Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar 9 / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar 9 / Kenan Kurban

Üçüncü kattaki küçük dairenin kenarından aralıklı perdesini usulca kapatan Zafer komutan acıyan bakışlarla güldü. Gabriel’in adamlarını kast ederek “Cemal Hocam, senin yolunu gözleyenler var.” dedi. Avangart takımın tekli koltuğunda oturan Cemal keyif çayından içip “Allah’a şükürler olsun sevenimiz, yolumuzu gözleyenimiz çoktur.” dedi. Zafer ikili koltuğa doğru yürürken yerde ve sehpanın üzerinde duran dosyalara baktı. Bunlar muntazam bir şekilde eskiden yeniye doğru dizilmişti. Hepsi üst üste koyulsa uzun boylu bir adamın boyunu rahatlıkla geçerlerdi. Yerde yan yana duran üç dizinin üzerindekilerde “Gauudy’s Ailesine bağlı finans, ilaç, petrol şirketleri.” yazıyordu. Masanın üzerinde bulunanlarda ise; Ülkelerde Satın Aldıkları Hainler… Parantez içinde “Türkiye” yazıyordu. En müstesna dizilmiş dosyaların üzerinde ise “Aile Üyeleri” yazarken gıcır gıcır olanın üzerinde “Gabriel” ismi vardı. Zafer dosyalara bakıp “En iyi düşman kim biliyor musun?” Cemal: “Kim?” Zafer: “Senin hakkında her şeyi bildiğini ve seni istediği an bitirebileceğini zannederken senin onu iliklerine kadar bildiğini bilmeyenidir.” Biraz duraksayıp devamla “Daha iyisi senin hakkında bildikleri senin bilmesini istediklerinin olmasıdır.” dedi. Cemal her zamanki gönül deryasından inciler saçarcasına konuştu: “Asıl güzel olan savaşçı, adil, ahlaklı, ferasetli ve dünyalık her şeye sahip olsa bile ona asla tamah etmeyen bir liderin olmasıdır.” dedi. Bu söz üzerine iki eski dost ve dava arkadaşı kabuk bağlayan yaraları kanamış gibi birbirlerine bakarken kalpleri bir an önce o önderi bulmak için Yaradana dua ediyordu.
Fabrikadan çıkıp dönüşe geçen Fatma Hanım ve muhasebeci Mustafa uzun bir ara hiç konuşmadılar. En sonunda dayanmayan Mustafa “Evet hanımefendi değerlendirmenizi çok merak ediyorum.” dedi. Fatma şiddetli bir fırtınadan sonra sakinleşmiş bir okyanus gibiydi. “İnsan kendisine benzeyeni sever Mustafa bey…” dedi. Mustafa mutlu bir adamın tebessümü ile her şeyi anladım dercesine başını salladı.
Zeynep işinin başına dönerken Fatma hanımın sevecen hal ve tavırlarından etkilenmiş, o gizlemeye çalışsa bile torununa olan düşkünlüğünü fark edip için için özlemle “Keşke benim de böyle bir aile büyüğüm olsaydı.” diyordu.
Tokat’ta yaşadığı müthiş manevi hâllerin üstüne Hasan Hüseyin, Hikmet Baba’nın içten, sımsıcak ısrarcı davetini kırmayarak evinde misafir oldu. Tadilat görmesine rağmen cumbası, yüksek tavanı, kuyunun bulunduğu geniş avlusuyla geçmişi adeta tekrar tekrar yaşatan yüzlerce yıllık geçmişi olan bir konaktı. Yolun ve yaşadıklarının etkisiyle çekilen deliksiz bir uykudan sonra sabah Tokat’a has enfes lezzetlerin bulunduğu kahvaltılıklarla hazırlanmış muazzam sofra hem görüntüsü hem tadı Hikmet Baba’nın yaptığı gönül sohbetleri gibi yıllarca damağında unutulmaz hazlar bırakmıştı. Nihayet yürek yakan vedadan sonra tekerlekler hızla dönüp Tokat’tan uzaklaştıkça içinde acı veren burukluk an ve an artıyordu. Yüreği o ihtiyarın yanında kalmış, içinde doldurulması büyük bir boşluk oluşmuştu. İki insan daha önceden hiç tanışmadığı halde nasıl olur da böyle birbirlerini sevip kırk yıllık dost olabiliyordu? Dedesinin de böyle dostları olmuş muydu? Sorusuna yine kendisi hemen cevap verdi. “Mutlaka…” dedi. Dedelerinin, dedesinin arayışı, arayışları boşuna değildi. Onlar her durakta hedefe varmak için belki gıdım gıdım da olsa ihtiyaç olan bilgiyi, ilmi alıp biriktirdiler. Ve