoruz?

Davranışların altındaki nedenleri anlama ihtiyacımızdan kaynaklanıyor. Etrafımızda tutarlılık görmek istiyoruz çünkü, aksi halde kendimizi güvende hissetmiyoruz. Bu tutarlılığı da kendi şemalarımız sayesinde oluşturuyoruz. Çocuğuna bağıran bir anne gördüğümüzde ya da bir tanıdığımız selamımızı almadığında, zihnimizde bu davranışlara ilişkin şemalarımız devreye giriyor. Eğer bir anne çocuğuna bağırıyorsa şu sebepledir. Eğer arkadaşımız selamımızı almadıysa şundandır gibi kesin yargılarla yaklaşıyoruz. Davranışları başka türlü yorumlamak mümkün, ancak bu durumu kendimize açıklamadan durmak mümkün değil. Bir biçimde davranışa bir sebep atfetmeli ve ona göre tutum belirlemeliyiz. Olgun insanlar hemen karar vermeme, kesin yargılarla hareket etmeme eğiliminde olurlar. Ancak özünde aceleci olan insan, yani pek çoğumuz hızlıca yargılayıp karar veririz. Acaba bizim bilmediğimiz başka bir sebebi olabilir mi diye düşünmek, davranışın bizim fark edemediğimiz boyutları da olabileceğini hesaba katmak olgun insan davranışıdır. Ayetlerde de sıklıkla “zandan sakının, zira zannın çoğunda günah vardır” şeklinde hatırlatıldığı gibi aslında kişi kendisi ifade etmedikçe onun kalbinden geçeni, davranışların görünen kısmının ötesinde ne olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Bu sebeple de insanlar hakkında kesin yargılarda bulunmadan önce biraz beklemek, anlamaya çalışmak, her şeyin gördüklerimizden ibaret olamayabileceğini düşünmek kıymetli bir erdemdir.

Buradan bakınca birbirimizi anlamaya çalışmanın hiç de söylenildiği kadar kolay olmadığını da anlıyoruz.

Empati dediğimiz, karşımızdakinin yerine kendimizi koyabilmek, dilimize pelesenk ettiğimiz bir kelime olsa da iş icraata gelince çok da kolay değil. Birinin geçtiği yollardan geçmeden, onun yaşadıklarını, acılarını, hayal kırıklıklarını, hayattan bekleyip de bulamadıklarını bilmeden onu anlamamız onun yerine kendimizi koyabilmemiz zor. Tanımak da yetmiyor bunun için. Kaldı ki en çok sorunları, tanıdığımızı zannettiğimiz kişilerle yaşıyoruz. İçsel süreçlerini, kişinin kendisini algılama biçimini, kendisiyle verdiği mücadeleleri de bilmek gerekir, birini tanıdığımızı söyleyebilmek için. Günümüz ilişkilerinde kendimizi içtenlikle ne kadar açabiliyoruz ki, birbirini tanımak mümkün olsun. Bu yüzden karşımızdakinin yerine kendimizi koymak değil, ancak anlama niyeti ve çabasında olmak bizi birbirimize yakınlaştırabilir. Tüm ön yargılarımızdan, peşin hükümlerimizden sıyrılarak içtenlikle ortaya koyabileceğimiz bir anlama çabasından söz ediyorum.

“Karşımızdakini anlamaya kendimizden başlıyoruz” demişsiniz bir yazınızda. Bunu biraz açar mısınız?

Hepimiz kendi penceremizin genişliği, temizliği kadar bakabiliyor ve görebiliyoruz. Bu yüzden bakmaya kendimizden başlıyoruz diyorum. Kendimle barışıksam, kendimi anlıyor, kendimi olduğum gibi kabul ediyor, kendime şefkatle yaklaşabiliyorsam ancak kendi dışımdaki varlıklara da öyle yaklaşabilirim. Kendimle meselemin farkında değilsem, kendimle kavgalıysam, kendimden memnun değilsem yaşadığım hayattan başkalarıyla kurduğum ilişkiden de memnun olamam. Kendime baktığım gibi bakarım çünkü. Aslında hep kendimizi kayırdığımızı, kendimize iltimas geçtiğimizi düşünürüz. Evet, kendine toz kondurmayan insanlar yok mudur çevremizde? Hepimizin var. Biz de zaman zaman başımıza gelen olaylarda sorumluluğu üstlenmeyip kendi dışımızdaki süreçleri sorumlu tutuyoruz. Karşımızdakini suçluyoruz. Parmağımız hep diğerini işaret ediyor. Bu da kendimizle kavgamızın bir göstergesi. Kendi hayatımın sorumluluğunu alamadığımın, kendimle yüzleşecek cesaretim olmadığının bir ifadesi. Dönüp dolaşıp kendimize geliyoruz. Kendimizde olanı görmek istemediğimizde o hoşnut olmadığımız yanı karşımızdakinde görüyoruz. Yani baktığımız diğeri olsa da onda gördüğümüz kendimiziz. Çünkü insan kendinde olmayanı karşısındakinde de göremez.

