Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar 8 / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar 8 / Kenan Kurban

Fatma Hanım kocasının ölümünden sonra adeta “Ben de gidersem yarım kalır, yanlış insana tutulur telaşı” içinde bir an önce torununu ona en uygun kişiyle evlendirmek istiyordu. Öğleye doğru Zeynep işe başladığı şirketlerine Mustafa’nın kullandığı araba normal hızla giderken Fatma’nın yüzünde merak ile karışık endişe vardı. Hasan Hüseyin’i etkileyen kızın yanlış insan olmasından korkmuyor değildi. Fatma Hanım “Mustafa Bey fabrikaya yaklaştık söyleyin sessizce içeri girelim.” dedi. Mustafa “İçinizi ferah tutun. Fabrika müdürü Şükrü’yle gerekli konuşmayı yaptım.” dedi. Sonra ana yoldan ayrılıp tali yola girdi. Elli dönüm üzerinde kurulu fabrika göründü. Mustafa’nın arabasını görünce kapıdaki güvenlik hemen ayağa kalkıp kapıyı açtı. Mustafa sadece eliyle selamlayıp yönetim binasının önüne park etti. Fatma Hanım hızla kendi kapısını açıp kendisini bekleyen asansörle üçüncü kata çıktı. Asansörün önünde sarışın mavi gözlü Avrupai bir tipi bulunan müdür karşıladı. Şükrü “Hoş geldiniz Fatma Hanım.” dedi. Fatma “Hoş bulduk Şükrü Bey.” dedi. Granit döşeli zeminde beraber yürürken Şükrü “Rahmetlinin odasını hazırlatmıştım.” dedi. Hatıraların yakıcı hüznüne kapılmak istemeyen Fatma “Senin odana geçelim.” dedi. Beraberce açık kapıdan mütevazı döşenmiş odaya girdiler. Şükrü eliyle kendi koltuğunu gösterip “Buyurun” dedi. Fatma Hanım ise makam masasının önündeki siyah deri koltuğa oturdu. Şükrü de kendi yerine otururken Mustafa da içeri girdi. Şükrü “Mustafa abi hoş geldin?” dedi. Mustafa “Hoş bulduk Şükrü.” dedikten sonra otururken de harekete geç dercesine başını salladı. Şükrü hemen telefonu kaldırıp “Kızım, bize üç sade Türk Kahvesi… Bir de bugün işe başlayan çalışanımızı odama gönderir misin?” dedi. Sonra Fatma Hanıma dönüp “Sizi çok iyi gördüm.” dedi. Fatma Hanım “Teşekkürler Şükrü Bey. Sizde her zamanki gibi enerjiksiniz.” dedi. Şükrü “Onu kaybettiğim gün zaten işi bırakırım.” dedi. Mustafa “Bizimle çalışanlar o duyguyu ancak ölünce kaybediyor.” Sonra kollarını iki yana açıp “Bak bana yaşım neredeyse yetmişe yaklaştı hâlâ koşuşturuyorum.” dedi. Çay ocağındaki hizmetli kahveleri getirirken içeri sekreter eşliğinde Zeynep girdi. Kadın içecekleri tek tek sehpalara bırakırken Şükrü “Zeynep Hanım size ne ikram edelim.” dedi. Zeynep “Çay, ben çay alayım.” dedi. Şükrü, eliyle de boş koltuğu gösterip “Buyurun Zeynep Hanım.” dedi. Zeynep otururken “Teşekkürler” dedi. Fatma Hanım ise soğukkanlı tavırlarla suyundan içip kahvesinden bir yudum aldı. Mustafa mütebessim “Hayırlı olsun kızım. Nasıl arkadaşlarınla tanışıp, kaynaşabildin mi?” dedi. Zeynep hafiften başını yana sallayıp “Eh işte ağır ağır tanışıyorum. Hepsi de çok kıymetli insanlar özellikle projeden sorumlu şef Özkan Bey çok yardımcı oldu.” dedi. Şükrü ise sakin, insana güven veren bir tonda “Zeynep Hanım aramıza hoş geldiniz. Ben fabrikanın Müdürü Şükrü Elibol” dedi. Zeynep “Memnun oldum Şükrü Bey.” dedi. Şükrü “Siz de farkındasınızdır göreviniz kritik bir öneme haiz.” dedi. Zeynep, Mustafa beyi göstererek “Sağ olsun Mustafa Bey, eee” deyip başını utanma alameti olarak hafiften yere bakarak “Bir de Hasan Hüseyin bey yeterli bilgilendirmeyi yaptılar.” dedi. Şükrü önündeki dosyanın sayfalarını tek tek açarken “Varlıklı bir aileden geliyorsunuz. Bizi tercih sebebiniz paradan başka bir şeyler olmalı?” dedi. Fatma Hanım, hiç çaktırmasa da inceden inceye Zeynep’in her davranışını süzüyor. Ona kendi kafasında not veriyordu. Zeynep “Gücü önemsememek kafasızlıktır. Ondan daha kötüsü ise gücün akılsız ve ahlaksız insanlarda olmasıdır. Ben çevremde hep akıllı ve ulvi değerleri olanlarla olmak isterim…”dedi. Fatma Hanım ile Muhasebeci Mustafa memnuniyet dolu ince bir göz teması kurdular. Mustafa “Bu arada kızım direkt konuya girince sizi tanıştırmaya unuttuk.” Zeynep bakıp, eliyle göstererek “Fatma Hanım, rahmetli Seyfullah Çeribaşı’nın eşi Hasan Hüseyin Bey’in babaannesidir.” Sonra Fatma Hanım’a bakarak “Zeynep kızımız firmamıza da bugün iş başı yapan yazılım mühendisimizdir. Bizler onun işinde çok başarılı olacağını inanıyor bir o kadar da sağlam bir kişiliğiyle de firmamızın ağırlığını taşıyabileceğini düşünüyoruz.” dedi. Fatma Hanım şüpheleri bir nebze olsun yatışmış bir sesle “Memnun oldum kızım.” dedi. Zeynep saygı dolu bir tonda “Ben de memnun oldum efendim.” dedi. Fatma, Zeynep’in gözlerinin içine bakıp hafif tebessüm ile “Mustafa beyin takdirini kazanmak her kula nasip olmaz. Görüyorum ki bu kadar iltifat hiç boşuna değilmiş.” dedi. Zeynep hoşnut “Teveccühleri, Allah utandırmasın.” dedi.
İstanbul’da babaannesi Hasan Hüseyin için birtakım güzel planlar kurarken o ise kaderinin kendisi için ne hazırladığını görmek için çıktığı yolculuğun sonuna yaklaşmış Tokat’a girmişti. İlk defa geldiği bu güzel insanı sekine veren altı bin yıllık büyülü şehir benliğini sarmış istemsizce “Çektiğimiz zahmete değecek.” dedi. Saatine baktı öğlen namazı için şehir merkezindeki ihtişamlı Ali Paşa Camisinin önünde arabasını park etti. Hafif telaşlı ve hızlı adımlarla tarih kokan caminin geniş avlusuna girdi. Etrafında insanları oturup sohbet ettiği ve yapıldığı günden bugüne süslemelerini ve özelliğini hiç kaybetmemiş olduğu ilk bakışta hissedilen ahşap kubbeli şadırvanda abdestini almaya başladı. Şadırvanın şırıl şırıl akan suyundan abdestini alırken muhabbet edenlerin cümleleri kulaklarına çalınıyordu. Kimisi askerde ki oğlunun hasretini, kimisi de kendinden kilometrelerce uzaktaki torunlarının bitmeyecek özlemini dillendiriyordu. Bu şadırvanın ahşap çatısının altında kâh dertleşerek dertler azalıyor, kâh sevinçler paylaşılarak mutluluklar artarken çoğu zaman da dostlarla iki muhabbet edip dostluklar tazeleniyordu. İnsanoğlu denen aciz varlık şu âlemde en çok sevgiye, saygıya aç değil miydi? Muhabbet edenleri geride bırakıp restorasyonun yeni bittiği tertemiz duran kesme taşlardan belli olan camide huşu içinde namazını seferi