Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar / Kenan Kurban

Uykusuzluktan gözleri şişmiş olan Suat yerinde duramıyordu. Evin içinde sürekli volta atarken arada bir durup haber kanallarını tek tek zapladı. Beklediği haberi göremeyince kızgın kızgın telefonuna sarıldı. Mesajları kontrol etti. Ama hâlâ bir gelişme yoktu. Galiz cümleler kurarak telefonunu masaya bıraktı. Bir artı sıfır dairenin mutfağındaki kaynayan ısıtıcısından fincanına su koydu. Kendime geleyim dercesine sade kahveden hızla iki kaşık koyup karıştırıp bir yudum içip “Ölümüne susayan Şule hadi artık…” dedi. Burada zili çalan kapıya yönelip “Bu salak haber vermeye kendisi mi geldi?” dedi. Kapıyı açarken de söylenip “Buraya kadar gelmene gerek yoktu.” dediğinde elindeki kahve fincanın yere düşüşüyle gözünün üstene yumruk yemesi bir oldu.

Hasan Hüseyin’in aklında babaannesinin kurduğu o sihirli cümleler tepkime sonucu başka maddelere dönüşen kimyasallar gibi iç içe geçip değişik manalara bürünüyor. Yüreği ise Zeynep’in gelişinin yakın olduğunu adeta hissedip ondan başka bir şey düşünme dercesine çarpıyordu. Akıl ise en inatçı haliyle dizginleri bırakmayıp Fatma Hanım’ın cümlesini mıh çakarcasına hatırlatıyordu. “Deden beni çok severdi. Sevgisini göstermekte cimrilik etmez. Dünyada en çok beni sevdiğini zannederdim. O kadar ki benim kılıma zarar gelse âlemi yakardı. Ama şunu da hep bilirdim; onun aşkı davasına, Resulullah’a, Allah’a idi. Hiçbir sevgiyi, menfaati onların önüne geçirmezdi.” Aklı ile kalbi arasındaki bu çekişmeden yorgun düşmeye başlamıştı. Kalkıp hava almak için camı açarken elinde çay tepsisi ve o meşhur tebessümü ile Hayri içeri girip “Günaydın Hasan Hüseyin evladım.” dedi. Hasan Hüseyin hafiften ona doğru dönüp “Bilgi ile bilinç…” dedi. Hayri çayı masanın üzerine bırakırken “Ham adamlar, bilince olduklarını zannederler. Akıllı insanlar bilgi bilince dönüşmedikçe hep eksik olduklarını fark edip nefes alamazlar.” dedi. Hasan Hüseyin bakışlarında kocaman kocaman soru işaretleriyle Hayri’nin gözlerine bakınca Hayri o kadifeden yumuşak ve teskin edici sesiyle “Bunun kâğıt kalemle yapılan bir testi yok. Hayal dünyanda kendini bir yerlerde zannedip konumlandırarak anlayamazsın. İmtihan dediğimiz şey tam burada devreye girer. Nasıl? Zorluklar karşısındaki tercihlerin… Tercihlerin senin kaliteni ortaya çıkartır. En acımasız şartlarda bile neyin, kimin yanında yer alıyorsun? Aşkın için neye ne kadar sabredip nelerini feda ediyorsun?” dedi. Sonra camın önündeki Hasan Hüseyin’in nefesini hissedecek kadar yaklaşıp resmini tamamlamak isteyen usta bir ressam hassasiyetiyle “İbrahim (a.s.) çok sevdiği İsmail’ini zorlansa da Allah için kurban edince imtihanı kazandı.” dedi. Hasan Hüseyin yerine otururken “Yani her şey yerli yerinde olursa güzel. Bunda acı tatlı yaşayarak göreceksin diyorsun?” dedi. Hayri “Evet” dedi. İkilinin derin sohbetine, çalan telefon sesi son verdi. Hasan Hüseyin ahizeyi kaldırıp “Alo” dedi. Yüzünde hafif bir heyecan belirtisi görüldü. Hasan Hüseyin “Tamam içeri alın.” dedi. Hasan Hüseyin bütün vakarıyla koltuğuna otururken üstünü başını gayriihtiyari düzeltmesi Hayri’nin gözünden kaçmasa da utanmasın diye belli etmedi. Muhasebeci Mustafa önde, arkasında ise ortamı, insanları sorgulayıcı ve alıcı gözlerle süzen Zeynep içeri girdi. Mustafa eliyle toplantı masasını gösterip “Buyurun” dedi. Hasan Hüseyin ayağa kalkıp “Hoş geldiniz” dedi. Zeynep “Hoş bulduk” dedi. Hasan Hüseyin toplantı masasına otururken bir anda kısa bir süre önce amcaları ve halasıyla yaşadığı miras gerginliğini ve posta koymak zorunda kaldığı o güne gitti. Şimdi yine aynı yerde farklı duygular içinde masanın başına otururken hemen sağına muhasebeci Mustafa hemen soluna ise Zeynep oturdu. Hayri ise ayakta “Sizlere ne ikram edelim?” dedi. Hasan Hüseyin, Zeynep’e buyurun dercesine bakarken “Türk Kahvesini tavsiye ederim.” dedi. Zeynep “Filtre kahveyi daha çok severim. Ama Türk Kahvesinde iddialıysanız o da olur. Sade yanında çikolata olsun.” dedi. Hayri daha çıkmadan içinden “Ne istediğini bilen ama karşısındakini de kırmayan ince ruhlu” diye kıza en yüksekten notunu vermişti bile…