kaleme alamasalar da koca bir külliyat gibi ona miras bıraktılar. Ulaşılan her menzil büyük sır bulmacanın bir harfini ortaya çıkartmıştı. Gözlerinin önüne Hikmet Baba’nın o muhabbet dolu bakışları geldi. Nasihatleri hâlâ ruhunun derinliklerinde bir ilacın bileşenleri gibi zerre zerre dağılıp hastalıkları tedavi edip yaraları sarıyordu. “Evlat iman insanı diri tutar. Onunla ayakta kalırsın. Çektiğin sıkıntılardan bunalıma düşünce basit nefs-i emmareler gibi günahlarda soluklanma. Şartlar ne kadar aleyhine, düşmanların güçlü, amansız ve zalim olursa olsun kul olarak gücün bittiğinde, sebeplerin sonuna geldiğinde iman sana yine savaşma gücü verecektir. İnsanlar paranın satın aldıklarının esiri olduğu bir dönemde değeri hiç bir ekonomik birimle ölçülemeyen dava adamlığı ancak maneviyattan nasibi olanlarda olur. Mefkûresi olan insanlar azdır. Hatta azdan da azdır.”Bu cümleler hiç sabahın olmasının istenmediği geceden kalan hikmet damlalarıydı. Sonra yüreğinin derinliklerinden Zeynep’in hayali çıkıp geldi. Evet, onda kendisini etkileyen sırrı çözmüştü. O güzelliğine, aklına, zekâsına ve kolay kolay benim diyenin yapamayacağı maddi imkânlarını inandığı değerlerin hizmetinde kullanabilmesiydi…
Zeynep inandığı değerler için yaşamanın huzuru ve haklı güveni içinde işe gitmek için hazırlanırken şen şakrak şarkılar söyleyen ablasının sesini duyunca “Bu saatte Nalan ayakta hayret” dedi. Ve yarı açık kapıdan ayakta bir şeylerle meşgul olan ablasını görünce içeri girdi. Nalan onun girdiğini fark bile etmeden neşe içinde şifonyerinin çekmecesinden çıkardığı mücevher kutusunu odanın ortasındaki boş koliye attı. Sonra birkaç tanesini daha attı. Yatağının başucundaki büyük ayıcığı, paçavrayı atarcasına fırlattı. Zeynep bu neşeli hali ve gördükleri arasındaki tezadı anlamaya çalışarak “Canım neşen bol olsun.” deyince Nalan kapının önünde kendisini seyreden kardeşini fark etti “O neşeden sana da bulaşsın gel.” dedi. Zeynep ablasına doğru yürürken “Ne o Onurhan Çeribaşı’ndan evlenme teklifi mi aldın?” dedi. Nalan büyümüş gözlerle “Onun gibi bir kibir abidesiyle ne evlenmesi kızım? Allah yazdıysa bozsun… Onu terk ettim.” dedi. Zeynep şaşkın, dağınık yatağın üzerine oturarak “Abla daha düne kadar sırf fotoğraflarına bakıp bakıp uğrunda ölecek kadar âşık olmuştun. Tanışıp biraz gezip tozunca da yüzünü şeytan görsün diyorsun. Bu nasıl bir duygu fırtınası ya da nasıl bir tutarsızlık?” dedi. Nalan yüzündeki gülümsemeye ek elini boş ver manasında sallayıp “Sana bir büyük nasihat; üç günlük dünya… Sıkıntı veren, yük olan insanları hayatından çıkartacaksın ablacığım. Günler sayılı, ömür kısa, kimse ve hiçbir şey kasmaya değmez.” dedi. Duydukları karşısında Zeynep bir anlığına tepkisiz kalıp donakaldı. Nalan “Ne o canım seni gören de sevgilisi tarafından terk edilmiş zanneder.” dedi. Zeynep derin bir nefes alıp “Seni, söylemlerini ve yaşadıklarını anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyorum.” dedi. Nalan birkaç pahalı çanta ve ayakkabıyı da koliye atıp “Hayattan zevk almayı öğrenince beni anlarsın.” diyerek koliyi kucakladı. Bir an göz göze geldiler “Tüm hatıralar bu kolide, kargo ile geldikleri yere geri gidecekler.” dedi. Sonra odadan dışarı çıktı. Zeynep oturduğu yerden kalkamıyordu. Odaya göz atarken aklına babasının kazandığı serveti oğullarının çarçur etmesinden nasıl korktuğu, annesinin oğullarını koruma adına yaptığı haksızlıklar geldi. Zeynep “Allah’ım aynı çatının altında kaç dünya varmış.” dedi. İşine geç kalmamak için hızlı adımlarla villanın çıkışına yöneldi.
