Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar 4 / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar 4 / Kenan Kurban

Hasan Hüseyin, Gabriel’in uzattığı eli tereddütle sıkarken aklına binlerce soru istemsizce hücum etti. Tuttuğu elin sıradan bir insanın eli olmadığı belliydi. Gece karanlığında sokak lambasının loş ışığında Gabriel’in gözlerine bakıp tok bir sesle “Hasan Hüseyin” dedi. Gabriel, düşmanının korkusuzca gözlerine değil de sanki ruhunun derinliklerine bakan bakışından ürperdi. İçini hafiften bir korku kapladı. Ve hepsinden mühimi anlamsızca bir saygı duygusu belirdi. Bu arada Gabriel, Salih’in uzattığı eli sıkmak zorunda kalırken Salih beklenen soruyu sordu. Salih “İsim Gabriel, Türkçe sular seller gibi?..” dedi. Gabriel sigarasından bir fırt çekip hesap verircesine konuşmak hiç hoşuna gitmese de “Ben Avrupalıyım… Fakat babam mükemmeliyetçi bir adamdır. Bu sebepten geçmişte imparatorluk kurmuş bütün milletlerin dillerini öğrenmem için özel eğitim aldırttı. Ben sekiz dili ana lisanım gibi konuşurum.” dedi. Salih “O zaman babada cukka sağlam heee… Özel dersler mersler?..” Gabriel cevap vermek için hazırlanırken Hasan Hüseyin bir an zamanda geri gitti edebiyat hocası Cemal’in “Evlat bir milletin lisanını çözersen onların düşünce sistematiğini anlarsın. Nasıl konuşacaklarını bilirsen onlar bilmese bile hepsi senin gönüllü kölendir.” sözlerini hatırladı. Sezgileri doğruydu, bu adam tesadüfen karşılaştığı biri değildi. Gabriel de Hasan Hüseyin’in kendisinden hazzetmediğini fark edince kaçmak istercesine hareketlenirken “Pek zengin sayılmasa da hatırı sayılır bir varlığa sahiptir.” dedi. Salih iki elini yana açıp “Şu Allah’ın işine bak etrafıma hep zengin adamlar gönderiyor. Ama bana parayı kuruş kuruş gönderiyor.” dedi. Gabriel hafiften bir tebessümle “O senin inandığın Tanrınla arandaki mesele bizi olaya dâhil etme.” dedi. Sonra sigarasından bir nefes daha çekip bu seninle ilk ama son görüşmemiz değil dercesine Hasan Hüseyin’in korku saçan gözlerinin içine bakıp “Bana müsaade, belki yine bir yerde karşılaşırız.” dedi. Elini hoşçakal dercesine kaldırıp Haliç boyunca yürümeye devam etti. Hasan Hüseyin içinden “Allah korusun senin gibi biriyle bir daha karşılaşmak istemem.” derken Salih “Tabi birader bakarsın ticaret yaparız.” dedi. Gabriel hızlı adımlarla yürürken sigarasını yere attı. İlk defa düşmanının burnunun dibine kadar sokulup gözlerinin içine bakmıştı. Bu garip bir duyguydu. Tarif edemediği bir haz duymuş, ruhunun derinlerinde hasmından saygı ile karışık korkmuştu. Bu adamın değişik bir ruh hali vardı. Dudaklarından istemsizce “Savaşçı” dedi. Sonra “Evet baba, kibrimi yendim ve sahaya indim… Tanık olduklarım beni gerçekten şaşırttı. Sen haklıymışsın. İnsan ipini çekeceği adamı yakından tanıyınca daha çok zevk alıyormuş.” dedi. Hasan Hüseyin, Haliç’in karanlık sularına bakarken Salih “Ne garip iş sen Avrupa’da doğ, büyü, paraya para deme ama yine de işi gücü bırak git Türkçe öğren. Gel bizimle yanımıza otur sigara iç…” dedi. Hasan Hüseyin donuk bakışlarıyla bilgece “Bazı şeyler sadece para için yapılmaz. Kimi insanlar sıradan insanların sahip olduklarından fazlasını ister.” Salih elini sallayıp “Bu kadar derin felsefe beni bozar. Bence sen de anın ve sana bırakılan mirasın tadını çıkar dostum.” dedi. Hasan Hüseyin başını “Senin dediğin gibi değil” dercesine sallarken yüreği anbean kendisi için çizilen kaderi kabullenmeye doğru evriliyordu. Ağır hareketlerle ayağa kalkarken Hasan Hüseyin “Para, güç, makam… İnsana sadece senin dediklerin için mi verilir?” dedi. Ve sorunun cevabını bulmak için gecenin karanlığında kaybolup gitti.

