Ana sayfa - Manşet - Siyonist İsrail Zulmünü Lanetliyoruz!… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Siyonist İsrail Zulmünü Lanetliyoruz!… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Emperyalist güç odaklarının çizmeleri altında ezilen bir dünyada yaşıyoruz. Onlar dünyayı tümüyle sömürmek için her şeyi kullanıyor, keserin her tarafını kendileri için yontuyorlar. Her zaman zalim oldukları halde her daim mazlumu oynamaktan da hiç çekinmiyorlar. Bu haliyle Ortadoğu’yla uyuşmayacak bir dokuyu oraya dikmeye çalışan kötü cerrahlar gibiler… Ortadoğu dünyanın, Kudüs ise Ortadoğu’nun kalbi… İnsanlığa başını gökyüzüne kaldırmayı öğreten mekânlar, insanlığın kalbi orada… Ortadoğu’nun kalbini sökmeye çalışıyorlar. Kötülük ancak bu kadar aleni olabilir… Bildiğimiz bir şey var ki, mazlumun dini olmaz. Yani zulme uğrayan her zaman merhamete ve yardıma muhtaçtır. Üstelik bu durum artık dünya milletlerinin gözünden kaçmamakta, geçmişte destekleyen bazı ülkeler İsrail’den desteğini çeken beyanatlar vermektedir. Yeni gelişmeler İsrail’in Gazze’ye kara harekâtının başlamasıyla birlikte en sert tepkinin, Güney Amerika’da sosyalist devlet başkanlarının iktidar olduğu Venezuela ve Şili’den gelmiş olmasıydı. Sonuç olarak Venezüella, İsrail Büyükelçisini sınır dışı etti, Şili ise İsrail ile bütün ticari ilişkilerini kestiğini duyurdu. Endonezya, İsrail’in Gazze sınırında gerçekleştirdiği katliam sebebi ile İsraillilerin topraklarına girmesini yasakladı. Avrupa Birliğinin açıklamalarına ise İsrailli bakan küfrederek cevap verdi. Tüm bunlar İsrail’in arkasındaki desteğin kalıcı olmadığını ve her geçen gün desteğini kaybettiğini ve kırılma dönemine girdiğini gösteriyor.

ABD’deki Evanjelistlerin Eski Ahit’ten yani Tevrat’tan mülhem olarak, Kudüs’ün ve “vaadedilmiş topraklar”ın Yahudi egemenliği altında olması gerekliliğine olan inançları, İsrail’in vahşet dolu kadim projelerine onları teşne hale getirmiştir. Ama artık İsrail’i her şeye rağmen desteklemek hiçbir topluluk için, zalim olmadıkça rıza gösterilecek bir destek değildir. Bindiği bütün dalları kesen bir İsrail vardır karşımızda… Bu durum onlar açısından her geçen gün dozu gittikçe artan bir korkuyu da körüklemekte, bu da yaptıkları vahşetin dozunu artırmakta, orantısız gücün her türünü Filistinlilere uygulamaktan çekinmemektedirler.