Hasan Hüseyin “Zeynep Hanım, Mustafa bey işe başlama konusunda benimle tekrardan görüşmek istediğinizi söyledi. Aklınıza takılan veya ters gelen bir konumu var?” Zeynep gayet sakin “Ben bugüne kadar çok ciddi teklifleri geri çevirdim. Sizin teklifiniz bana sıcak gelse de hedeflerinizi, beklentilerinizi ilk ağızdan duymak istedim.” dedi. Hasan Hüseyin ile Mustafa birbirlerine baktılar. Mustafa sen cevapla dercesine sağ eliyle hafiften açıp “Buyur” dedi. Hasan Hüseyin “Biz Osmanlı’ya ilmî sahada hizmet etmiş köklü bir aileyiz. Değişen şartlarda aile büyüklerimiz bunu ekonomik ve teknolojik alana aktarmışlar. Bizim için olay sadece bilançolar, büyüyen şirketler değil. Daha ulvi değerler için yaşayıp çalışıyoruz. Sizin de bu konularda hassasiyetiniz olduğunu, inandığınız değerler için savaşmaktan çekinmediğinizi kanaat getirdiğimiz için aramızda görmek istiyoruz. Sizinle savunma sanayiinde faaliyet gösteren özel ve gizli projeleri hayata geçirdiğimiz şirket Sis-Mar… ” dedi. Emektar Hayri, kahveleri ve suları masaya bırakıp çıktı. Hasan Hüseyin sudan bir yudum içip devam etti. “Bildiğiniz gibi dünyanın mahremi kalmadı. Her yerde kameralar, uzayda uydular bizleri gözlüyor. Artık çocuklar bile internetten uygun programlarla gizli yerleri tespit ediyor. Şimdi biz geliştirmekte olduğumuz sistemle istediğimiz yerin görüntülenmesini engellemek ve…” Zeynep: “Ve kendi seçtiğiniz görüntüleri yayınlayarak bu durumun açığa çıkmasını engellemek istiyorsunuz.” dedi. Hasan Hüseyin memnun bir şekilde “Evet aynen öyle. Biz, sizi bu projede düşünüyoruz.” dedi. Zeynep işin ciddiyetini anladıkça içinde bir ürperti, korku hissetti “Ya güvenlik?” dedi. Hasan Hüseyin ile Mustafa birbirlerine baktı.

