Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar 5 /Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar 5 /Kenan Kurban

Zeynep için için aldığı iş teklifinin mutluluğunu yaşarken bir yandan da artık ciddi kararlar almasının zamanını geldiğini fark ediyordu. Bunu en kısa zamanda yapmaz ise esen rüzgârlar onu istemediği, hoşlanmadığı bir yerlere sürükleyecekti. Merakı zirveye ulaşan Nalan: “Söylesene seni niye aramışlar?” Keyifle çayından bir yudum alan Zeynep ekmeğine bal, kaymak sürerken en ciddi tavrını takınarak “Senin için” dedi. Nalan şaşkın “Benim için?” dedi. Zeynep “Evet, seni merak etmişler. Oğlumuzla evlenecek kız nasıl birisi?” diye sordular. Meraktan gözleri büyümüş olan Nalan, Zeynep’in kendisiyle gırgır geçtiğini anlayınca düşmüş bir yüz ile kardeşinin sırtına hafiften vururken “Seni şımarık şey…” dedi. Zeynep gülmeye devam ederek “Önemli bir şey yok. Sadece bir iş görüşmesi için çağırıyorlar.” dedi. Bu arada arkalarından uyku sersemliği üstün de anneleri Fikriye “Neşeniz bol olsun kızlar.” dedi. Zeynep her zamanki sıcaklık ve samimiyetiyle “Günaydın anneciğim.” derken Nalan “Anne bu çokbilmiş yine beni alay konusu yaptı.” dedi. Fikriye, Zeynep’e karşı herkesin hissedip ama sebebini bir türlü anlayamadıkları hasmanelikten sebep suratsızlıkla “Daha dur bakalım, abilerin çalışmasına ne diyecek? Sadece babanın istemesi yetmez.” dedi. Bir canlı için en acı verici olay onu en çok sevecek olan annesi tarafından sevilmemek, o sevgiyi hissedememek, için için kemiren, üzen ve ne kadar sorgularsanız sorgulayın suçunuzun ve dahlinizin olmadığı durum karşısında aciz kalıp sadece ya “Kader” deyip o can sıkıcı hayatın gerçeğiyle beraber yaşamayı öğrenecek ya da isyan edip ailenin asi evladı olacaksınız. Zeynep yıllar önce bu muhakemeyi yapmış “Annesiyle uğraşmanın, anlamsız ve gereksiz olduğu kanaatine varmış. Ve annesini basit bir vesvese gibi görüp aldırmamayı öğrenmişti. Nalan ise her zamanki gibi kardeşinin haksızlığa uğradığının farkındaydı ama işine gelmekliğin rahatlığını seçmiş, sessiz kalarak annesine destek olmuştu. Annesi tabağına kahvaltılıklardan alırken devam etti: “Baban seni şirkete bekliyor.” dedi. Zeynep “Şirkete mi?” dedi. Fikriye “Evet, hem de hemen…” dedi. Keyfi kaçan Zeynep’in iştahı da kapanmıştı. Sofradan ağırca kalkarken “Size afiyet olsun.” dedi. Odasına doğru giderken attığı her adımda bedeninin ağırlaştığını, yaşama arzusunun azaldığını hissetti… “Annem beni diğer kardeşlerimden niye daha az seviyor, onlar kadar sevmiyor ya da hiç mi sevmedi? Benim suçum ne, ne yaptım ya da ne yapmadım? Ya da annenin evladını sevmesi için bir sebep gerekli midir?” gibi sorular beynin otomatik düşünme sistemiyle akın akın geliyordu. Dört evlat içinde en zeki, çalışkan, aileye düşkün ve ahlaklı olanı kendisiydi. Az aklını kullanan, çıkarını düşünen biri Zeynep’ten tarafa olurdu. O an duyduklarından gayri ihtiyari “İyi de etrafımdakilerin hepsi çıkarlarına düşkündür. Buna rağmen böyleyse başka bir arıza olmalı.” dedi. İşlemeli ahşap kapının kolunu tutup yavaşça açtığı an aklında da bir kapı açılmış senelerdir gözünün önünde durup da fark etmediği belki de fark edip de kabullenmek istemediği iğrenç gerçeği idrak etti. İçinde dışardan duyulması imkânsız ama ruhunun derinliklerinde beynin çeperlerini çapalayan bir çığlıkla “Kıskançlık, hased…” diye bir çığlık attı. Ne yazık ki ablası hariç ailedeki herkes onun yeteneklerini görüp başarılarına tanık oldukça kendilerine rakip görüyor. Yerlerini almasından korkup onu baskılayıp büyütmek istemiyorlardı. İkinci yol olarak da uzaklaştırmak, evet uzak diyarlara göndermek istiyorlardı. İdrak ettiği hakikat Zeynep’i daha da boğmuş neredeyse nefes alamayacak hale gelmişti. Yeni cilalanmış ahşap doğramalı pencereyi açtı. Oksijenli havayı derin derin soludu. Annesi için temizlenip hazırlanan havuza baktı. Yemyeşil bahçeyi seyretti. Aklına garajdaki arabalar geldi. İnsanoğlu belki Âdem peygamberden günümüze çok yol almış hayat standartlarını yükseltmişti. Ama işlenen günahları besleyen duygular hep aynıydı. Ve mağdurlar aynı acıyı yaşayıp sonu paylaşıyordu. Aslında değişen sadece kelimeler alet, edevattı. Hızla elbiselerini giyinirken ablasını düşündü. O niye farklıydı? Cevabını bulamadı… Kaçmak istercesine süratle yürürken merdivenin başında Nalan ile karşılaştı. İçten gelen sevgi dolu bakışlarıyla “Kardeşim” dedi. Sonra onu sıkıca sarıp “Ablam beni affet. En zor zamanlarda seni yalnız bırakıyorum… Seni seviyorum…” dedi. Yüreği dolan Zeynep’in gözleri buğulandı. Her an gözyaşları sel olup akabilirdi. Zeynep “Ablam, sen üzülme ben başımın çaresine bakmayı öğreneli çok oldu.” dedi. Ablasının sıkıca saran kollarından sıyrılıp yoluna devam etti. Spor arabasına binip her zamanki gibi ortalığı inleten bilindik Zeynep kalkışıyla kalktı. Fakat bu kez farklı olan arkasında bir şeyleri bırakmaya yakındı.