olarak eda edip ellerini en aciz ve muhtaç duygularla açtı. Hasan Hüseyin “Yarabbi, iman gaybidir. Ben sana güvenip dayanarak sonun ne olduğunu bilmediğim bir yola çıktım. Ceddimin inandığı arayışını devam ediyorum. Bu camide kılınan namazların, cemaat olan velilerin, harabat ehlinin, mazlum ve mahzunların hürmetine arayışımı kolay ve bereketli kıl. Ulaşmaya nasip eyle.” diye ciğerden gelen samimi yakarışla dua etti. Yüreğinde heyecan bastırılamayacak seviyeye gelip merak duygusu bütün benliğini sarsa da tam bir tevekkül ile yürümeye başladı. O esnada daha önce bazen hafif hafif yaşadığı ağrılar tekrardan başladı. Kendince “Hava değişiminden galiba” dedi. Caminin çıkışındaki çay ocağında sedir taburelerde daha çok yaşlılardan oluşan oturanlara selam verip “Taşhan’a nasıl giderim?” dedi. Yabancılarla konuşmaya meraklı olan bir genç atılıp eliyle işaret ederek “Abi ana caddeye çık sola dön beş ile on dakikaya varırsın.” dedi. Kendinden daha heyecanlı genci görünce hafif tebessüm ederek “Teşekkürler delikanlı” dedi. Yağız benizli genç önemli değil manasında başını salladı. Arabasına yönelince arkasında daha tok ve sakin bir ses “Evlat arabayla daha zor olur. Cadde üzerinde park yeri bulmayabilirsin sen en iyisi yürü.” dedi. Bir an durdu Taşhan’a yürümeye karar verdi. Gaziosmanpaşa caddesinde yürüyen insanlar, akan trafik, sağlı sollu binalar, mağazalar, dünyanın her yerinde aynıydı. Ama farklı olan bir şey vardı. Aklına ilk gelen kelime asilik, başkaldırı olsa da yüreği bu tanımlamaları kabullenemedi. Şehir muazzam geçmişin izlerini korurken ondan utanıp komplekse düşmemişti. Kimi insanlar vardır annesinden, babasından geçmişinden, utanırlar, ait olduğu köklerden, cedlerinden kalan tüm izlerini silmeye, örtmeye çalışırken daha komik duruma düşerler. Kimliksizliği de alay konusu olur. Hiçbir yerde kabul görmeyen şahsiyetsiz bir hayat yaşayıp gider. İşte bir şehrin geçmişini silmek, kültürünü yok etmek bu duygunun eseridir. Bu şehir kültürünü koruyup geliştirirken geçmişine sahip çıkmış ve kendin emin tüm insanlığa “Söyleyecek sözüm” var dercesine duruyordu. Buna dense dense ancak “Vakar” denirdi. Evet evet asilik, başkaldırı etkiye tepkiydi, vakar ise kendi değerlerinden, bunların farkına varmaktan kaynaklanan asil duruşun adıydı. Şehrin bu vakur hali ona güven verirken içi huzurla doldu. İlk defa bu hisleri bu kadar yoğun ve derinden hissediyor kalbi farklı bir heyecanla atıyordu.
Kesme taştan duvarların hâlâ ilk günkü gibi muhkem, birbirine bağlı ve neşeli hali içeri giren herkesi sarıp sarmalıyordu. Avludaki çay bahçesinde her yaştan zevkle muhabbet edip bir şeyler içen insanlara dükkânların önüne çıkartılmış Tokat işi hediyelik bakır eşyalar, meşhur Tokat yazmaları ve müşteri bekleyen güler yüzlü esnaf eşlik ediyordu. Üst katta ise önünde satılık bir ürün bulunmayan dükkânın eski muhkem kapısı sanki hususi bir misafir için arkasına kadar açılmış bekliyordu. Yirmi beş karelik kemer pencereli dükkânın duvarları ise kitaplardan görünmüyordu.