Zafer elleri arkadan kelepçeli, gözleri bağlı Suat’ı ensesinden tutup köpek gibi sürükleyerek eski depoya getirdi. Yere doğru fırlattı. Suat zorlansa da elleriyle yeri yokladı. Nihayet eski masanın küflü bacağından tutup ayağa kalkarken korkmuş, bir o kadar da öfkeli, ortalığı inleten bir sesle “Ben neredeyim?” dedi. O an omuzundan tutan iri bir el bastırarak sandalyeye oturttu. Suat “Ne oluyor lan?” dedi. Zafer gözlerindeki bağları çıkartınca uyuşmuş gözlerini zorlanarak açmaya çalışırken etrafını da tanımaya çalışıyordu. En sonunda Zafer de kilitlenip “Sen kimsin?” dedi. Zafer tepeden bakarak “Kibir kırıcı…” dedi. Suat pis bir sırıtışla “Sen kibir kırıcıysan burası da Ali Baba tekkesi mi?” dedi. Zafer gözünü bile kırpmadan Suat’a bir tokat atıp “Şamarcı Baba Tekkesi” dedi. Suat kanayan burnundan gelen kanları omuza silerken Zafer “Seni gidi seni… Gâvurun ekmeğini yiyip kendi insanını küçük gören zibidi. Ülke dışındaki güçlü insanlardan kuvvet alıp burada umarsızca cinayet işleyebileceğini zanneden ukala.” dedi. Suat “Neden bahsediyorsun?” dedi. Zafer cebinden fotoğraflar çıkartıp masaya bırakıp “Bak bu iki yılışık Şule ile Cenk, sosyetedeki elin ayağın, şu ise bu sabah Zeynep’i taksiye alıp öldürecek suikastçı…” Son fotoğrafa bakarken daha bir öfkeli “Bu da Hasan Hüseyin, iş yerinin önünde öldürecek olan keskin nişancı” diyerek fotoğrafı Suat’ın suratına fırlattı. Suat “Bu planları bu kadar kısa zamanda çözmen sıradan biri olmadığını gösteriyor. Devlete mi çalışıyorsun?” dedi. Zafer cevap vermeyince Suat sinmiş bir sesle “Beni öldürecek misin?” dedi. Zafer altına bir sandalye çekip “Buna sen karar vereceksin.” dedi. Suat’ın gözünde bir anda umut ışıkları parladı. Suat “Sana istediğin kadar para veririm.” dedi. Zafer hafiften kendisini salarak “Bak şimdi seninle aynı dili konuşmaya başladık. Miktarı sen söyle.” dedi. Suat “Bir milyon dolar.” dedi. Zaferde hiçbir kıpırdama olmayınca Suat “iki, üç…” Zafer de olmaz dercesine başını sağa sola sallayınca Suat “En son beş milyon… Daha fazlası olmaz.” dedi. Zafer ayağa kalkıp Suat’a acıyan gözlerle bakıp “Diyorsun ki; benim sahiplerim benim için en çok bu kadar parayı gözden çıkartır. Daha fazla etmem, değerim bu kadar diyorsun.” Acıyan gözlerle bakarak “Gerçekten de zavallısın. Keşke senin için canını ortaya koyacak hakiki dostlar edinseydin.” dedi. Sonra gözlerini tekrar bağlarken “Ruhun o kadar karanlık ki gözlerin dünyayı görüp algılayan değil de içindeki pislikleri saçan rögar kapağı gibi… En iyisi onlar hep kapalı kalsın.” dedi. Sonra sakin adımlarla yürümeye başladı. Suat “Nereye gidiyorsun? Ben ne olacağım? Kahrolası bir şeyler söyle…” diye avazı çıktığı kadar arkasından bağırıyordu.

