Ana sayfa - Manşet - Sırlı Yol / Dr. Metin Serimer

Sırlı Yol / Dr. Metin Serimer

Yaşadığımız yıllar, yani ömrümüz… Henüz ölmediğimiz güzide yıllar… Nefes alıp vermekle var olduğumuz biyolojik safahatımız… Dünya Sağlık Örgütü, 65 yaş üzerini yaşlılık olarak değerlendiriyor. Çok daha ileriki yıllar ise kişinin durumuna bağlı… Eskimeyen dilimiz Osmanlıcada da “erzel-i ömr” ihtiyarlığın sonları “bunaklık günleri” diye tanımlanıyor. (Hoş, ömrü abdest ile geçenlerin, bunama hususunda korunduğunu, hipofiz bezimize abdest esnasında su ile yapılan uyarıların, taze hormonal impulslarla bizi zinde tuttuğunu günümüz bilimi rahatlıkla söylüyor artık.) Çocukluktan ergenliğe değin geçen yaklaşık 20 yılı da çıkardığımızda 20 ile 65 yaş arasında sağlık sorunu olmadan geçmesini ümit ettiğimiz 45 yılın 30 yılını da geçirmiş, tabir yerindeyse yemiş yutmuş durumdayız.

Günümüzden yaklaşık 30 yıl önceydi, kulağımıza kar suyu akıttılar ve dediler ki; “Ölüm var, ahiret var, bir gün hesaba çekileceğiz…” Doktorluk mesleğimizi elimize almış ve bu kutsal mesleğe adım atmıştık o yıllarda… Geçen yıllar bize, hekimliğin hikemî ve felsefî bir tarafı olduğunu da öğretti. Muhatabınız insan sonuçta… Bu sayede elhamdülillah, hekimliğin aynı zamanda bir insanlık hizmeti ve erdem alanı olduğunu da ziyadesiyle hissettik. Faydalı olma ve gönül alma mesleğiydi hekimlik… Evet, tam da her şeye yeni başladığımız o yıllarda kulağımıza fısıldadılar; ölüm var, ahiret var, iyilik ve kötülüklerin karşılık bulması kaçınılmaz bir muhakeme var. Mahkeme mutlaka kurulacaktı, muhakeme yapmadan olmazdı… Anlamıştık ki, mahkeme çoktan kurulmuştu… Süreç şakır şakır işliyordu. Ne kadar para o kadar ekmek derler ya… İşin bir tarafı bu kadar somuttu… Doğru orantılı grafikler gibiydi hayat… Yatay ve dikey düzlemde yukarıya doğru çizilen net bir çizgi… Anlamıştım, burada hüner, asla yatay çizginin altına düşmemekti. Ama hayat hiç şüphesiz, sadece bu kadar değildi. Öğreneceğimiz daha çok şey vardı. Tabir yerindeyse çocuktuk, büyüyecektik. Osmanlıda toplumsal havsala; “Biz iki göğüsten emzirildik.” derdi… Mevlana Celaleddin Rumî ve Muhyiddin-i Arabi… Onun gibi… Biz de görebileceğimiz en hoş, en dolu insanla eğitiliyorduk… Çünkü bizlerin işine yarayacak hiçbir tecrübeyi esirgemedi, yerinde ve zamanında verdi…

Varlığı sorgulamak, ontoloji, anlam bilim, pozitif psikiyatri, derken, kavramlar yavaş yavaş, onlarla düşünmeyi de öğretti bize. Mantık, düşüncenin grameriydi ve doğru düşünmeyi öğrenmek zorundaydık… Çok kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi, (biz kendisine gıyabında ve vicahen “Seyyidimiz” diye hitap eder, onun büyüklüğünü, mesafeleri ve saygımızı, sevgimizi böyle ifade ederiz.) kaynağa dayalı ve bizde değişiklik yapma kudretindeki doğrulara “ölçü” adını vermişti. Ölçüler bizim için çok kıymetliydi. Her biri binbir çileyle devşirilmiş bu tecrübeler, hayatla yüzleşirken ciddi bir nefes aldırdı bize. Yavaş yavaş yelkenler şişmeye, ciğerlerimize taze hava dolmaya başlamıştı. Yol alıyorduk yavaş yavaş… En azından ümitsiz değildik, ümitsizlik ne kelime, günlük besleniyorduk… Geri dönüp bakmak derler ya, değiştiğimizi fark ettik zamanla… Yalnız değildik, bu okuldan çok önceleri geçmiş, büyük rehberleri yanımızda bulduk. Belli ki bir el dokunuyordu bize… Bazen çekiyor, bazen ittiriyor ama mutlaka dokunuyordu… Bir dokunuş vardı… Biz, kendi düzlem ya da boyutumuzda ne kadar yol aldığımızı ya da almamız gerektiğini çok fark etmedik açıkçası. Yolun sonunu da bilmiyorduk, hatta varılacak menzilin süresi üzerinde dahi düşünmüyorduk. Yani ne kadar sürede hangi mesafe nasıl alınmalıydı… Bunu da pek bildiğimizi söyleyemem açıkçası… Ama büyük bir zevkle, bir şekilde, yol alıyorduk işte… Fakat bize bu yolları aldıranlar her şeyin gayet farkındaydılar; sevgi ve merhamet yüklüydüler…

