Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar / Kenan Kurban

Hasan Hüseyin dedesinin klasik arabasıyla babaannesine doğru yol alırken Zeynep ile karşılaştığı andan itibaren yüreğinin deli gibi çarpmasına hakim olamıyordu. Kalbi ilk defa biri için böyle çarparken şu an yaşadıklarını daha önce başka birisi söylese ona inanmaz kendisiyle alay ettiğini düşünür kalayı basardı. Tanımlayamadığı yada kabullenemediği bir duygu karmaşası onu adeta bir girdaba doğru çekmişti. Arkadan öfkeyle karışık basılan kornayla beraber neredeyim dercesine etrafına bakınca solundaki camı açık yaşlı çifti gördü. Yılların yaşanmışlıkları simasından okunan ihtiyar kadın camını aç işareti yaptı. Hasan Hüseyin camı açarken bir yandan da “Özür dilerim” diyince kadının öfkesinin yerine tatlı bir tebessüm aldı. Kadın “Sevdalı mısın be evlat, düzgünce şeridinden gitsene.” dedi. Kadın o kadar içtendi ki Hasan Hüseyin istemsiz şaşkın cevap verdi “Bilmiyorum.” dedi. Kadın sıcak bilgiç bir tebessümle “Ah bu gençlik…” diyerek camı kapattı. Kader yıllarca Hasan Hüseyin’den esirgediği bir çok nimeti adeta setini yıkmış baraj sularanın sel olup akması gibi onun üzerine gönderiyordu.

Fatma Hanım hazırlıklar bitince bütün hizmetçileri gönderdi. Sonra özlem dolu gözlerle balkondan yola baktı. Her an torunu gelebilirdi. Hızla en şık elbiselerinden birini giydi. Hususi el işçiliğiyle yapılmış antika avangart tekli koltuğuna oturdu. Bakışlarını kapıya dikmiş ara sırada saate bakıyordu. Kulakları artık en ufak tıkırdıyı bile duyabiliyordu. Ve ufaktan duymaya başladığı ayak sesleriyle yerinden kalktı birkaç adım attığında kapının ziliyle telefonundan mesaj sesi aynı anda çaldı. Yakın gözlüğünü takıp okumaya başladı “Fatma Sultan beş dakikaya sendeyim.” yazıyordu. Hafif serzenişli bir ifadeyle “Daha erken gelecektin gözümün nuru.” dedi. Ağır adımlarla kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında fıldır fıldır bakan gözlerle, on beşlerindeki fırıncının gözleri yuvasına gömülmüşcesine duran çırağını elinde güveç ve ekmek torbasıyla bekliyordu. Fatma Hanım “Zamanlaman mükemmel Selim. Hemen geç mutfağa bırak.” dedi. Selim fırsatı hiç kaçırmadan makinalı tüfek misali hızlı cümleler konuşmaya başladı. Selim “Sadece zamanlamam değil Fatma Hanım teyzeciğim güvecide kıvamında ağzınıza layık pişirttim. Bizim Rüstem ustaya bıraksam fırının ateşi harlıyken pişirip atacaktı. Onu görünce ben ne yaptım? Ustam ne yapıyorsun? Yemeği mahvedeceksin, bu pek muhterem, cömert Fatma teyzemin yemeği, özenmek gerek. Ateşin canı biraz geçsin göveç ağır ağır pişsinki yiyenler tadından bayılsın dedim.” O konuştukca Fatma Hanım yüzü hafiften tebessümle birlikte çırağın derdini anladım bakışları belirdi. Selim ise fasılasız devam ediyordu: “Sonra sevdiğiniz o küçük ekmekleri kendi elimle pişirdim.” Nihayet Fatma Hanım’ın eli cüzdanına gidince hedefe varmanın mutluğuyla daha çoşan Selim “Fatma Hanım teyze ben her zaman sizin hizmetinizdeyim. Size hizmet etmek benim için mutluluktur.” derken Fatma Hanım bu sefer alışılageldik miktarın bir hayli üzerindeydi. Parayı gören Selim’in o küçük gözleri fal taşı gibi açılıp “Allah ömrüne ömür versin teyzem.” dedikten sonra parayı adeta havada kapıp “Bana müsade.” dedi. O hızla evden çıkarken Fatma Hanım ocağın üzerindeki pilava bakıp altını kapattı. Sonra da demlenmesi için kapak ile tencere arasına havlu kağıt koyup demlenmesi için sıkıca kapadı. Sonra etli bamya çorbasına baktı sıcaklığı yerindeydi. Salatının tuzunu atıp yağını ekledi. Dikkatle fırının kapağını açmasıyla kokusu bütün daireyi dolduran nar gibi kızarmış börekleri kürdanı hafiften batırarak kontrol etti. Tam kıvamındaydı. Fırının ısısını sıfıra getirip kapağını hafif aralıklı bıraktı. Ve nihayet üzeri yanmış sütlaş ve Hasan Hüseyin’in en beğendiği şöbiyet tatlılarına göz atıp balkona geçti. Nihayet sokağın başından o tanıdık hatıraları olan antika göründü.