Gürkan babasının sandalyesine oturmuş “Bu oda benim hakkımdı.” dercesine süzen gözlerle bakarken Mesude gergin ve kızgın sigarasını yakıp “Sence kabul edecek mi?” dedi. Yumruklarını sıkıp “Ben iş hayatında kimleri ikna edip diz çöktürdüm.” dedi. Mesude “Ne bileyim ne de olsa kendi kanımızdan, canımızdan birisi” derken kapı açıldı. İçeri gecenin yorgunluğuyla beraber cevabını bulamayan soruların ağırlığıyla moralsiz Hasan Hüseyin girdi. Bu beklenmedik misafirlere sert bakışlarla bakıp, yeri ezercesine adımlar atarak Gürkan’a doğru yürüdü. Gürkan çıkacak savaştan önce barış görüşmesi yapmak istercesine yerinden kalkıp masanın önündeki chester koltuğa oturdu. Hasan Hüseyin koltuğuna oturmadan ellerini masaya dayayıp “Ne için geldiniz” bakışı attı. Mesude sahte sevgi pıtırcığı gibi “Halacığım, seninle konuşup halletmemiz gereken konular var.” dedi. Hasan Hüseyin ceketini çıkartıp dilsiz uşağa astı. Koltuğuna bütün vakarıyla oturdu. O haliyle buranın patronu benim derken hiç de eğreti durmuyor aksine korku salıyordu. Gürkan’ın bastırmaya çalıştığı öfkesi ağır ağır köpürürken önceden çalışmış olan kin mayası tutmaya başlamıştı. Hasan Hüseyin gömlek kollarının düğmesini açıp katlamaya başlarken bileğinin kuvveti daha bir beliriyordu. Hasan Hüseyin “Benim odama baskın verircesine girenlerden pek hayır beklemem ama buyurun.” dedi. Zoraki sevimli hala rolünü zorlansa da devam ederek. Mesude “Halacığım, biz kardeşler olarak konuştuk. Aslında birazda kendimizi zemmettik. Baban ile annen ölünce sana sahip çıkamadık. Yapmamız gerekenleri yapmadık. Ne desen haklısın.” dedikten sonra Hasan Hüseyin’in tepkilerini ölçmek için hafif bir es verdi. Bunu anlayan Hasan Hüseyin lâfın nereye gideceğini tahmin ettiği halde zokayı yutmuşçasına hafiften tebessüm edip “Seni dinliyorum halacığım…” dedi. Mesude bundan güç alıp daha bir şevkle ve inanarak “Canım yeğenim burada asıl suçlular ise evlat olarak bizler değiliz. Babam ile annem… Onlar torunları yokmuş gibi davrandılar. Onların tavrı bizimde tavrımızı belirleyici oldu.” dediğinde Hasan Hüseyin’in gözünün önüne dedesinin mektubundaki “Hasan Hüseyin, sen benim canımdan öte sevdiğim, yolunu dört gözle beklememe rağmen kollarımı iki yana kocaman açıp sıkıca sarıp doyasıya öpüp, koklayamadığım şehzademsin. Ciğerparem, sevmek fedakârlık ister. Ben sana olan sevgimi yine senin için feda ettim. Çünkü vakit kısa işimiz oldukça zordu.” satırları geldi. Mesude ve Gürkan’a bakıp “Geçmişteki hatalarını anlıyor olmanız bile büyük bir olgunlukken sizin gelip bunu itiraf edip benimle paylaşmanız daha mühim ve takdire şayan.” dedi. Telefonunu kaldırırken “Size ne ikram edeyim?” dedi. Yeğenlerinin bu sıcak yaklaşımı iki kardeşteki gerginliği almış için için hedefe ulaşacak olmanın ümidi artmıştı. Gürkan “Sen, emektara her zamankinden de, o anlar.” dedi. Hasan Hüseyin “Hayri amca, halam ile amcam ziyaretimize gelmiş. Onların ne istediğini sen biliyorsun.” dedi. Telefonu kapattı. Mesude biraz daha koltuğuna yerleşip daha tatlı bir dille “Canım yeğenim, babam bu günahlarının vicdan azabından kurtulmak için giderayak çoğunluk hisselerini sana bıraktı.” dedi. Hasan Hüseyin nihayet zurnanın zırt dediği yere gelmenin mutluğu içinde inanmış ve tasdikler bir gözlerle başını hafiften salladı. Mesude devam etti “O böylece vebalden kurtulduğunu zannederken bu kez bizlere zulüm etti.” Eliyle abisini göstererek “Abim bu şirket için gecesini gündüzüne kattı. Baban dâhil hepimizin katkısını toplasan onun emeğinin yarısı yapmaz. Yeğenim, sen akıllı ve adil bir gençsin babamızın yaptığı bu