Plazanın otuzuncu katındaki ofisinden aşağıdaki insanlara bakan Selçuk başını hafiften kaldırınca karşı inşaatın devasa kule vinçlerini gördü. Operatör yerden aldığı malzemeleri büyük bir ustalıkla dakikalar içinde en üst kata çıkartıyordu. Selçuk acı bir gülümseme ile “Nereden nereye?” dedi.

Anadolu’dan ilk geldiği günleri gözünün önüne geldi. Üç kuruş para arttırmak için çoğu zaman haşlanmış yumurta, soğan yediği kalabalık pis bekâr evleri, göze girmek için hırsla canhıraş çalıştığı inşaatlar… Rakiplerinin arasından sıyrılıp kalfalık, ustalık derken birkaç tanıdığın cesaretlendirmesi ve desteğiyle küçük çaplı tamir, tadilat derken müteahhit… Zar zor biten ilk işi Selçuk apartmanı… Para kazanmak için ne güçlüklere göğüs germişti. Sonra sol kolundaki pahalı kol saatine, sonra ayakkabılarına ve odasına bakıp gururun masasına yöneldi. Tıklatılan kapıdan hizmetli kadın içeri girip usulca “Günaydın Selçuk bey.” dedi. Selçuk deri koltuğuna otururken zoraki “Günaydın” dedi. Sonra telefonu kaldırıp “Kızım, Nadir ve Nazım Beyler geldi mi?” “Demek daha gelmediler. Arayıp beklediğimi söyleyin. Zeynep gelince hemen odama alın.” dedi. Telefonu kapatırken suyu içip üstüne kahvesinden yudumlayıp düşünceli “Günün sorusu Selçuk?” dedi. “Parayı kazanmak mı zor sahip çıkmak mı?” dedi. Sonra hiç düşünmeden cevabını yapıştırdı. “Ben paranın kıymetini bilirim de, benim o oğlanlar… Bencil, egoistler… Çölde bile birbirlerine bir damla su vermezler. Birilerinden mal kaçıralım derken olanı da kaybedeler. Nalan dersen aşk böceği… Allah onu dünyaya sevmek, sevilmek için göndermiş… Zeynep…” dedi. Durakladı, höpürdeterek kahvesinden içip “O her şeyi adilce çekip çevirir de, başta annesi sonra abileri onu boğarlar.” dedikten sonra her şeyi göze aldım dercesine avuçlarını birbirine vurup “Bazı şeyleri yaşayıp göreceğiz.” dedi.