Hasan Hüseyin iyice yavaşlayıp park yeri aradı. En sonunda dükkanın önünü dubalarla kapatmış olan mobilyacı dışarı çıkıp eliyle gel işareti yaptı. Hasan Hüseyin tanımadığı birinin bu davranışına şaşırmıştı. Arabayı park edip inince esnaf araca alıcı gözüyle bakıp “Sen Nurullah beyin nesi oluyorsun?” dedi. Hasan Hüseyin: “Torunu…” Adam bu kez bütün dikkatini Hasan Hüseyin’e verip “Hııı… O zaman sen rahmetli Fatih beyin oğlu olmalısın?” dedi. Hasan Hüseyin “Evet…” dedikten sonra balkondaki babaannesini göz ucuyla gördü. Hızlı hızlı konuşarak “Size teşekkür ederim. Geç kaldım babaannemi daha fazla bekletmek istemiyorum.” dedi. Sonra arkada kapıyı güllerin ağırlıkta olduğu özel hazırlanmış çiçek aranjmanı aldı. Esnaf “Bir gün mutlaka çaya bekliyorum..” dedi. Hasan Hüseyin tamam manasında başını sallayıp aceleci adımlarla apartmana doğru yürüdü.

Zeynep karar vermişliğin rahatlığı içinde eve dönmüştü. Teklifi reddedilen babasının akşam yemeğinde mutlaka bu mevzuyu açıp çirkeflik yapacağı kesindi. Zeynep buna hazırlanırcasına direkt bodrum kattaki spor odasına geçip ağırlık çalıştıktan sonra kum torbasını yoruluncaya kadar dövdü. Çalışmalarına on beş dakikalık yüzme ile son verdiğinde babası bahçe kapısından giriş yapmıştı.