yanlışı gidermek anlaşma yoluyla bizlere, en çok da sana düşüyor.” dedi. Dedelerinden miras vazifesi ve onun ağır yükü bir tarafta sahip olduklarıyla yaşayabileceği rahat günlerin zevki bir tarafta dururken karşısında iki tatlı sözle kendisini etkileyip kandıracağını sanan kuzu postuna bürünmüş kurt olan sözde akrabaları karşısında duruyordu. Onun bu bir anlık karar vermişçesine olan dalgınlığını fark eden Gürkan “Yeğenim sen hisselerini bana devredersen ederinin üstünde alır, seni paraya boğarım. Genç adamsın git şimdiye kadar yaşayamadığın zevklerin cümlesini yaşa, geçmiş sıkıntılı günlerin intikamını al.” dedi. Bu mantıklı önermeler, hoşa giden zevklerin hayali içinde Hasan Hüseyin’i dizginleyen bir şey vardı. Onun ismi yüreğindeki vicdandı. Bu dünyanın önüne serdiği hazlar, çekilen çilelerin acısı bir dava için yaşamanın şerefinden ve verdiği huzurdan daha büyük daha mühim değildi. Bazı şeyler aklında oturmayıp boşluklar olsa da o an vicdanın sesini dinlemeli dedelerinin izinde gitmeliydi. Hasan Hüseyin tane tane itiraz edilemez bir tonda “Şu dünyada aileden daha kutsal bir müessese yok. Dediklerinizde doğruluk payı oldukça yüksek ve teklifleriniz kulağa hoş geliyor. Ama ben bana yüklenen sorumluluktan kaçmam, kaçamam. Her ne saik ile olursa olsun dedemin emanetine onun ilkeleri çerçevesinde sahip çıkacağım. Tabii ki sizin de hakkınızı, hukukunuzu gözeterek.” Gürkan zorla oynanan şirinlik oyunu sona doğru yaklaşırken sözün bittiği yere doğru giderken eli oldukça beline yaklaşmıştı. Hasan Hüseyin “Bu bağlamda herkes, hepimiz olduğumuz yerde güzeliz. Bunu içimize sindirsek inanın hiçbir sorun kalmaz.” dedi. Gürkan bir anda silahını çekip yerinden kalktı. Namluyu yeğenine doğrulturken “Heyt lan. Bu kibar kibar konuşmalarla sen çocuk mu kandırıyorsun? Benim hakkım olan koltuğa kurulmuş bana caka satıyorsun.” dedi. Hasan Hüseyin daha atik davranıp Gürkan’ın silah tutan elini sol eliyle havada tutup sağ eline masanın üzerindeki mektup açacağını aldı. Elektriklenen ortamda Mesude’nin soğukkanlı eli sehpanın üzerindeki çantasına gitti. Bu arada Hasan Hüseyin amcasının silahlı elini bükerek masanın üstüne getirip sağ elindeki mektup açacağını bileğine sapladı. Gürkan “Ahhh” diye bağırırken silahı elinden düştü. Masanın üstü kanla doldu. Manzara karşısında Mesude çantasından küçük silahını çıkarttı. Mermiyi ağızına verip yeğeninin başına dayayıp “Sen ne pis birisin. Güzellikle lâftan anlamıyorsun. Zorla kendini öldürteceksin.” dedi. Hasan Hüseyin, Mesude’ye bakıp “Beni öldürseniz bile bu şirket size kalmaz. Hadi çekebiliyorsan o tetiği çek.” dedi. Acılar içindeki Gürkan “Hadi bacım çek tetiği ben suçu üstlenecek birini bulurum.” diye bağırırken kalp atışları hızlanan Mesude’nin gözleri büyüdü. Aklı gitmiş, hırsından talimat almaya başlamış tetiği çekmeye o an karar vermişti. Tam ateş edecekken önce boğazında bir çeliğin soğukluğunu hissetti sonra silah tutan bileği mengeneye sıkıştırılmışçasına acıdı. Kulağına önce yakıcı bir nefes harı geldi. “Mesude Hanım, babanızın emanetini çiğnetmeyiz.” dedi. Sonra tabancayı alıp bileğini büküp sert bir tekmeyle yere diz çöktürdü. Hasan Hüseyin amcasının silahını alıp kız kardeşinin yanına doğru itti. Mesude hafiften başını kaldırınca “Hayri Efendi” dedi. Hayri ise Hasan Hüseyin’e bakıp “Evlat bir şeyin var mı?” dedi. Hasan Hüseyin “Yok, iyiyim.” dedi. Hayri “Evlat kurtlar sofrasına hoş geldin. Bundan sonra hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dedi. Hasan Hüseyin tok ve emin bir sesle “Bizi yetiştiren bugünler için yetiştirmiş…” dedi.