Zeynep dünyanın dertlerini unutmak istercesine hızlansa da sonsuz bir kaynaktan gelen düşünceler hücum etmeye devam ediyordu. “Babam.” dedi… “Benim canım babam… Tam esnaf adamsın. Senin için duygular mühim değil, çıkarların öndedir. Eğer benden çıkarın varsa çok iyi davranacağına eminim. Eğer yoksa sıradan bir vatandaş muamelesi yaparsın.” dedi.

Fatma heyecanlı bir o kadar da mutlu ve telaşlı mutfaktaki hizmetçilere talimatlar verip “Kızlar her şey çok muhteşem olmalı. Bu ev bugün en kıymetlisini ağırlayacak…”dedi. Sonra yakın gözlüğünü takıp telefonun rehberine girip “Ciğerparem’i “ arayıp salona doğru yürüdü. Hizmetli kızlar birbirlerine bakıp “Ne torunmuş bu yahu? Sanki Osmanlı Sarayının şehzadesi…” dediler. Fatma Hanım duvarda asılı olan kocasının resmine bakıp “Ciğerparem… Unutmadın değil mi? Bu akşam bendesin. Yabancı gibi tam yemek vaktinde gelme, biraz erken gel de özlem gidereyim…” “Kendine dikkat et. Gözlerinden öpüyorum.” dedikten sonra telefonu kapattı. Her bir köşesi kıymetli antikalarla dolu olan evin hep taze ve eskimeyen duygusu sevgi ve muhabbetti. Bir parça da hasret…