Fatma Hanım güzel yemeklerden az az yerken daha çok iştahla yemekleri götüren torunu seyrediyor. Onun her bir lokmasında sanki kendisi yiyormuş gibi mutlu oluyordu. Bu durum Hasan Hüseyinin gözünden kaçmamış ve “Babaanne sen bu yemeklere ne katıyorsun, nasıl yapıyorsun da bu kadar leziz oluyor? Bu işin sırrı ne? Ben nerdeyse ülkenin en ünlü şeflerinin hepsinin pişirdiği yemeklerden tatmış lüks restoranların müdavimi olarak söylüyorum; bu el tadını, bereketini hiçbirinde almadım.” dedi. Fatma Hanım, Hasan Hüseyin’in o rahatlatan huzur veren simasına; ben sana doyamamıyor evladım dercesine bakarak “Bazı şeylerin sırrını onu yapan da bilmez, akılla izah edemez, sadece yüreğinde hisseder.” dedi. Hasan Hüseyin ekmeğini güveçin suyana banarken “His mis deyip beni geçiştiriyorsun gibi geldi.” dedi. Fatma Hanım “Sen o hissi küçümseme mesela; seni böyle mutlu eden başkalaştıran olay ne? Neredeyse ayağın yerden kesilmiş.” dedi. Hasan Hüseyin bir an durakladı. Babaannesine ne olur üstüme gelme dercesine bakıp “İşleri öğrendikçe neşem yerine geliyor. Yeni heyecanlar beni sarıyor. Başka bir sebepten değil.” dedi. Fatma Hanım torununun gizlemek isteyip de gizlemeyediği “sevdalık mevzuyu” anlamıştı. Ama şimdi sırasının gelmediğini anlamış zamana bırakırken asıl konulara girmenin açık kapısını da bulmuştu. Fatma Hanım “Bak işte bu çok iyi haber. O zaman kesin kararını verdin. Şükürler olsun. Ceddinin mefkuresini yaşatacaksın.” dedi. Hasan Hüseyin’in “Orası öyle de neyi nasıl yapacağımı neyin peşinden nasıl gideceğimi tam bilemiyorum. Bu bilinmezlik de beni korkutuyor.” dedi. Fatma Hanım suyundan bir yudum alıp “Hepimiz bilinmezlikten korkarız. Garanti olan ya da garantide gördüğümüz yerde durmayı tercih ederiz. Sadece özel ruha sahip insanlar ise bilmezlikle sırlanmış olan hakikati bulmak için Kaf Dağını aşmak için yola çıkma cesaretini gösterir.” dedi. Hasan Hüseyin “Deli işi diyorsun yani.” dedi. Fatma Hanım bir an durdu, sonra en ciddi tavrı takınırken sevgi dolu bir ses tonuyla “Sen isminin neden Hasan Hüseyin olduğunu biliyor musun?” dedi. Hasan Hüseyin geçmişin hatırılarını dinlemenin o eşsiz hazzını tatmak için “Babaanne bilsem bile senden tekrar tekrar dinlemek isterim. Gerçekte bilmiyorum. Sadece tahminim var.” dedi. Fatma Hanım eliyle duvarda asılı altın varaklı hattı gösterip “Bu hattı deden özel olarak yazdırdı.” dedi. Hasan Hüseyin başını sağa çevirip bakarken Fatma “Ehl-i Beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez. Hadisi yazılı. Bize ceddimizden kalan en büyük miras Evladı Resul’e olan muhabbet. Biz bütün evlatlarımıza bu sevginin tohumunu ektik. O tohum babanda ulu bir çınara dönüştü. Baban bir daha erkek evladım olmazsa diye Peygamber Efendimizin iki göz bebeği torunu Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ismini sana verdi.” dedi. Fatma Hanım böyle konuşurken Hasan Hüseyin bir an zamanda geri gitti. Hocasının bu konuyu içine nasıl sindirdiğini aşıladığını düşündü. Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Bu o dereceye varmıştı ki Hasan Hüseyin’in rol model kişiliği zaman zaman Hz. Ali kimi zaman Hz. Hüseyin bazen de Hz. Hasan olmuştu. Hayat onu kimsesiz gibi bırakırken aslında daha sıcak ve büyük bir kucağa teslim etmişti. Fatma Hanım bu muhasebeden habersiz devam etti: “Bu sevgi bundan sonraki hayatında ve görevinde senin de ışığın olacak.” dedi. Bu arada tabaklardaki son yemekler de yenmişti. Fatma Hanım ayağa kalkıp kitaplığın yanındaki sallanan sandalyeyi gösterip “Deden o sandalyede otururdu. Bazen saatlerce kitap okur kimi zaman tefekkür ederdi. Şimdi de sen oraya otur. Ben sana çay getireyim.” dedi. Hasan Hüseyin hemen ayağa fırlayıp “Ben sana yardım edeyim.” derken tabakları toplamaya başladı. Ve babaannesinin cevabını beklemeden işine devam etti. Sonrasında ise Fatma Hanım çayları getirinceye kadar dedesinin kütüphanesine göz attı. Sonra dedesinin ruhunu hissetmek istercesine sandalyesine oturdu. Fatma Hanım gümüş tepside çayları getirdi. Hemen karşısındaki koltuğa oturup birşeyleri bir an önce anlatmanın telaşı içinde “Evlat eskiden iz sürücüler vardı. Havanın kokusundan, ayak izlerinden kayıp olanı, düşmanı veya yolu bulurlardı. İşte hayatın içinde izleri okuyup zamanı okuyan insanlar vardır. Onlar hiçbir şeyi basit bir tesadüf olarak görüp geçmezler.” Biraz es verirken Hasan Hüseyin’in gözlerinin içine anlıyormusun dercesine bakıp devam etti. Fatma Hanım “Mesela Hz. Peygamber müşriklerin isteği üzerine mucize olarak bir gece ayı parmağıyla ikiye bölerken dünyanın başka ülkelerinde olaya şahit olan mutlaka insanlar da vardı. Şimdi akıllı bir adam insanlık tarihince rastlanmayan bir olayı üstün körü geçebilir mi? Hayır… Demesi lazım ki bu gece ne oldu da bu koskoca ay ikiye bölündü. Önemli bir insan mı dünyaya geldi? Kıyamet mi kopuyor? Bu soruların cevabını bulmak için akıllı insanlara sormalı, bir ömür devam etse de cevabı bulmanın derdinde olmalı.” Hasan Hüseyin elini kaldırıp “Bu tür konuların benimle alakası ne?” dedi. Fatma Hanım bilgece “Ciğerparem sen öyle bir mefkurenin sahibisin ki dünyada meydana gelen hiçbir gelişmeyi, yaşadığın olayları, tanıştığın insanları sıradan görüp üstüne basıp geçemezsin.” Hasan Hüseyin: “Bu zor bir iş…” Fatma Hanım: “Korkma, beyin antreman yapıp devamlı tekrarlayınca bunları otomatik yapıyor.” Hasan Hüseyin anlamaya çalışırken Fatma Hanım: “İşte evlat Allah Resulu Efendimizin; Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir; ona binen kurtulur; uzak duran boğulup helâk olur, hadisi bizleri Nuh tufanı gibi zorlu günlerin habercisi değil mi? Hasan Hüseyin gayriihtiyari ufak ufak sallanmakta olduğu sandalyeyi bir anda durdurup “Yani Ehl-i Beyt’ten ayrılma, hedefine varırken onlar sana yol mu gösterecek diyorsun?” Fatma Hanım mütebessim “Şimdi tatlıların zamanı geldi. Allah’a şükürler olsun ki olayları tahminimden daha hızlı kavrıyorsun.” dedi.