İyi-kötü, çirkin-güzel en çok üzerinde durduğumuz şeylerdi. Buna kadim kültürlerde “ahlak” diyorlar. Zamanla, yola ne kadar uygun bir yolcu olduğumuz sorgulanmaya başlandı. Yanlış anlaşılmasın, hiç kimseyi yoldan atmadılar. Herkes yolculuğuna devam etti. Bu sorgulamanın içinde o ana kadar nasıl büyüdüğümüz ya da yetiştirildiğimizden tutun da neşelerimiz, üzüntülerimiz, gücümüz; hepsi sorgulanıyordu. Şu ânı etkileyen her şey… Zaman aynasına bakıp, tek tek bunları aynada görmemiz ya da göstermemiz isteniyordu. Önemli bir şey vardı ki, hakikati başkasına anlatmaktan ziyade kendimizin hakikati bilmesi esastı. Kendimizle ilgili gerçeği… Bizde olanı, bize dair olanı… Kabul edelim ya da etmeyelim, bu böyleydi…

Yolları açan “merhamet”… Yolda gördüğümüz en önemli şey buydu… O dokunuşlar var ya… Hepsinde bir merhamet vardı… Yoksa, kendimizi anlamaya çalışırken, mutlaka ama mutlaka, anlaşılmak istendiğimiz zamanlar da vardı. Başımızı dizine koyup ağlayacağımız, bizi bağrına basan, sırtımızı sıvazlayıp okşayan… Gözyaşlarımızı silip, haydi yola devam diyen bir el… Gören işiten anlayan dinleyen, seven, “haydi sen yaparsın” diyen… Muhabbet vardı, aşk vardı, gayret vardı… Ama bir direnç de vardı… O hep oldu… Ağzımıza sürülen bal misali, damak tadımız gelişti. Zamanla sütü emen yavru gibi hep istemeye başladık… O içimizdeki dirence rağmen… Biliyorum, bunların hepsi, “yaşanmışlık…” Konuşurken duygulanıyor insan… Bizi vareden şeylerin listesine bunlar da eklenmişti artık… “İçimizdeki iç” oldu hepsi… Eski benle yeni ben arasındaki fark gibi… Tabii ki her şey her zaman istendiği gibi olmuyor. Direğe tırmanan kaplumbağa misali gündüzleri çıkıp geceleri aşağı kaydığımız zamanlar da oldu. Üç metre ileri iki metre geri… “İki günü bir olan ziyandaydı.” bize göre… Düştüysek tekrar çıkardık… Çıkarken sevindin, düşerken üzül… Değil mi? Biz de öyleydik… Buraya kadar, bir bakıma psikolojik ihtiyaçların tatmini gibiydi hayat… Tamam, iyi insan olmak istiyorduk… Ama yapıp ettiklerimiz, öyle zannediyorum, geçmişin bir nebze telafisine yaradı… Yaraları sarılan hastalar gibiydik, henüz sağlığımıza kavuşamamıştık… Derin yaralar çabuk iyileşmiyor, zamana da ihtiyaç vardı… Zaman da ilaçtı… Temizle, sar, ne yaparsan yap, zamana ihtiyaç vardı… Aksi halde yapması gerekeni yapamayacaktı… Bu sayede sakin olmayı, bir nebze de sabrı öğrendik… Öğrenilmez yaşanır cinsinden bir alan açılmaya başladı önümüzde… Yolu gösterenler, yeni bir metafor öğrettiler; “Bil, bul, ol…” İşin kabasıydı, en kestirme tarifiydi bu… Bilmek ve bulmak tamam ama “ol”mak… Ah “olmak!” Bir çırpıda “ol”unmuyordu… Bazen kendimizi kandırdık, engelli koşucu misali… Ah şu engeller olmasaydı, ben ne güzel koşardım, dedik… Ama engeller vardı ve özel konulmuştu. Bu şartlarda koşmamız isteniyordu… Ah o engeller… Tatlı engeller, yürümeyi, tutunmayı, ayakta durmayı öğretti bize… Bir film setinde senaryonun sürekli değiştiği bir oyuncu gibiydik… Yeni şartlara süratle adapte olmak… Eskiden bir çizgi film vardı, içinde “Değiş Tonton…” repliği çok geçerdi. Evet, değiş Tonton… Ah tatlı çocuk, yükün ağır, değiş bakalım… Yorulunca ağlarsın, ama şimdi değil…