Zeynep’in arabasının sesini tanıyan güvenlik hemen binanın önüne koştu. Zeynep yine hızla gelip ustalara has çeviklik ve doğallıkta arabasını görevlinin önüne park etti. Güvenlik hemen kapıyı açıp saygılı ve içten “Hoş geldiniz Zeynep Hanım.” dedi. Zeynep her daim kendisine hürmetle hizmet eden görevliye aynı içtenlikle “Hoş bulduk. Kolay gelsin. Anahtar üzerinde…” dedi. Zeynep bina girişindeki diğer görevlileri de selamlayıp kendisi için bekletilen asansöre bindi. Üst katlara hızla çıkarken Zeynep ailesinin sahip olduğu bu yerde kendisini buraya ait hissetmiyordu. Garip bir histi. Asansör otuzuncu kata gelince açılan kapıda sekreter karşıladı. Sekreter “Buyurun Zeynep Hanım babanız sizi bekliyor.” dedi. Sekreter önde Zeynep arkasında yürüdüler. Kız kibarca kapıyı açıp “Buyurun.” dedi. Zeynep başıyla teşekkür etti. Zeynep içeri girince Selçuk biraz baba, azıcık kodaman patron ve daha çok da birine işi düştüğü için iyi davranan küçük esnaf tavrıyla “Hoş geldin benim ruhu güzel kızım.” dedi. Tahminleri doğru çıkan Zeynep idare hissiyatında “Hoş gördük babam.” dedi. Selçuk kızındaki soğukluktan ve yüzünün düşüklüğünden rahatsız olmuştu. Ortamı ısıtmak ve hâkimiyeti koruma adına “Tatlı kızıma ne ikram edeyim.” dedi. Ama bugün her atağı boşa çıkacaktı. Zeynep “Baba, hiç tadım yok. Hatta buraya bile gelmeyecektim. Lütfen meseleyi konuşalım. Sonra ben müsaadeni isteyeceğim.” dedi. Selçuk o an sevimlilik numarasını bırakıp patron edasını takınıp: “Zeynep, ben bu şirketi sıfırdan buralara getirdim. Ağır ağır da son durağa yaklaşıyorum.” Zeynep “Allah uzun ömür versin.” dedi. Selçuk “Allah uzun ömür versin de kaçınılmaz gerçek bu… Benim ustam derdi ki: “Akıllı evlat neyler ata malını, akılsız evlat neyler ata malını.” Ben zengin olurken bazı şeyleri ihmal ettim ki o da en önemlisiymiş. O nasihatin kıymetini manasını şimdi anlıyorum. Benim evlatlarımın içinde bu şirketleri yönetmeye en uygunu sensin. Yardımcım olarak işe başlamanı elim ayağım tutarken bütün bildiklerimi sana öğretmeyi istiyorum. Ben ölünce de her şeyi sen idare edeceksin.” dedi. Zeynep içinden “Ah baba baştaki sıcaklığı mallarını bekçi aramak için değil de sadece beni ben olduğum için sevip yapsaydın. Ben sana canımı verirdim.” dedi. Zeynep adeta buz kesmiş gibi hiçbir duygusunu belli etmedi. Selçuk, kızının gözlerinin içine bakıyor adeta cevap vermesi için yalvarıyordu. Zeynep sakin bir şekilde tane tane “Baba sen beni olduğumdan büyük görmüşsün. Ben zayıf bir kız çocuğuyum. Üstelik iki tane abim ile beni hep oyunun dışında bırakan bir annem var.” dediği an açılan kapıdan Nadir ile Nazım girdi. Nadir “Baba bizi çağırtmışsın.” dedi. Selçuk yerinden kıpırdamadan oturun işareti yaptı. Nazım otururken “Zeynep, abim senin ne işin var burada?” dedi. Zeynep cevap vermedi. Selçuk, Zeynep’in red cevabını vermesinin önüne geçmek için “Ben çağırttım. Burada yardımcım olarak işe başlamasını istiyorum.” dedi. Zaten serin olan ortam bir anda buz kesti. Nadir ve Nazım bu adımın arkasından gelecek hamleyi tahmin etmekte hiç zorlanmamışlardı. Nadir konunun hassasiyetine binaen öfkesini bastırarak “Baba, ailenin en büyük çocuğu olduğum için en baştan beri senin yanındayım. Zaten belli bir hâkimiyetim var. Hakeza kardeşim de ciddi tecrübe sahibi oldu. Sıfırdan birini yetiştirinceye kadar sen o yetkileri bize ver. Rahatına bak.” dedi. Zeynep sezgilerinin doğru çıkmasının verdiği rahatlıkla ayağa kalkıp “Baba abilerim haklı… Benim hayat planım başka… Müsaadenizle.” dedi. Selçuk “Zeynep sen teklifimi düşün.” dedi. Nadir ve Nazım yılanı küçükken ezmenin mutluğunu yaşarken Nadir sinsice “Kardeşim sen yine de babamın teklifini düşün olmazsa başka bir mevkide işe başlarsın.” dedi. Nazım başını tasdikler manada salladı. Zeynep kaale almamanın rahatlığıyla “Ona şüphem yok.” dedi. Odayı terk ederken çantasından telefonunu çıkartıp en son iş teklifinde bulunan Çeribaşı Holding’in yetkilisini aradı. İş teklifleriyle görüşmek üzere randevu aldı. Camdan aşağı çıkışa bakan Selçuk, Zeynep’in arabasının anahtarını uzatan görevliden almayıp, taksiye bindiğini gördüğü an elindeki en kıymetli mücevheri kaybettiğini anladı. Çünkü Zeynep prensipleri, ilkeleri için yaşayan kararlı bir kişilikti. Bir kere bir yola girdi mi bir daha geri dönüp bakmazdı. Yüreği sızladı. Yenilmişlik, kaybetmişlik bütün bedenini kapladı. Koltuğuna zor oturdu.