İsrail tam bir “Apartheid rejimi” örneğidir. Apartheid, normalde siyahilere yönelik uygulanan beyaz milliyetçiliği olarak başlamış, 1940-1990 arasında siyahiler farklı otobüslere binmiş, farklı tuvaletleri kullanmış, farklı çeşmelerden su içmişlerdir. Hepsi de utanç verici insanlık uygulamalarına çok çarpıcı örnekler olarak tarihe geçmiştir. Apartheid sistemi, insanların derilerinin renklerine göre sınıflandırılmaları sonucu, beyaz azınlık dışında kalanların, vatandaşlık hizmetlerinden daha az yararlanmaları, devletin sağladığı sağlık ve eğitim hizmetleri gibi sosyal hizmetlerden daha az yararlanmaları gibi ırkçı yaklaşımlara zemin olmuştur. İsrail’in uygulamaları silahsız insanlara silahla mukabele ederek, apartheid rejiminin çok çok üstünde bir vahşeti ortaya koymaktadır ki, açıklaması mümkün değil… Nazi zulmünde Filistinlilerin dahli olmadığı halde, Filistinlilere zulmetmenin holokost yani Yahudi kırımının acılarını hafiflettiği gibi uyduruk bir düşünceyi dahi, yaptıkları pisliği hafifletici bir sebep gibi ortaya sürmeleri ise İsrail’in ne denli bir düşünce çarpıklığı içinde olduğunun açık göstergesidir. Buna inanmak da ruh hastalığıdır, inandırmaya çalışmak da… Asıl dertleri tüm bölgeyi çatışma, kaos, savaş ve terör ortamına sürüklemek ve bu arada kendi kafalarındaki kutsal (!) sonuca ulaşmaktır. Filistin halkına ise yüzyıllık bir süreçte sadece ve sadece bedel ödemek kaldı. Kan, gözyaşı, ölüm ve yıkımla geçen yüzyıl… Gazze, hâlihazırda dünyanın en büyük açık hava hapishanesi haline geldi. Hem de 21. yüzyılda… Yakın zamanda ABD’nin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma törenini protesto eden, silahsız, savunmasız 58 kişi katledildi, 2770 kişi de yaralandı… Bedel ödemeye devam edilen katliamlar serisinin sonuncusuydu bu… İnsanlık ayıbı ve utancının zirve yaptığı bu katliamdan sonra “uygar dünya” yine aynı timsah gözyaşlarıyla geneli itibarıyla seyirci kalmaya devam etti. 30 Mart’tan bugüne 110 Filistinli şehit olmuştu zaten. Bilinen ölçüsüz şiddet kullanmamaya davet çağrıları, İsrail’in sakat bıraktığı insanları öldürerek devam ettiği tam bir katliama dönüştü. İsrail’e fiilen “dur!” diyecek bir güç aranıyor artık.

YOM KİPPUR SENDROMU

Gilad Atzmon Yahudi kimliği, siyaseti ve kültürü üzerine yoğunlaşan müzisyen ve düşünür…

2017’de 1. baskısı yapılan “Muhalif” kitabında bir söyleşisi yayınlanan Gilad Atzmon “Yom Kippur Sendromu”ndan bahseder. Yani rakibini küçük gören siyonist ego… Felsefi açıdan bakıldığında Yom Kippur Savaşı’nın en ilginç yönü, Yahudi merkezci manik kibirden melankoliye, hissizliğe ve depresyona ani bir geçişi işaret etmesiydi:

“1967’deki görkemli askeri zaferlerinin ardından, İsrailliler Araplara ve askeri yeteneklerine karşı kibirli ve saygısız bir tutum takındılar. İsrail istihbaratı, Arap ordularının kendine gelmesinin yıllar süreceğini öngörüyordu. İsrail ordusu da Arap askerlerinin zafer kazanmak şöyle dursun, savaşmaya bile yeteneklerinin olmadığına inanıyordu.

6 Ekim 1973 tarihinde ise İsrailliler yıkıcı bir sürprizle karşılaştılar. Arap askeri bu defa çok farklıydı. Hava üstünlüğü ve yerde tank destekli hızlı manevra üzerine kurulu İsrail askeri stratejisi, sadece birkaç saat içinde yerle bir edildi. Mısırlılar ve Suriyeliler, yeni Sovyet yapımı tanksavar ve yerden havaya füzelerle İsrail’in gücünü yıkmayı başardılar. Savaşın ilk günlerinde İsrail ağır kayıplar verirken, İsrail liderliği ve komuta kademesi çaresizlik içindeydi. Ama bu türden bir kriz Yahudilere yabancı değildi. Tarihleri boyunca Yahudiler zaman zaman Yahudi olmayanların şiddetli mukavemeti yüzünden şaşırdılar ve şaşkına döndüler.

İsrail’in savaşın ilk safhasındaki askeri fiyaskosu, Yahudilerin kendileri kadar eski bir trajik sendromun tekerrürüdür. Güçlü bir seçilmişlik hissiyle hareket eden ve defalarca korkunç sonuçlara yol açan Yahudi kibrine ben ‘Yom Kippur Sendromu’ diyorum. Bu sendrom, Yahudi toplumlarını aşırı derecede mantık dışı ve kuruntusal bir güçlülük duygusuna iten ve tekrar eden olaylar zinciri olarak tanımlanabilir.