Muhasebeci Mustafa iş akdini hazırlarken Zeynep’in “Ya güvenlik?” sorusunu kahvesinden son yudumu alan Hasan Hüseyin cevaplamaya başladı. Hasan Hüseyin “Zeynep Hanım gönlünüzü ferah tutunuz. Şirketimizin görünen güvenliğinden daha etkin” dedikten sonra başını açık pencereye döndürerek “Ruhların bile hissetmediği, suyun akışı doğallığında çalışan yüzyılların birikimine sahip görünmez bir koruma sistemine sahiptir.” dedi. Mustafa sözleşmeyi ve kalemi Zeynep’e uzattı. Hasan Hüseyin ayağa kalkarken Zeynep kalemi eline alınca Hasan Hüseyin “Bir dakika” dedi. Masaya giderek dedesinden emanet dolma kalemi getirip Zeynep’e uzatıp “Bu tarihi imzayı benim için kıymetli olan bir kalemle imzalamanızı istiyorum. Buyurun bu dedemden hatıra…” dedi. Zeynep uzatılan kalemi aldığında bu şirkete ilk girdiğinde duvarlara, eşyalara sinmiş olan ruhun kendisini sardığını fark etti. Sözleşmenin altında Zeynep Yaman yazan bölüme imzasını atarken kaderinin kendisine ne hazırladığının bilenmezliğinin tedirginliklerini taşıyor. Her şeye rağmen uğrunda mücadele ettiği ilkeleri için yaşayacak olmanın huzurunu hissediyordu. İmzayı atıp kalemi Hasan Hüseyin’e uzatırken ilk defa bu kadar yakından göz göze geldiklerinde Zeynep bir anda günler öncesine gitti. Haber sitesinde onun fotoğrafını gördüğünde ablasına elindeki tableti çevirip “Bak aynı aileden daha yakışıklı, mert, güven veren bir genç daha var. Hasan Hüseyin Çeribaşı.” demiş. Nalan ise elini boşver manasında sallayıp “Bırak onu… O ailenin lanetlisi… O doğduktan sonra ailenin başına birçok bela gelmiş. En sonunda da babasının kullandığı özel uçak düşmüş. Annesi babası ölmüş, bu bebek kurtulmuş. O günden sonra uğursuz olduğuna inanılıp ailede dışlanmış. Ona zırnık vermezler.” cevabını verdiğinde yüreğinde ince bir acıma hissedip “Ne garip, bütün günahı, hatayı bir bebeği yüklemek… Ve işine geldiği için safsatayı kolayca kabullenmek.” diye cevap vermişti. Tanımadıkları bir insan hakkında iki kişi nasıl böyle farklı düşüncelere sahip olabiliyordu? Yoksa aklımız aynı verileri değerlendirirken duygularımızdan mı besleniyordu? Zeynep bu soruların cevabını beyninin en ücra köşelerinde ararken Mustafa Bey de imzayı atıp “Hayırlı olsun kızım” dedi. Zeynep “Hepimize hayırlı olsun. Allah mahcup etmesin.” dedi. Mustafa Bey “İşlemler için kimlik fotokopinizi bırakın. Yarın sabah şirket merkezine gittiğinizde giriş kartınız hazır olur. İş başı yapabilirsiniz.” dedi. Hasan Hüseyin “Sizin gibi biriyle çalışacak olmak bizi de çok mutlu edecek. Ayrıca Mustafa amcaya ayrıca teşekkür ederim. Sizi keşfettiği için.” dedi. Zeynep mütebessim şimdi iş zamanı dercesine ellerini havada birleştirip “O zaman ben sizden müsaade isteyim. Malum sabah işe yetişmem lazım. Yoksa patron kızar.” deyince odada gülüşmeler oldu. Zeynep ayağa kalkıp çantasını alınca Mustafa Bey de yolcu etmek için ayağa kalktı. Hasan Hüseyin gitmemesi için bir sebep arayan muzır bir çocuk edasındaydı. En sonunda Zeynep “Allah’a emanet olun.” deyince gerçeği kabullenip ayağa kalkıp “Siz de” dedi. Zeynep önde Mustafa arkasında odadan çıktılar. Hasan Hüseyin dünden beri içine düştüğü bu izahsız duygu yoğunluğunun adını koyup belirsizlikten kurtulmak istiyor. Ama nasıl yapacaktı? O bunları düşünürken edebiyat hocası Cemal’den mesaj geldi. “Evlat hazır ol, yarın sabah seher vakti yolculuk var.” yazıyordu. İnsan, sorumluluk yükünü ağır ağır hissettikçe ister istemez yapamazsam duygusuna kapılıyor. Artı başkalarından da mesul olmak daha çok tedirgin ediyordu. Hele hele bu mesuliyetin tarihi köklerden beslenip geleceğe yön verecekse aciz kalıp “Ya Rabbim sana sığındım. Yardım et” diyerek teskin olabiliyordu.