Bu aynı zamanda neden iyi şeyleri kendimizden, başımıza gelen olumsuz durumları karşıdakinden bildiğimizi de gösteriyor.

Aynen öyle. İnsan kendini kayırır kısmını şöyle de açabiliriz. Kendimizle ilgili fikrimiz nettir. Neyi neden yaptığımızla ilgili kendimize açıklamalar yapmamız kolaydır. Örneğin birinin yardım talebini geri çevirmenin bizi bencil yapmadığını biliriz. Çünkü başka bir zaman bu talebi karşılamışızdır ve bu kez geri çevirmek için haklı gerekçelerimiz vardır. Şimdi aynı durumun karşıdaki için gerçekleştiğini düşünelim. Bir yakınımızdan yardım talebinde bulunuyoruz ve bu talebimiz geri çevriliyor. Herkes böyle bir durumla karşı karşıya kaldığında biraz bozulur elbette. Ancak ilk ne yaparız, kendimize bu durumu açıklama ihtiyacı duyarız. Geri çevirdi çünkü yardımsever biri değil, çünkü bencil, çünkü anlayışsız gibi. Şöyle cümleler kurmak da mümkün elbette. Eğer yapamam dediyse mutlaka haklı bir gerekçesi vardır. Bana karşı duyarlı olduğunu biliyorum ama bu kez uygun olmamalı. İlk cümleler, kendi içimizde büyüttüğümüz bir mücadeleye dönüşüp, duygusal çökkünlüğe ve hatta karşıdakine düşmanca hissetmeye yol açabilirken; ikinci şekilde düşünebilmek bizi ve ilişkimizi rahatlatır. Kolay değildir, hızlı değil sakince hareket etmeyi gerektirir. Kabul etme süreci belki acıdır ama başarabilirsek sonuçları tatlıdır.

Son olarak ön yargılarımızdan kurtulabilmek, daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilmek için neler önerirsiniz?

Ön yargılarımızdan kurtulabilmek için önce farkına varabilmemiz gerekir. İlişkilerimizde özellikle tıkandığımız tekrar eden noktalar bu kabullerimizin bir sonucu olabilir. Yalnızca bizim dışımızdaki kişi ya da durumlara değil kendimize dair kalıp yargılarımız olabileceğini de kabul etmek gerekir. Sıklıkla şu soruları kendimize sorabiliriz: Bu yargılara benim ihtiyacım var mı? Bana ne kazandırıyor? Yoksa beni sınırlayıp kendimle ve çevremle sağlıklı ilişkiler geliştirmeme engel mi oluyor? Hayatımızı kolaylaştırmaktan çok performansımızı, motivasyonumuzu düşürdüğünü fark edersek ön yargılarımızdan biraz olsun sıyrılabiliriz. Aklımıza gelen düşüncenin, kendi hüküm ve kanaatlerimizin mutlak doğru olamayabileceğini bilmek kıymetlidir. Sıkı sıkıya yapıştığımız şeylerin bizi zincirlediğini, özgür düşünmemizin önündeki engeller olduğunu sıklıkla hatırlamak gerekir. Yalnızca bizim gibi olan, bize benzeyen kişilerle değil, bizden farklı olan bireylerle ve gruplarla da bir arada olmak kendi dışımızdaki dünyanın düşündüğümüz gibi tehdit oluşturmadığını fark etmemizi sağlar. Dışladığımız bir ötekine yakından bakmak, insani müştereklerde buluşabildiğimizi görmek, ön yargılarımızı kırmada önemli bir gelişim evresidir.

Çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.