Gece yaşadığı tecrübe Gabriel’i o kadar etkilemişti ki uyuyamamış, erkenden Karaköy’deki ofisine gelmişti. Sandalyesine yaslanıp öne arkaya doğru sallandı. Sonra sağ tarafındaki duvarda asılı olan minaresiz, hilalsiz Ayasofya tablosuna baktı. Gülerek başını bu kez tam onun karşısındaki Sultanahmet Camii’nin olmadığı meydan olarak çizilmiş Ayasofya çalışmasına baktı. Elindeki içeceği şerefe dercesine havaya kaldırıp içti. Keyfi yerindeydi, kalkıp camı açınca karşısına Süleymaniye Camii çıktı. Yüzü hafiften düştü. Hızlıca başını sola doğru çevirirken “Bir gün her şey aslına rücu edecek.” dedi. Bu huzur dolu anı çalan telefon sesi bozdu. Masanın üzerindeki telefonuna baktı, arayan babasıydı. Heyecanla açıp “Baba” dedi. Sonra babasının konuşmasının bitmesini bekleyip “Baba, ilk kez düşmanın elini sıkmanın, onu yakından tanımanın zevkini yaşadım. Şimdi anladım ki bazı şeyler dosyalarda yazıldığı gibi değilmiş illaki hissetmek gerekiyormuş.” dedi. Telefondaki taltif cümleleriyle ağzı kulaklarına varırken “Baba sana layık bir evlat olduğumu göreceksin. İçin rahat olsun.” deyip telefonu kapattı.

Zeynep kahvaltı sofrasına inerken bir yandan da gelen mesajları kontrol ediyordu. İlk mesaj Füsun’dandı. Füsun “Zeynep bugünkü yat turuna senide bekliyorum.” Zeynep umarsızca onu geçti. İkinci mesaj gelen kısmında “Fitne Şule” yazıyordu. Mesaj “Zeynepçiğim, hep benden kaçıyorsun. Bugün öğlen yemeğine mutlaka bekliyorum. Seni modacım ile tanıştıracağım. Sevgiler…” Zeynep onu da geçince üçüncü mesaj “Üçkâğıtçı Cenk” diye kayıtlıydı. Mesajda “Zeynep Hanım sizinle daha çok vakit geçirmek istiyorum. Müsait olunca telefonlaşalım. Kalp emojisi.” Zeynep içinden “Bu yalan rüzgârı fazla uzadı. Buna artık bir son vermenin zamanı geldi.” dedi. Masaya yaklaşınca annesi ve ablasına her zamanki neşesiyle “Günaydın” dedi.

Yerde diz çökmüş haldeki Mesude ve Gürkan’ın etrafında elinde kâğıtları tekrardan okuyan Hasan Hüseyin daireler çizerek turluyordu. Sonra önlerinde durup “Başınızı kaldırın.” dedi. İkisi de kin dolu gözlerle ağır ağır başlarını kaldırdılar. Hasan Hüseyin elindeki kâğıtları gösterip “Bunları imzalayarak bütün hisselerinizi bana devrettiniz. Ama ben şimdi bunu işleme koymuyorum. Ama eğer bana karşı bir daha böyle bir hainliğe kalkışırsanız hemen yürürlüğe sokulacak. Şimdilik size kestiğim ceza bu. Kendi iyiliğiniz için bir daha buralara uğramayın.” dedi. Sonra Hayri başını salladı. Hayri “Şimdi buradan def olup gidin.” dedi. Gürkan yaralı elini sarılmış mendili daha bir sıkı tutarak yürümeye başladı. Mesude ise oynadığı kumarda kaybetmenin, yanlış ata oynamanın sızısı ve sıkıntısı içinde başı öne eğik odayı terk ettiler. Onlar çıkarken Hasan Hüseyin duygu dolu gözlerle bakıp “Keşke böyle olmasaydı Hayri amca. İçim yanıyor.” dedi. Hayri “Keşke olmasaydı… Ama akrabalarımızı kendimiz seçemiyoruz. Kader…”dedi. Sonra getirdiği tepsinin üzerindeki zarfı alıp uzatıp “Bu Sis-mar için aradığım konuma en uygun kişi…” dedi. Hasan Hüseyin koltuğuna geçerken zarfın içindeki fotoğrafı çıkartıp bakıp “Genç bir bayan” dedi. Resmi masaya koydu. Sonra