Hareket eden taksideki sürücü “Abla nereye?” dedi. Zeynep gelen yer bilgilerine bakıp “Süleymaniye Camii” dedi. Yüreğindeki “Dünyadaki en kıymetli, ele geçmesi en kolay şey huzur olduğu halde insanlar hangi sebepten bu kadar zorlaştırıp, pahalı ve ulaşılmaz yapıyordu. Sevdiklerinle bir parça huzur imkânsız mı?” derken, dudaklarından “Neden?” sorusu döküldü. Şoför “Efendim abla?” deyince Zeynep “Bir şey yok. Siz devam edin.” dedi.

Zeynep, Süleymaniye’nin eşsiz muhteşemliğinin içinde namazını eda edip caminin avlusuna çıktı. Abdest alanları gördükçe kendisini bir suya benzetti. Su yerin altında taşların arasından süzülüp yol alırken aynı zamanda tatlanıp insanlara hayat veren mineralleri topluyor. Aslında yaşadığı her güçlük onu yetiştirirken ruhunun rahat edeceği mecraya sürüklüyordu.

Hayatının en zor dönemeçlerini geçerken hayatî kararlar almak üzere olan Hasan Hüseyin başını kaldırıp saatin on dört otuzu gösterdiğini gördü. Hasan Hüseyin “Fatma Sultan’ı kırmamak gerek” diyerek Hayri’yi çağırıp, toparlanmaya başladı. Hayri her zamanki müşfik ve bilgelikle yanına gelip “Evlat, babaannen şu dünyada huzur veren bir insan. Sakın onu kırma.” dedi. Hasan Hüseyin biliyorum dercesine başını sallarken “Şu, Sis-Mar için işe alacağım mühendis ne oldu?” dedi. Hayri “Kız önce düşüneceğim demiş. Sonra aniden arayıp geleceğini söyleyince kız da saat on beşe randevu vermiş. Senin Fatma Hanım’a gideceğini bildiğim için Mustafa Bey görüşecek.” dedi. Hasan Hüseyin “Bu olmadı şimdi. Hem davet ettik. Hem de gidiyoruz. Fatma Sultan’ı da ekmek olmaz. O zaman ben hoş geldiniz deyip öyle çıkayım.” dedi. Zeynep taksiden inip binadan içeri girdiği anda ruhunda bir sekine hissetti. Asistan kız onu direkt toplantı odasına götürdü. İçecekler gelirken Zeynep masanın üzerinde duran badem şekerlerden birkaç tane yedi. Sanki aynı gün içinde kışı ve yazı yaşıyor gibi hissetti. İçeri önce muhasebeci Mustafa girdi. Mustafa “Hoş geldiniz. Ben muhasebe müdürü Mustafa Doğru” dedi. Zeynep “Hoş bulduk. Ben de Zeynep Yaman. Yalnız bana yönetim kurulu başkanı demişlerdi.” dedi. Mustafa “Şimdi gelecek.” derken kapı tekrar açıldı. Mustafa “Gel Hayri.” dedi. Masaya çayları ve suları bırakan Hayri başıyla Zeynep’i selamladı. Hayri çıkarken açtığı kapıdan elinde deri çalışma çantasıyla Hasan Hüseyin girdi. Mustafa “Buyurun Hasan Hüseyin Bey” deyince Zeynep kapı tarafına baktı. Hasan Hüseyin’in gözlerindeki ruhunun derinliklerine bakan bakışları Zeynep’i adeta esir almışken Zeynep’in gülen gözlerindeki sevgi pınarı Hasan Hüseyin’in kalbini delip eritmişti. Zeynep ilk defa kendisini böyle aciz hissetti. Hoşuna gitmedi. Hasan Hüseyin ise yaşamadığı bu duygunun