Mustafa, Zeynep’i yolcu edip odasına geçerken sevginin getirdiği kaygıdan beslenen ısrarlı mesajlara cevap vermek için Fatma Hanım’ı aradı. Mustafa “Alo Fatma Hanım, kız şimdi gitti. Anlaşma tamam. Evet evet çok hanımefendi, karakterli, inançlı ve güzel bir kız… Tabi tabi ilkelerine sıkı sıkı bağlı… Bizden önce çok ciddi firmaları hatta kendi babasının iş teklifini geri çevirmiş… İsmi Zeynep, Zeynep Yaman… Yarın iş başı yapacak… Tanışmak isterseniz yarın müdüre söylerim… Tamam, o zaman yarın Sis-Mar’a beraber gideriz…” Mustafa telefonunu masasına bırakırken “Zeynep Yaman… Dünyanın en zor beğenen insanının büyütecinden geçeceksin. Allah yardım etsin” dedi. Zeynep biraz yürüdükten sonra taksi çevirip “Dolmabahçe” dedi. Taksici bıkkın bir yüzle “Yapma abla! Şimdi o tarafta trafik vardır. Aşağıdan tramvaya binsen hem daha rahat hem daha hızlı gidersin.” dedi. Zeynep her zamanki vakur haliyle “Devam edin ben zahmetiniz karşılığında size iki katı ücret vereceğim.” dedi. Taksicinin bir anda yüzü güldü. Taksici “Bak o zaman işler değişir.” dedi. Taksi hareket ederken Zeynep Dolmabahçe sahilindeki çay bahçesine en samimi iki arkadaşını davet eden mesajları gönderiyordu. Biraz dertleşmek ona çok iyi gelecekti. Kendisini dipsiz bir kuyuda cevapsız soruların içinde hissediyordu.

Gelen mesajdan sonra masasında bekleyen dosyalara hızla göz atmaya başlayan Hasan Hüseyin’in telefonu çaldı. Arayanda “Salih Dostum” yazıyordu. Telefonu eline almadan açıp sesi dışarı verdi. Hasan Hüseyin “Kardeşim…” derken karşıdan serzeniş dolu bir ses “Ne o kardeşim bizi unuttun! Bir de mahalleden taşınıyor musun? Apartmanın önünde nakliyeci var.” dedi. Hasan Hüseyin “Abartı spor Salih!!! Bir, iki gün görüşmeyince olayı nereye vardırdın.” Salih “Ne bileyim? Hani çevre yapmışsındır. Ekâbir takımının semtine dümen kırarsın.” Hasan Hüseyin “Yok oğlum. Aylardır boş olan alt kata birileri taşınacak diyorlardı, odur.” Salih “Akşam yemeğine bizdesin.” Hasan Hüseyin “Söz veremem.” Salih “Valla annem şimdiden hazırlıklara başladı. Hele sen bir gelme bin yıl geçse de başına kakar.” Hasan Hüseyin “Oooo Sultan Ana… Tamam tamam…” Salih “Allah’a emanet ol” dedi. Telefonu kapattı.