Kitaplıkların bittiği yerde şık bir ceketin asılı olduğu dilsiz uşak, makam koltuğunun tam arkasında simetrisi dikkat ederek asılmış, aradan geçen yıllar içinde duvar ile bütünleşmiş ruhu okşayıp teskinleştiren aşk ehli bir hattatın eseri olan “Edep ya Hû” hattının yazılı olduğu levha asılıydı. Mahir bir ustanın elinden çıktığı belli olan göz alıcı masif masanın makam koltuğun da ise yılların acı tatlı yaşanmışlıklarının ve bilgeliğin alameti çizgilerle mütebessim doksanlı yaşlarındaki ihtiyar oturuyordu. Aralıksız, ince hesaplara matuf hiç susmadan konuşan misafirini ise ayıp olmasın edasıyla dinliyordu. Gözleri ise sık sık sanki yıllardır devam eden bekleyişin sonra verecekmiş gibi ardına kadar açık kapıya bakıyordu. Rahat deri siyah koltuğa gömülmüş, cesur bir dil ve yayvan ağzıyla üst perdeden konuşan kırklı yaşındaki gencin önündeki sehpanın üzerinde lüks arabanın anahtarı, oldukça pahalı cep telefonu ve şişkin cüzdanı vardı. Neredeyse son yuduma gelinen çaylardan konuşmanın uzunca bir zamandır devam ettiği anlaşılıyordu. Saçları önden dökülmüş şık ve pahalı takım elbisesini içinde adam gibi görünmeye çalışan gencin kulağındaki henüz kapanmamış küpe delikleri, aslında ben bu hayatın adamı değilim dercesine duruyordu. Genç, “Hikmet Demirezen” yazılı pirinç isimliğe bakarak “Ya işte, Hikmet amca benim büyütüp bugün getirdiğim işimin kurucusu babam çok dürüst bir esnaftı. Hatta bir keresinde işçiye maaş veremeyince gidip tefeciden borç alıp maaşları zamanında ödemişti. Bu kadar düzgün, sözüne sadıktı. Hatta bizim mahalleden tanıdık bir imam efendi vardı. O hep şöyle derdi, “Kemal abi senin her şeyin tamam. Bir tek namazın eksik onu da kılsan sen evliya olursun diyordu. O kadar yani.” dedi. Hikmet Demirezen bakışlarını bir anda kapıdan alıp, adeta avını parçalamaya hazır bir aslan gibi gence bakıp, bütün bu zihniyete sahip insanlara seslenmek istercesine gür ve net bir sesle “Evet madem bir tek eksiği namazı ve onu da kılsa evliya olacaktı. O zaman kılıp olsaydı ya… Baban kılmadığına göre, evliyalığı önemsemiyordu, namazı hor görüyordu?” Bu soru karşısında her şey dondu. Sadece, duvarda asılı emektar guguklu saatin “tik tak” sesi duyuluyordu. Cemil ise hayatının en büyük şokunu yaşıyordu. Bu durumdan çabuk çıkması gerektiğinin de farkındaydı. Hiç bozuntuya vermeden konuşmaya devam etti “Sonuç olarak Hikmet amca iş hayatının namuslu bir esnafın başarılı bir evladı olarak adayı olduğum ticaret odası başkanlığı seçimlerinde desteğinizi bekliyorum. Senin kanaatin benim için olduğu kadar birçok iş adamı içinde önem arz ediyor” dedi. Hikmet “Evladım ben, sadece esnaflıkta, iş hayatında değil, düşünce, duygularım ve insanlara davranışlarımda da dürüstümdür.” Karşısındakinin her şeye rağmen kalbini kırmak istemezcesine oldukça yumuşak ama kararlı bir sesle “Sen şimdi benden adaletsizlik bekleme.” dedi. Cemil, ihtiyarın kurduğu bu iki cümlesi ile kendisini çarçur etmesine oldukça sinir olmuş hızlıca, apar topar toplanıp “Bana müsaade et amca.” diyerek o lüks arabasının anahtarını, şişkin cüzdanını ve pahalı telefonunu alıp dışarı çıktı. Merdivenlerden inerken ilk defa boşa çıkartılan taktiğini sorguluyordu. “İbadetimi yapmasam da düzgün tüccarım. Bak ibadetini yapıp da borcunu ödemeyenler gibi değilim.” Ama bu hep tutardı? İstediğin kadar iyi olsan da borçlu olmak hatta hatta fakir olmak senin bütün güzelliklerini örterken her türlü pisliği yapsan da herkesin parasını zamanında veriyor, üç beş de hayır kurumuna da yardım ediyorsan bütün kirli çamaşırlarını temizliyor, itibarına itibar katıyordun. Ama bu ihtiyar bunu bir anda nasıl boşa çıkartmıştı? Daha bu sorunun cevabını bulamadan merdivenden indiği her adımda şu cümleler beynini hâlâ matkap gibi deliyordu “Evlat iyi insan olmak ile iyilik yapmak aynı şey değildir. Mesela adam gayrimeşru işlerden para kazanıyor hem de dünya çapında, bunu da herkes biliyor. Sonra geliyor o haram para ile bir okul, hastane, yurt yaptırıyor. Şimdi bu adam iyi insan mı? Hayır, iyilik yapan birisi, ama iyi biri değil. Eee şimdi onun yaptığıyla iyilikler boşuna mı gidiyor? İnşallah ölmeden tövbesine vesile olur. Dünyada iyilik yapan çok insanlar var ama iyi insan yok demiyorum…” Cemil merdivenden inmeyi bitirince ancak yıllara meydan okuyan taş duvarları tutunarak yürüyebiliyordu. Birkaç adım daha atınca “Ben ne yapıyorum?” derecesinde durup şöyle bir etrafına baktı. Sonra dik durmaya çalıştı. Hikmet Demirezen’in karşısında büyük ahlar vahlar ile oluşturduğu kişiliği, kimliği kardan adam gibi eriyip gitmişti. O bu gücü nereden ve nasıl alıyordu daha doğrusu nasıl elde etmişti?