Her Yahudi felaketi bir noktaya kadar Yom Kippur Sendromu’nun tekrarıdır. 1920’lerin Berlininde, Yahudi eliti sahip olduğu güçle böbürleniyordu. Bazı Yahudiler, Almanya’nın ve başkentinin işgal edilmiş Yahudi bölgeleri olduğuna inanıyordu. O dönem, Almanya Yahudilerinin bankacılık ve kültür üzerinde hâkimiyeti vardı. Alman siyaseti ve medyası üzerinde de etkileri bulunuyordu. Ayrıca, ‘ilerleme’, işçi sınıfı siyaseti, fenomenoloji ve kültürel Marksizm adına, diğer Yahudi düşünce ekollerinin yanı sıra meşhur Frankfurt Okulu da Almanların kültürel olarak yok edilmesini alenen hedefliyordu. Sonra bazı Yahudi tarihçilerin iddia ettiği üzere adeta ‘apansızın’ çirkin bir nefret dalgası yüzünü gösterdi.

Peki, Alman bilincinde gerçekten ani bir değişim mi olmuştu? Almanların ‘Yahudi düşmanlığı’ sürpriz mi olmalıydı? Hiç de değil. Bütün meşum belirtiler bir süredir ortadaydı. Herzl, Nordau ve Bernard Lazare gibi erken dönem Siyonistleri, Yahudi karşıtı söylemlerin önlenemez şekilde yükseleceğini doğru biçimde tahmin ettiler. Berlin’in Yahudi elitinin etraflarında yükselen muhalefeti değerlendirmesini engelleyen şey Yahudi kibriydi. İşte budur Yom Kippur Sendromu.

Hikâye, bıkkınlık verene kadar tekerrür ediyor. Kudüslü lobiler Washington’un, Londra’nın ve Paris’in işgalini tamamladığında, Yahudi başkenti Yeruşalim yerli halkın direniş dalgasına karşı hayatta kalmak için savaşıyordu. IDF’yi Gazze sokaklarında mağlup edenler, EU/Soros’un finanse ettiği BDS veya ‘hafif Siyonist’ Açık Toplum Enstitüsü tarafından idame ettirilen Yahudi/Filistinli LGBT grupları değildi. İsraillilerin Berlin’in yeni Tel Aviv olduğuna karar vermesini sağlayan şey JVP değildi. Ev yapımı roketler ve kılıçlar tarafından sağlanan şiddetli Filistin direnişiydi bu. İsraillilerin bir kez daha Yom Kippur’un acı tadını almasını sağlayan şey, Hamas ve İslami Cihat Örgütü’ydü.

Peki, laik Yahudi, Yom Kippur Sendromu’ndan çıkabilir mi? Laik Yahudi büyüyen nefreti görüp tavrını değiştirebilir mi? Yapılacak tek şey, seçilmişlikten uzaklaşmak. Ancak seçilmişlik gittiği zaman Yahudi’den geriye veya Yahudi için geriye ne kalıyor?”

Yazı, İsrail’in muharebe kazansa dahi Filistin’le olan kavgasını kaybettiğinin örnekleriyle devam ediyor. Sonuçta İsrail’in kabile ruhundan sıyrılıp evrensele doğru yol alması gereğinin tek çıkış yolu olduğu anlatılmış:

“Muhtemelen en zor soru bu; aynı zamanda Yom Kippur Sendromu’nun gerçek anlamı da bu. Yahudi için, ‘Yahudi olarak’ ideolojik veya kolektif bir kaçış yok. Siyonizm başarısız oldu ve ‘karşıtı’ da başından beri bir düzmeceydi. Yahudi için mümkün olan tek kaçış, şahsi ve bireysel kaçıştır. Gecenin geç saatlerinde kabileyi terk etmeyi deneyin; gettodan gizlice çıkın, sessiz ve mütevazı bir biçimde evrensele doğru ilerleyin.”

O günün şartlarına dair değerlendirmeler bugün de İsrail’e ait psikolojinin aynen devam ettiğini gösteriyor. Çünkü İsrail ve Siyonizm hiç değişmedi, insan olma noktasında yontula yontula devam edecek… Tek özelliği “ötekileştirme” olan bir misyona sahip… Dünyada da ahirette de değersizler…

Siyonist İsrail zulmünü lanetliyoruz…

Filistin davası şehidlerinin ruhları şad olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.