Selçuğun öfkesi daha da çok, bırakacağı mirasın çarcur olacağı kaygısıyla yerinde duramıyordu. Teklifini kendi kızının reddetmesiyle yaşadığı aşığılanma duygusu moralini ve sinirlerini daha da çok bozuyordu. Karısına dönüp sert bir tonda “Bana Zeynep’i çağırt” dedi. Fikriye “Müjgan kızım bana Zeynep hanıma babasının beklediğini söyleyin.” dedi. Sonra bilerek ve isteyerek ateşe körükle gitmek için “Gene ne hadsizlik yaptı? Sen kolay kolay bu kadar öfkelenmezdin?” Selçuk “Benim iş teklifimi reddetti.” dedi. Fikriye çok mutlu olsa da belli etmeden “Bak sen densize… Baban seni yedirsin içirsin, en iyi okullarda okutsun, sen ona fütursuzca seninle çalışamam de…” dedi. Karısının da tesiriyle iyice gazaplanan Selçuk ayağa kalkıp sırtı karısına dönük camdan dışarı bakarken “Ben hayatımda hiç bu kadar kendimi kötü hissetmedim.” dedi. Karısından beklediği karşılık gelmeyince Zeynep ile göz göze geldiler. Zeynep sonra annesine bakıp “İnan babacığım bu kararım bütün aile için en doğrusu…” Selçuk avazı çıktığınca bağırarak “Bunun neresi doğru. İnsan babasını yalnız bırakır mı?” Zeynep hariç evdeki herkeste bir ürperme olmuştu. Zeynep en kararlı haliyle sesi bile titremeden “Baba, ya görmüyor ya da görmek istemiyorsun. Başta annem olmak üzere abilerim benim aile içinde, şirkette yükselmemden haz etmiyor. Bu aptalca durumun hiçbir mantıklı sebebi yok o da başka bir konu… Ben senin yanında çalışmaya başladıkça bunlar başka reaksiyonlar gösterecekler. Benim onlarla savaşacak halim yok. İnan enerjimi basit zihniyetteki insanlar için harcayamam… Ayrıca sizin derdiniz ben değilim. Sahip olduğunuz varlıkları büyütecek sahip çıkacak birisi. Sağa bakıyorsunuz böyle birisi yok, sola bakıyorsunuz yok… Belki de istemeye istemeye el mecbur yolunuz bana çıkıyor.” dedi. Selçuk kızının bu cesur tavrı ve doğru tespitleri karşısında bir an duraksadı ne diyeceğini bilemedi. Zeynep “Bir an elinizi vicdanınıza koyup benim yerimde siz olsanız ne yapardınız? Ayrıca şunu bilmenizde de fayda var. Ben ülkemizin büyük bir firmasında çalışmaya başlayacağım.” dedi. Sonra annesine bakıp “Çeribaşı Holding” dedi. Artık annesinin hasetten daha çok çatlamasını istiyordu. Selçuk “Bu bir anda nasıl oldu?” dedi. Zeynep “İşe girmem bir anda olsa da çevremdekiler ve yaşadıklarım beni iyi de olsa kötü de olsa bir karar almaya mecbur etti. Ben de bana gelen tekliflerden mantığıma yatanı, çıkarıma uyanı değil, yüreğimin ısındığı, huzurumun kaçmayacağını umduğumu seçtim.”