Yavaş yavaş, içimizde, adı konulmuş, daha normatif kavramlara dayalı yapılarla yüzleşmeye başladık. Kibir, riya, hased, yalan, fiili yalancılık, sahte varlık duygusu, yapıp ettiklerini abartma ve hak edilmemiş kestirmeden yol almalar… Vay be, içimizde bir canavar varmış meğer… Şu an, bunlardan birini, başka birinde sürekli görsek içimiz sızlar, üzülürüz… İnsan, insana ayna çünkü. Çaresiz, bu yüklerle yürümeye devam edecektik, yolda kurtulduklarımız yükümüzü hafifletecek, biraz rahatlayacaktık. Niyet sağlamdı, önümüzde sürekli güzel örnekler vardı, kötülüğe meyletmek için sebep yoktu ve iyi insan olmak istiyorduk… Kötü olmak esaret, iyi olmak hürriyetti bize göre. İçimizde iyiyle kötünün kavgası vardı ve adeta her şey bir bahaneye bakıyordu. Tüm bunlara rağmen, içimizde henüz oturmamış bir ciddiyet de vardı. Dört başı mamur bir ciddiyet değildi bu. Yaptığımız işi seviyorduk ama sevgiler imtihan edilmeden sonuçları ele tam geçmiyordu. Sonuç dediğimiz şey, heybedeki azıktı, yola da onunla devam edecektik. Ama öyle ki, erken yüzleşmek istemediğimiz her şey, süratle önümüze çıkmaya başladı. Ne güzel yol alıyorduk işte, burnumuzdan kılı aldırmanın zamanı mıydı? Kim ister burnundan kıl aldırmayı… Burundaki kıl bir temsil, asıl acı derinlerdeydi. Atılmış kazıklar vardı içimizde. Aman burnumdan kıl alma derken, iş, abi bi yardımcı olsan da şu kazıkları acıtmadan çıkarsak seviyesine çıktı. Söylemişlerdi, baktık ki, içimizde koca koca kazıklar var, acısına alıştığımız için fark etmediğimiz kazıklar; bize, bünyemize zarar veren kazıklar… Çare yok, çıkacak, ama merhametli bir el lazım, tabi bu arada inleme hakkımız bizde saklı… Teşekkür ederek ayağa kalkmak var, ah edip inlemek var… Saat bir taraftan tıkır tıkır işliyor, geri sayım devam ediyor. Ama telaşa gerek tok… Telaş, işi bozuyor…

Tüm bunları, tatlı bir seyr-i süluk hikâyesi anlatmak için söylemediğimizi her halde birazdan anlayacaksınız. Hiçbir şey, gerçekle yüzleşmekten daha güzel değil… Samimiyet ve ciddiyet en güzel enerji… İnsanı insan yapıyor, insanı kendine getiriyor, kendini kendine sevdiriyor… Kısacası, kendinizde sevilecek bir taraf bulmaya başlıyorsunuz, bu da sizin kendinize olan saygınızı artırıyor. Zamanla da onsuz olmuyor; samimiyet ve ciddiyet… Açıkçası içinizde hoşnut olmadığınız dolu duygu varken ve zaman zaman da bunlar açıkça ortaya çıkıyor ve hayata geçiyorken, bu halinizle kendinizi nasıl sevebilirsiniz ki… Ciddiyet ve samimiyet burada devreye giriyor… Duygu, bazen gerçeğin ta kendisi, bazen hayal… Onu anlamlı hale getirmek sizin elinizde… Vazgeçilmez bir potansiyel olduğu da kesin, yapacak bir şey yok, hayat böyle…