Hasan Hüseyin yürürken kulağına kadın sesine benzer ince tiz bir ses geldi “İnleyen nağmeler ruhumu sardı.” Sonra ses birden bire kalınlaştı. Biraz daha kahkaha ile karışık “Gerçekten ruhumu sardı.” dedi. Sanki sevdiği kızla yüksek sesle konuşan biri gibiydi. Hasan Hüseyin merakına yenik düşüp başını çevirip baktı. Temiz giyimli meczup tipli birisi bir yandan esnafı selamlıyor bir yandan da bu cümleyi muntazaman tekrarlıyordu. Esnaf ise onu ayakta selamlayıp, “Yine bizimki geldi” dercesine gülümsüyordu. Yabancısı olduğu bu durum ona çok garip gelse de aldırmadan yürümeye devam etti. Attığı her adımda camide başlayan ağrılar artıyor. Vücudunun değişik yerlerinde özellikle de kalbinde ve göğüs bölgesinde sanki kızgın şişlerin sokulduğunu ve için için yandığını hissediyordu. Kalp atışları ise hızlanırken bedenine acı veren değişik bir ağırlık çöküyordu. Her adımda artan bu hâl Taş Han’ın kapısına gelince daha da arttı. Nihayet o tarifsiz bir nimete kavuşacağı hanın kapısından içeri girerken Cemil ise her şeyini kaybetmiş müflis bir tüccar gibi çıkıyordu. Birbirinden habersiz bu iki insan omuzları birbirine değecek kadar yakın geçtiler. Hasan Hüseyin içi yanardağ gibi kaynarken şöyle bir durup hanın içine göz attı. Sonra elindeki kâğıtta özenli el yazısı ile yazılı olan adrese baktı. Yanından geçen garsona “Bakar mısın?” dedi. Telaşlı garson “Buyur abi” dedi. Hasan Hüseyin elindeki kâğıdı gösterip “Bu adresi arıyorum” deyince garson bir an “Beni gereksiz yere meşgul ettin” dercesine baksa da ismi okuyunca küçük bir gevşeme görüldü “Haa bizim Hikmet Baba’nın yeri üst katta.” dedi. Merdivenlerin başına gelince adeta takati biten Hasan Hüseyin’in gözünde o kadar büyüdü ki dünyanın en yüksek zirve noktasına tırmanmak kadar zor geldi. Hatta çok daha zordu. Son bir gayretle merdivenleri çıkınca merdivenin başında durup yorulmuş bir ihtiyar gibi soluklanırken artık aklı devre dışı kalmış bilinçaltı devreye girip onu doğruca girişinde “Demirezen Haddecilik” yazan açık kapıdan içeri girerken hafif tonda “Ne zaman anarsam seni kararım kalmaz Allah’ım “ ilahisi duyuluyordu. Elinde kızıl kehribar tesbihini ağır ağır çeviren Hikmet Baba adeta güfteyi yaşıyordu. Hasan Hüseyin ortamın nezaketini bozmayacak sessizlikte “Selamünaleyküm” dedi. Hikmet Baba hafiften doğrulup “Ve aleykümselam” dedi. Ayakta zor duran Hasan Hüseyin “Ben İstanbul’dan geliyorum. İsmim Hasan Hüseyin…” çektiği acı sanki en üst seviyesine ulaşmış artık dayanılmaz olmuştu… Hikmet ayağa kalkıp boş koltuğu gösterip “Hele bir otur soluklan” dedi. Hasan Hüseyin bütün etleri cımbızla tek tek çekiliyor gibiydi, koltuğa adeta kendisini