Taş duvarların soğukluğu insanın içini ürperten loş ışığa eşlik eden sert adımlar sanki yaklaşan ölümün habercisi gibiydi. Şule ve Cenk korku dolu gözlerle haklarında verilecek acı hükmün umutsuzca uygulanmasını beklercesine sadece yere bakıyorlardı. Sonra o sert adımların sahibi Suat tam karşılarında durup “Ulan ben yakışıklıyım, dünyada tavlayamayacağım kız yok, o iş bende dersin. Kız seni peşinde köpek etti. Sonra kıçına tekmeyi bastı.” Sonra eliyle Şule’nin çenesinden tutup hafiften doğrultup “Sana ne demeli! Arkadaş ol, yanımıza çek, fikrini değiştir dedik. Sen yedin içtin laylaylomlar, elde var sıfır. Aklım almıyor, insan nasıl biriyle arkadaş olmayı beceremez? Şimdi ben sizi ne yapacağım? Hadi affedeyim diyeceğim, kız gitmiş başka bir yerde işe başlamış… Sizin kurtuluşunuz yok.” dedi. Şule bütün korkularını aşıp hin bir bakışla: “Suat bey bir yol var.” Suat “Bu saatten sonra hala benimle dalga mı geçiyorsun.” dedi. Şule “Kesinlikle hayır. Olay kısaca şudur. Bizi reddeden bunun bedelini ödemeli. Hem de öyle bir ödemeli ki bir daha kimse bize karşı hayır kelimesini kullanmayı tahayyülüne bile getirmemeli.” Suat: “Yani…?” Şule: “Yanisi öldüreceğiz.” Suat pis bir sırıtışla “Bunu düşünecek kadar kafan çalışıyorsa nasıl yapacağını da düşünmüşsündür.” dedi. Şule “Kafamda bir şeyler var.” dedi. Suat inançsızca “Dinleyelim bakalım” dedi.

Gabriel motosikletiyle gecenin karanlığını delercesine hız yaparken bir yandan kulaklığından çalan telefona cevap veriyordu. Gabriel “Baba her şey yolunda. Yeni eleman takibimde şu an attığı bir adım yok. Hatta yanına bir adam yerleştirmeye çalışacağım. Tamam Baba dikkat ederim fazla hız yapmam. Hadi sonra görüşürüz.” dedi. Telefonu kapatıp “Hasan Hüseyin Çeribaşı hadi hemen harekete geç de bu oyun daha fazla uzamasın.” dedi.

Üsküdarın o dinlendirici atmosferinde eski dört arkadaş terasta yıldızları seyredip çay içerken Zafer komutan Hayri’ye dönüp “Emektar bizim delikanlı nasıl? Kritik eşiği geçti mi?” dedi. Hayri “Şüphen mi vardı?” dedi. Cemal gülerek “Şüphe onun işi.” dedi. Muhasebeci Mustafa ise hafiften kinayeli gülüp “Hiç şüpheniz olmasın ümitlerimizi boşa çıkartmayacak.” dedi. Zafer, Mustafa’nın gözlerinin içine bakıp “Senin bu her daim ümitkar halin beni hep şaşırtmıştır. Nasıl beceriyorsun?” dedi. Mustafa gönül rahatlığı içinde “Şeytan ve borazancılarına kulak asmayarak… Bu kadar basit. Kendi matematiğimi hep kendim yaparım. Sonra da kimseyi dinlemem.” dedi.

Hasan Hüseyin saatine bakıp “Fatma Sultan ben müsade istesem.” dedi. Fatma “Burada da kalabirsin.” dedi. Hasan Hüseyin “Biliyorum. Çok da güzel olur ama bu gece biraz yalnız kalıp yediklerimi ve dinlediklerimi hazmetmek istiyorum.” dedi. Ayağa kalktı. Fatma camdan dışarı bakıp “O zaman sana bu gecenin son nasihatlari, gecenin en zifiri olduğu an aydınlığın en yakın olduğu andır. Zulmün zirve yaptığı zaman adaletin yakın olduğu zamandır.” dedikten sonra kulağına daha gizli bir bilgi vermek istercesine fısıltı ile “Senin ayağını yerden kesen kız kimse onunla da en kısa zamanda tanışmak istiyorum.” dedi. Hasan Hüseyin babaannesine sımsıcak sarılıp çıkarken de sadece “Allah’a emanet ol” diyebildi. Arabasına binerken, yanından geçen iki delikanlının şakalaşırken ki anlamsız cümleleri arasındaki “Oğlum lafın tamamı deliye söylenir.” sözü beynine mıh gibi saplandı. Evine doğru giderken zihninde babaannesinin söyledikleri hayalin de ise istemese de Zeynep vardı.

Zeynep, babasıyla yaptığı konuşmanın verdiği gerginliğin evin içinde oluşturduğu kasvetten biraz olsun kurtulmak için bahçeye dolaşmaya çıktığında dilinden şu dua dökülüyordu: “Rabbim beni bana bırakma. Dünya, ahiret nasiplilerden eyle…”

Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.