Hayatında ilk kez tattığı yenilgi duygusu Gabriel’in kendi gözündeki devasa şahsiyetini sarsmış, acizlik hissine kapılmak onu öfkelendirmişti. Şimdi bu yetmezmiş gibi üstüne üstlük babasının iki saat sıkıcı nasihatlerini mecburen dinleyecekti. Babasının özel adada taş duvarlar arasındaki karargâhına gitti. Odasına girerken o şımarık tavırları yerine patronuna hesap veren başarısız çalışan mahcupluğuna bırakmıştı. Çekinerek ve istemsizce korumanın açtığı kapıdan içeri girdi. Babası her zamanki küstah tavırlarıyla bakarken sadaka niyetine de olsa bir parça merhamet kokusu alınıyordu. Gabriel kendisinde oturmak için bir hak bir güç bulamayıp ayakta çakılı kaldı. Duyulabilecek en ağır hakaretlere kendisini hazırladı. Babası yüzüne bakmıyordu. Dolma kalemiyle önündeki sayfaya bir şeyler yazarken konuşmaya başladı. “Düşmanını direkt kontrol edemiyorsan, dünyanın en iyi eğitim almış katillerine sahip olmana rağmen seni atlatabiliyorsa kendini yormayıp ya içeriden adam bulacak ya da içeri adam yerleştireceksin.” dedi. Sonra yazı yazdığı kâğıdı Gabriel’e uzatırken “Buradaki isimler Hasan Hüseyin’in akrabaları, daha doğrusu için için kinlenen düşmanları.” dedi. Gabriel, kâğıtta yazılı olanlara hızlıca göz atıp başını bir şey demek için kaldırınca babası elini dinle manasında kaldırıp “Ayrıca ailesini karşısına alıp en cazip teklifleri ret ederek onun firmasında çalışmaya başlayan Zeynep Yaman’ın ailesinin isimleri var. Bunlar senin yeni komplonda piyonların olacak. Eğer gerçek bir kralın ruhunu taşıyorsan oyunu yeniden kur, savaşı kazan.” dedi.
Fatma Hanım, yan yana yatan gelini, oğlu ve kocasının kabirlerinin başına vardı. Üzerinde hüzne rağmen heyecan içinde müjdeli bir haberi vermek için acele eden tavırları vardı. Huşu içinde önce ezberden Kur’an okuyup hediye etti. Sonra gelinin üzerindeki toprağı, adeta onu yüreğinin en derinlerinde hissetmek istercesine sıkmak için avucuna aldı. Sonrasında ise baskın gelen anne şefkatiyle incitmek istemeden küçük bir kızın saçlarını okşarcasına toprağını eliyle sıvazlayıp severken gözü oğlunun mezar taşına takılı kaldı. Dudaklarından kelimeler dökülmeye başladı “Allah sizi o kadar çok seviyor ki erkenden yanına aldı ve birbirinizden ayrı kalmanın acısını yaşatmadı. Siz kısa da sayılsa güzel bir hayat yaşadınız. Bu dünya gözüyle doyasıya sevmediğiniz ciğerpareniz yetişti. Hayırlı evladın karşılığı neyse tam da o oldu. Eminim ki ahiret yurdunda yüzünü ağartıyordur.” Sonra sanki kocası hiç ölmemiş gibi saygıyla onun mezarının başına geçip “Arkadaşım, sırdaşım, sevgisini ve saygısını benden hiç esirgemeyen can yoldaşım… Gayretlerin, çabaların boşuna gitmedi. Torunumuz Allah’a şükürler olsun ki umduğumuzun üstünde emanetimize sahip çıkıyor, yerinde rahat uyu.” dedi.
Hasan Hüseyin’in dairesinde onun yolcuğundan dönmesini bekleyen Zafer komutan ve Cemal hoca odanın ortasındaki arşiv dosyalarına baktılar. Cemal “Sanırım her şey hazır.” dedi. Zafer eliyle belgeleri gösterip büyük harflerle “F.Ü.M.” dedi. Cemal arkadaşına ne diyorsun dercesine bakınca Zafer “Fitne Üretim Merkezi…” es verip devam etti: “F.Ü.M. açılımı… Nasıl bir kafa sırf insanları bozmak için bu kadar uğraşır?” dedi. Cemal: “Birbirlerine siyah ile beyaz, gece ile gündüz gibi zıt hedeflere sahip ruhların savaşı, bazen sessiz ve derinden, kimi zaman aleni, acımasız olacaktır. Bunları düşman yapan görüp algıladıkları hakikati, iyilerin vicdanlarının sesini dinleyip iradeleriyle tercih etmeleri kötülerin ise aynı hakikati adeta vicdanlarının yalvarmalarına rağmen zalimce ret edip tercihlerini iyilikten yana kullanmadığı gibi düşmanlığı ideal edinmesidir. Her iyi ve kötü, yetişmeleri için örülen ağları yırtıp engelleri tek tek aşıp birbirlerini bulup davalarına sahip çıkacaktır.”
SON

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.