Bize değerlerimizi fark ettiren, onları layıkıyla kazanmak ya da var olanı korumak için yönlendiren bir Seyyidimiz vardı. Bizim için geçmiş ve geleceğin enerjisiydi o… Geçmişimizi de ona borçluyduk, geleceğimizi de o imar ediyordu. Bu o kadar açıktı ki… Kendini sevecek kadar kendi değerleri kendisine fark ettirilen ve o değerleri elde etmek için mücadele eden insanda, kompleks, hased gibi nefis hastalıkları zamanla geçiyordu, geçecekti… Buradaki “merhamet” o kadar bariz idi ki, o kadar belli idi ki, her türlü zorluğu aşıracak bir enerjiyi içinde barındırıyordu… Bu durum, her şeyi yerli yerine oturtan bir şeydi… Arayışlarımızın tümünü anlamlı kılan bir durum… Can suyu gibiydi… Yukarıda anlattığımız “ben”i, “biz”i, toptan harekete geçirecek bir durumdu bu… Nitekim şu ana kadar kendisinden öğrendiğimiz her şeyi uygulanmış ve sindirilmiş bir şekilde, kılı kırk yararak bizden isteyen bir “büyüğümüz” vardı… Fiilen ahlaki bir eğitim veriyordu… Neyi nasıl yapacağız, nerede nasıl hareket edersek süratle içinde bulunduğumuz sıkıntılardan kurtulur ve süratle yol alırız, önümüzde ne tür tehlikeler var ve ne yapmalıyız gibi, çok somut problemlere çok muhkem çözümler bulan bir “büyük…”

Evet, karşımıza bir insan çıktı ve her şey değişti. Gerçek bir insan, yani değerleri, ahlakı, ilmi, tabir yerindeyse elle tutulur, yani her biri, insanda karşılığı olan, insanı imar eden değerlerle donanmış bir insan, bir örnek, bir model, nasıl derler, harika bir tasarım… Sorunlar da sorular da cevapsız değildi, size ait olmayan sorunları dahi konuşabiliyordunuz, diğergamlığınız kadar… Ama o çok ama çok diğergamdı, çünkü başkalarının derdini gerçekten dert edinmişti. Onunla tanışmamız hiç şüphesiz büyük bir lütuftu… En büyük getirisi ise, kendi dertlerimizle uğraşmak bir yana, başkalarının derdiyle dertlenmek oldu. İhtiyacımız olan şey, buymuş demek… Ahlakın ta kendisi, pek çok çabayı, sadece başkalarına pazarlanan teorik bir söylem olmaktan çıkartıp, bizzat yaşanan bir değere dönüştüren bir eylem… Al sana bir yol… Çıkış yolu… Buradan yol alınır mı demedik… Sevdirdi bize… Asıl buradan yol alınırdı… O ana kadar, kendimizle uğraşmayı ibadet haline getirmişiz ama ahlak yokmuş bizde meğer… Kendimizle uğraşma bencilliğinden başkasının derdiyle dertlenme senciliğine, gayet ahlaki bir yol… Ahlaksızlık, ne zina idi ne hırsızlıktı ne yalandı… Ahlaksızlık, bildiğimiz ve anlattığımız tüm değerlerin bizde karşılığının layıkıyla olmamasıydı… Bu bir nakıslıktı, yolda kalmışlıktı… Çıkılan yolun hakkını verememekti… Konuşmakla yapmak arasındaki farkı görmek en makul samimiyet testi idi. Niyet ve temenniler arasındaki farkı ortaya koyuyordu. Sahada koşturup, sürekli topu taca atmakla gol atmak arasındaki fark gibi… Beceriler, kabiliyet, potansiyel, niyet ve gayretler birer birer sergilenmeliydi. Melamet peşinde miyiz, riya mı yapıyoruz, art arda gelen ihmaller mi var, bakıp da göremediklerimiz neler, yoksa hiç bakmamış mıyız?.. gibi, düşünme biçimlerini sürekli korumamız gerekiyordu… Eh, bu kadar olsun, yoksa neye tövbe edecektik, kendimizde hiç hata görmeye görmeye… Bırakın da somut tövbe alanlarımız olsun, değil mi? Hatasını bilmeyen, neye nasıl tövbe edecekti? Ortalama insan tavrı maalesef burada zorlanıyor… Hele hele hayatın her alanında her zaman ortaya çıkan iç kibir, enaniyet ve sahte varlık duygusu, ne yazık ki, bizleri muhasebe ve tövbe duruşundan çok çok ötelere atmış durumdayken… Hatta üzerimizdeki nimetlerin her türünü, icmalen de olsa fark edemeyen insan nasıl şükredecek? Aaa, olur mu öyle şey, insan her zaman şükretmeli sözlerini duyar gibi oluyorum… Peki, şükretmeli de tövbe etmemeli mi? Kastettiğim bu işte, şükrün de tövbenin de insanda doğal zemini var ve olmalı da demek istiyorum.