Zifiri karanlık bütün sırlarını arkada bırakıp aydınlığa kavuşurken Hasan Hüseyin spor arabasına binip son kontrollerini yaptı. Her şey tamamdı. En son kendi icatları olan görüntülenmeyi engelleyen sistemi aktifleştirdi. Adeta mahalleli uykusundan uyanmasın diye sessiz ve yumuşak kalkış yaparken alt katında çıt bile çıkartmadan onu sinsice izleyenler usulca perdeyi kapatıp hızlıca telefona sarılıp mesaj attı. Ülkedeki tüm görüntüleme sistemlerine ulaşabilen gayri resmi merkezin dev ekranına “Kuş yuvadan uçtu.” yazısı düşünce ortama hâkim olan uyuşuk hava bir anda dağıldı. Kısa boylu, sert sakallı, kıvırcık saçlı, iri gözlü, esmer tenli, sevimsiz ve acımasız tipli adam ellerini birbirine vurup “Alt kat komşu sinyali çaktı. Bu işi bitirelim.” dedi. Sonra kulaklıklarını takıp “Takipteki ekipler şu an neredesiniz?” Tekrar iki ellerini yana açıp “Ayvansaray’dan birinci köprü yoluna mı çıktınız?” Ellerini yine çırparak “Plakayı ve arabayı biliyorsunuz beyler hemen takibe alalım şunu…” Bütün operatörler işe koyuldu. Kısa boylu adam tek tek ekranları kontrol ederken “Eee çocuklar göremiyorum.” Orta yaşlı operatör “Ziya bey, belirtilen mıntıkalardaki bütün kamera kayıtları ekranda” dedikten sonra elindeki lazerle işaretleyerek “İşte bizimkilerin arabası.” dedi. Ziya “Takip bir, araç ve malum şahıs tam nerede?” dedi. Sol eliyle kulaklığını tutup “Şu an Darülaceze’nin önünde, malum şahsın üç araç gerisindesiniz. İyi de biz sizi görüyoruz onu göremiyoruz?” dedi. Sonra ellerini olumsuz manasında sallayıp “Hayır, Hayır… Almanızı istemiyorum. Takipte kalın.” dedikten sonra operatöre dönüp “Elemanı kaç gündür izliyoruz sıkıntı yok. Bugün niye böyle oldu?” dedi. Operatör “İlk defa karşılaştığımız bir sorun. Ama çözeriz.” dedi. Ziya “Bence de senin için iyi olur. Yoksa seni duman ederim. Tanrıya şükür ki sahadaki çocuklar tecrübeli. İşlerini iyi yapıyorlar.” dedi. Görüntüleri büyük ekrana verilince Ziya “Ne yapıyor bunlar? Bu hız niye? Bana bağlayın hemen…” Beş saniyelik bir zaman diliminde bağlantı kurulup ses dışarı verildi. Ziya “Çocuklar ne oluyor? Bu hız neden?” Ses “Abi adamın altında bir canavar var. Gazı kökledi. Slalom yapıyor. Yetişmekte zorlanıyoruz.” demesiyle “Ah” sesinin duyulması bir oldu. Odadaki herkes nefesini tutmuş ekrandaki kaza görüntüsüne bakıyordu. Ziya “Çocuklar, çocuklar iyi misiniz?” Ses “Abi bariyere soldan kötü bindirdik. Şoför arkadaş ağır yaralı.” dedi. Ziya “Oğlum adam kaçıyor. Hemen sahadaki diğer çocuklara haber verin aracı bulsunlar.” dedi.

Onlar Hasan Hüseyin’i ararken o çoktan köprüyü geçmiş Beylerbeyi’nde sote bir yerde dedesinin klasik arabasının içinde bekleyen Cemal Hoca’nın yanına yanaşıp durmuştu. İkisi de arabadan inip sarıldılar. Cemal Hoca “Oğlum kendine dikkat et. Yolun açık olsun. Rabbim seni nasiplilerden eylesin” dedi. Hasan Hüseyin “İnşallah hocam, inşallah… Allah’a emanet olun.” dedi. Aracı çalıştırıp dualarla yola viran oldu.

Zeynep işe gitmek için hazırlanırken gergin geçen geceden sonra merakını gidermek ve rahat rahat konuşmak için sabahı zor eden Nalan geldi. Nalan “Kardeşim üzülme ben senin yanındayım. Bana Onurhan’ın şu sorunlu kuzeninden bahset. Onun ismi geçince yüzünde bir kızarıp bozarma oluyor.” dedi. Zeynep renk vermeden “Bildiğin klasik patron işte…” dedi. Nalan “Ben hiç çalışmadım ki kızım klasik, modern patronu nerden bileyim. Seni, beni harcamaya çalışıyorsun.” derken telefonuna mesaj geldi. Nalan “Hayırdır sabah sabah kim bu?” Açınca cemiyetten arkadaşı Füsun bir haber sitesinin bağlantısını göndermişti. Üzerine tıklayınca gözleri büyüdü “Allah Allah, bizim Şule ile Cenk’i uyuşturucu işinden içeri almışlar.” dedi. Zeynep “Bunun gibiler için uyuşturucu suçu en hafifidir. Bence daha başka karışık işler vardır.” dedi. Çantasını kontrol edip yürürken telefon ile taksi çağırdı.