bıraktı. Hikmet Baba ona su verdi. Camı açtı sonbaharın o üşütmeyen serin güzel rüzgârı içeri girdi ve ortamı kapladı. Hasan Hüseyin biraz toparlanınca kendisine merhamet dolu gözlerle bakan Hikmet Baba’yı daha iyi seçebiliyordu. O bütün merhameti ve bilgeliğiyle tane tane “Hoş geldin evlat. Neyin var?” dedi. Hasan Hüseyin eliyle kalbini, sırtını gösterip adeta kızgın demir şişler batırılıyor, nefes alamıyorum. Hatta…” Biraz duraksadı “Hatta buraya yaklaştıkça bu daha da arttı.” dedi. Hikmet Baba “Anladım… Sen şimdi bana neler oluyor, bu yaşadığım hâl nedir, diyorsun.” dedi. Hasan Hüseyin ancak başını sallayabildi. Hikmet Baba oturduğu yerden kalkıp kitaplığından deri ciltli, okunmaktan yıpranmış ama hâlâ canlıyım ve eskimeyen bilgilere sahibim diyen bir eser aldı. Sonra iyi bildiği bir yeri eliyle koymuş kolaylığında açıp Hasan Hüseyin’in karşısındaki koltuğa oturdu. Okumaya başladı “Feyz; sâlikin kalbinde Allah Teâlâ’dan zuhur ve tecelli eden her türlü faydalı bilgi ve hidayet nuruna denir. Feyz esnasında her türlü iyilik ve nimet Cenab-ı Allah’tan taşarak gelir. Feyzi elde etmenin yolu akıl değil kalptir. Kalbi mamur edenler feyze muhatap olurlar.” Sonra bir doktorun hayati bir ameliyat sonrası yarayı kapatırkenki hissiyatıyla kitabı kapatıp “Evlat okuduğum gibi herkes feyz alamaz… Kalbin feyz almaya müsait olması gerekli. Bu manada feyz alabilmek bir kabiliyet işidir. Ve her manevi hastalığın feyzi başka başkadır. Feyz alamayan manevi yolda ilerleyemez. Manevi terakki tarifini belki herkes yapar, yapıyor da ama yaşaması her babayiğidin kaldırabileceği bir iş değildir. Şimdi sen yoğun feyz alıyor, eskilerin yaşamayanlar için ‘Hâl’den anlamaz’ dedikleri o uhrevi hâlleri yaşıyorsun.” dedi. Hasan Hüseyin ise doktoruna teslim olmuş bir hasta gibi dinleyip anlamaya çalışıyordu.
Gabriel izleme odasında öfkeli gözlerle adamlara bakıp “Nasıl olur ya? Adam sabah çıktı siz onu takipte kaybettiniz. Sonra bir de baktınız aaa adam İstanbul’u turlayıp evine geri gelmiş ha?” dedi. Ziya başı öne eğik “Maalesef efendim. Şimdilik bu durumu açıklayamıyoruz.” dedi. Gabriel “Dünyanın en modern, güçlü sistemlerine, en iyi yetişmiş katiller sürüsüne sahibiz ve bir adamı izlemekten aciz…” Avazı çıktığı kadar bağırarak “Ne yani bu adamın görünmez manevi güçleri var?” dedi. O an bir çalışanın masasındaki kalın cam vazo yere düşünce büyük bir şangırtıyla gürültü yaparak kırıldı. Herkes o an dondu kaldı. Manasız, korkmuş ve şüpheci gözlerle birbirlerine baktılar. Hatta Ziya bile şoktan çıkamayınca Gabriel “Bu evet manasına mı geliyor?” dedi.
Devamı Gelecek Ay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.