ismini koyamamanın telaşıyla hafif kekeleyerek “Zeynep Hanım sizsiniz?” dedi. Zeynep sudan içip “Evet.” diyebildi. Mustafa “Zeynep Hanım. Hasan Hüseyin Bey.” dedi. Zeynep “Memnun oldum,” dedi. Hasan Hüseyin gitmekle kalmak arasında kalan ruh haliyle konuşmaya başladı. Hasan Hüseyin “Zeynep Hanım. Bizim şu an için fazla büyük olmayan ama stratejik firmamız Sis-Mar’ın ihtiyacı olan yazılım mühendisi için sizi uygun gördük.” dedi. Zeynep kendisini toplamış Hasan Hüseyin’in o telaşlı halindeki tatlı sevimliğe için için gülmeye bile başlamıştı. Zeynep “Firmanız hakkında bilgi sahibi değilim. Tam pozisyonum ne olacak? Ayrıca bir işe alım için iş tecrübesi olmayan biriyle niye doğrudan siz görüşüyorsunuz?” dedi. Hasan Hüseyin tam konuşacakken çalan telefonunun sesi araya girdi. Baktı Fatma Sultan yazıyordu. Hasan Hüseyin “Özür dilerim” diyerek telefonu açıp kısık sesle “Fatma Sultan şimdi çıkıp geliyorum.” dedi. Hasan Hüseyin “Sizinle görüşmeye Mustafa Bey devam edecek. Benim babaanneme bu saat için önceden verilmiş sözüm var. Onunla vakit geçireceğim. Sekreterin bundan haberi yoktu. Özür dilerim.” dedi. Zeynep tamam manasında başını sallarken Hasan Hüseyin kapıya yöneldi. Zeynep dönüp bakmamak için kendisini zor tutarken Hasan Hüseyin bir sebep çıksa da kalsam diye içinden geçiriyordu. Kapanan kapı hayatın normal akışının devam ettiğini hatırlattı. Mustafa Bey her zamanki ciddiyetiyle “Zeynep Hanım. Sis-Mar savunma sanayi için kurulan, hiçbir ülkede olmayan sistemler üretmek için kurulmuş bir kurumdur. Biz buraya herkesi alamıyoruz. Sıkı bir araştırmadan sonra vatansever insanları seçip onların içinde de en zeki ve dirayetli kişilerle çalışıyoruz.” dedi. Zeynep: “Benim hakkımda bu kanıya nasıl vardınız?” Mustafa kendinden emin “Sizde bu vasıflar olmasa yurtdışından gelen cazip teklifleri hiç düşünmeden kabul ederdiniz. Ayrıca sizin inandığınız değerleri yaşamak için herkesi karşınıza alacak kadar cesur, kırmadan yıkmadan fikrini kabul ettirecek kadar da akıllı olduğunuzu aile çevrenizden öğrendik.” dedi. Zeynep şaşırmış “Dersinize iyi çalışmışsınız.” dedi. Mustafa gülümseyerek “Dünya bize bunu mecbur ediyor.” dedi. Zeynep “Ben sizin demek istediğinizi anladım. Dediğiniz gibi bu konunun önemine dair biraz daha etraflıca düşünüp yine yönetim kurulu başkanınızın olduğu bir toplantı yapmak isterim.” dedi.

Zeynep binadan çıkarken ilk defa kendisiyle aynı hissiyata sahip insanlarla karşılaşmanın mutluğunu yaşarken yüreğini kıpır kıpır attıran Hasan Hüseyin’in bakışlarını unutamıyordu. Bu iş teklifine evet diyecekti. Ama bu “evet”in bir ağırlığı ve değeri olmalıydı.

Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.