Muhasebeci Mustafa masasının üzerindeki gazeteleri tek tek kontrol ediyor. Aynı haberin versiyonlarını dikkatlice okuyordu. “Suat K. ismindeki şahıs sanayi casusluğu suçlamasından göz altına alındı. Fatih ormanlarında kaza sonucu ölen taksicinin gasp, tecavüz ve cinayet zanlısı Meriç Z. olduğu anlaşılmıştır. İstanbul surlarını gezmek için çıkan turist düşüp yaralandı, yapılan bütün müdahaleye rağmen kurtulamadı. Emniyet birimleri maktulün Avrupalı olduğu ve özel kuvvetlerde keskin nişancı görevinde bulunduğunu açıkladılar.” Mustafa gazeteleri düzgünce katlayıp masanın köşesine bırakıp ana rahmindeki bebek gibi acz içinde koltuğunda oturup ellerini açıp “Yarabbi, bizleri düşmanlarımıza karşı koru, muhafaza eyle. Bizi nefsimizle baş başa bırakma biz aciziz.” dedi.

Hasan Hüseyin yol gittikçe dedesinin hayali gözlerinin önüne geldi. O da ilk yolculuğunda böyle heyecanlanıp biraz endişelenip korkmuş muydu? Ya da her arayışında aradığını bulamadıkça ümitleri kırılıp vazgeçmeyi düşünmüş müydü? Bu dertten kendisini muzdarip hissetmiş miydi? Dedesinden yadigâr arabanın camını açarken anladı ki kendisine asıl kalan tereke ne bu klasik otomobil ne şirketler ne altındı. Asıl miras dava, ideal ve onun derdiydi. Tam neyi aradığını ve ne zaman bulacağını bilememek ise tasanın en büyüğüydü. Ruhunu ve beynini kemiren de bu meçhul durumdu. Sonra Peygamber Efendimizin evlatları aklına geldi. Onların yükünü benim diyen her kul kaldıramazdı. İnsanlar nedense bir Evlad-ı Resul ile tanışma şerefine erişince şükredeceğine, gözlerine elektron mikroskobunu takıp onun hatasını arıyor. Kendince bir şey bulunca edepsizce aleyhinde konuşma hakkına sahip oluyordu. Dudaklarından küçük küçük harflerle şu cümle döküldü “Allah razı olsun Cemal hocam. Benim benliğime Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini nakşetti. Elhamdülillah” dedi. İstanbul ve çevresindeki beton yığınlarından iyice uzaklaşıp ormanlar, boş arazileri gördükçe zihninin rahatladığını, üzerinden büyük bir yük kalkarken, dedesinin ruhunun kendisine eşlik ettiğini hissetti. Dedesiyle ilgili bilinçaltına atılmış hatıralar ağır ağır gün yüzüne çıkıyordu. Kendisine nasihat olarak bıraktığı o mektubu hatırladı.

“Biz Çeribaşı ailesinin asıl lakabı Karamollaoğlu’dur. Dedelerimiz Buhara’dan Horasan’a, Bağdat’tan Mekke’ye, Endülüs’ten Fas’a, Balkanlardan payitahtın merkezi İstanbul’a kadar karış karış dolaşıp İslam’a, devlete, millete hizmet edecek asil ruhlu yiğitleri keşfedip yetiştirirdi. Bu yüzyıllarca böyle devam etti. Dünyanın birçok yerinde güzel izler bırakmışlar ama kök salmamışlar, zaten salamazlardı. Çünkü onlar seyyahi meşreptiler. Kendi iç âlemlerine olan yolculuklarını, nefs terbiyelerini seyahat ederek yapıyorlardı.” Yanındaki pet şişeden su içip “Evet dedeciğim, asırlar geçse de yolcu değişse de yol aynı.” dedi. Sonra yine dedesini dinlemeye devam etti: “Adaletli, cesur, ahlaklı ve dosta güven düşmana korku veren bir kişiliğe sahip lider ölü kalpleri diriltip az bir insanla bile çok büyük işler yapabilirdi.” Başını tasdikler manasında sallayıp “O azlardan olmayı Allah nasip etsin” dedi. Hasan Hüseyin arabaya binip telefonunun haritalar uygulamasına Tokat yazdı. Cihaz dokuz saatte orada olacağını gösteriyordu. Hasan Hüseyin “Hadi Bismillâhirrahmânirrahîm” dedi. Yola çıktı.

Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.