Kime itibar edeceğiz sorusu bugün güzel ve önemli bir soru… Yani kime benzemeye çalışacağız… Bakın bizler açısından çok güvenle, en güvenli, en pratik bir yol var… Hz. Peygamber (s.a.v.), gece gündüz düşünülmesi gereken abide şahsiyet… Allah’ın (c.c.) “Habibim!” dediği son Peygamber… Yaptıkları ve söyledikleriyle, kıyamete kadar insanlığı taşıyacak ilahi yardımın ta kendisi… Aksi halde İslam son din olmazdı ve Allah (c.c.) “Bugün dininizi tamamladım.” demezdi… Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyuruyor. Allah aşkına, bugün yeryüzünde bundan daha net, daha güzel bir manifesto duydunuz mu? Müslüman olmuş bir Fransız bayana Hz. Peygamber hakkında düşüncelerini sorduklarında sadece hıçkıra hıçkıra ağlamış ve gözyaşlarıyla “O (s.a.v.) bizim için çok çile çekti, çok şey yaptı.” diyebilmişti. Bakın güncel örnekler insanı nasıl etkiliyor. Artık bizler, samimi bir güncellik peşindeyiz… Örnekler belli, arayış belli, ilkeler belli… İlkeler herkesi bağlıyor, Peygamberleri de… Sizi bizi zaten bağlar, el insaf… Bu şartlarda, arayışı olan ve referanslarda zorlananlar için, ben “ahlakı en güzel olanı” teklif ediyorum… Allah korkusu ve Allah sevgisi en çok olanını teklif ediyorum. Mesela adalet konusu, takvada en anahtar kavramdır… Adaleti olmayanın takvası olmaz denir. Adalet ve insaf, merhamet gözüyle şöyle çevrenize bir bakın; yaraları saracak bir babayiğit var mı? İnsanın her şeyiyle ilgilenebilecek ve konulara vakıf… Bu devirde bu tanımlara uyan insanlar ancak Allah’ın (c.c.) yetiştirdiği özel insanlar olabilir. Neyi kastediyorum, her şeyin nesnesi var da ahlakın nesnesi yok mu kardeşim… Konuştuklarımız ütopya mı? Ahlakı ahirette mi yaşayacağız, dünyada karşılığı yok mu? Bu âlem bu düzen, biz sürekli hata işleyelim, iyilik doğruluk güzellik hiç bayraklaşmasın diye mi kuruldu? Hayır, tam tersi… Allah’ın adını ötelere duyurmak, Peygamber soluğunu insanlara taşımak, kimseye zarar vermemek ve faydalı olmak, adaleti sağlamak için varız, olmalıyız… İnsana getirilen tanım ve insandan beklenen de bu… Tabi, arayanın bir arayışı, kendisiyle, dünyayla ilgili bir derdi varsa… Yoksa konuştuklarımız doğru ve üzerinde kesinlikle kafa yormamız gereken durumlar, aksi halde muhatapsız ve berhava… Oysa bizim korkularımız, Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle; bu güzel değerleri kaybetme korkusu olmalı, ümitlerimiz de iyi ve doğru bildiğimiz şeyleri tekrar tekrar yaparak ahlaka, huya, karaktere, kişiliğe, kimliğe dönüştürerek şahsiyetimizi pekiştirmeli ve her şart ve duruma karşı “duruş sahibi” olmalıyız. Bugün bütün İslam dünyasında en büyük sorunlardan biri belki de en büyüğü, şahsiyet ve duruş sahibi olmamaktır. Unutmayalım lütfen… Aksi halde bu kadar ahlaksızlığı, masum yeryüzü, hiç kaldıracağa benzemiyor. Seyyidimiz’den Allah razı olsun… Bizi kendimizle yüzleştirdi… Bilmediğimiz değerleri öğretti… Yaşanılabilir bir dünyanın önünü açtı… Bu haliyle kabul ettiğimiz değil, imar edildiğinde yaşanılabilir bir dünyanın kapılarını açtı… Kendisine ne kadar dua etsek azdır… Sevgi, merhamet, şefkat, adalet dolu bir dünya denildiğinde, aklıma hep “Seyyidimiz” gelir. O yüzden iyi doğru ve güzel olan ne varsa, ben buna “İçimizdeki Şenel İlhan” diyorum… Tatmayan bilmez, herkese nasip de olmaz… Allah’a emanet olun… Yunus’un Mevlana’nın sözlerini “ezberleyerek” yol aldığını sananların kulakları çınlasın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.