zarfın içindeki kâğıdı çıkarttı. Okumaya başladı. “Zeynep Yaman… 1993 doğumlu. İşadamı Selçuk Yaman’ın kızı. Karakterli, vatansever, mefkûre sahibi.” dedikten sonra okumayı yarıda bırakıp Hayri bakıp “Bu kız çok genç, tecrübesiz… Üstelik varlıklı bir ailenin kızı… Bizimle çalışır mı? Hadi diyelim kabul etti. Bizim yükümüzü kaldırabilir mi?” Hayri gülerek “Bu kızı ilk keşfeden ve isteyen biz değiliz. Daha bir ay önce yurtdışından ciddi teklifler almış. Fakat ülkesine hizmet etmek istediği için cazip teklifleri reddetmiş. Ama adamlar hâlâ peşinde.” dedi. Hasan Hüseyin koltuğuna yerleşip masanın üzerindeki fotoğrafı tekrar eline alıp “İlkeleri çıkarlarının üstünde diyorsun.” dedi. Hayri “Bu aile geleneğidir. Adam seçerken prensipli, sağlam karakterli insanlardan başkası asla masanın üstünde olmaz.” dedi. Hasan Hüseyin gülümseyerek “Yüzlerce yıllık tecrübeye sırtımızı dönecek kadar nankör ve akılsız değiliz.” Elindeki Zeynep’in fotoğrafını masaya bırakırken “En kısa zamanda görüşelim.” dedi.

Zeynep daha kahvaltı masasından kalkmadan hazırladığı mesaja son bir kez daha göz attı: “Şuleciğim kibar davetin için çok teşekkür ederim. Bazı sebeplerden uzun süre görüşmemizin de mümkün olmadığını düşünüyorum. Ben sana bir gün mutlaka döneceğim.” ve mesajı gönderdi. Sonra Cenk’e yazdığı mesaja baktı “Cenk bey sizin gibi varlıklı, yakışıklı, çekici biriyle vakit geçirmekten hoşlanacak birçok kız mutlaka vardır. Sizin şu an yazamadığınız duyguların bende bir karşılığı yok. Size hayatınızda mutluluklar dilerim.” ve mesajı gönderdi. Telefonu elinden masaya bırakıp çayından bir yudum daha içip üzerinden büyük bir yük kalkmışçasına ellerini önce yana açıp sonra da havada birleştirip gerindi. Dikkatli gözlerle kardeşine bakan Nalan “Ne o kız? Bakıyorum telefon elinden düşmüyor. Ben sevgili yapınca sen de mi bir tane yapmaya karar verdin?” dedi. Zeynep “Abla, abla her zamanki gibi isabetli bir görüş ortaya atamıyorsun… Üstelik neydi şu çocuğun adı?” Nalan “Onurhan Çeribaşı…” Zeynep “Güven veren bir tip değil. Bence sen de fazla havaya girme…” dedi. Yüzü asılan Nalan “Pis kıskanç…” derken Zeynep’in telefonu çaldı. Zeynep baktı Avrupa yakasından arayan bir telefon numarasıydı. Zeynep “Yine ya anket şirketi ya bir hastane ya da bilmem ne pazarlamadan arıyorlardır.” deyip açmadı. Ama telefon ısrarla çalmaya devam edince Nalan uzanıp sen bakmazsan ben bakarım “Kıskanç şey. Bakalım ne gizliyorsun?” dedi. Sonra açınca bir kadın sesi duyuldu. Nalan “Alo…” “Yok ben Zeynep değilim ablası Nalan yardımcı olayım.” “Ne Çeribaşı Holdingden mi arıyorsunuz? O zaman siz beni arıyor olmanız gerekir. Ben Nalan Yaman. Yanlış not almışsınızdır.” dedi. Sonra telefonu Zeynep’e uzatıp “Anlamadım ama ısrarla seni istiyorlar Zeynep Yaman.” dedi. Zeynep “Hayırdır” diyerek telefonu alıp “Alo buyurun ben Zeynep Yaman…” “Anlamadım, bir iş teklifi için görüşmek mi istiyorsunuz?” “Anladım… Şu an size bir cevap veremem. Düşünmem için müsaade edin.” “Tamam… Birkaç gün sonra tekrar görüşürüz.” dedi ve telefonu masaya bıraktı. Nalan “Ne kız Onurhan’ı elimden kapmak için oyun mu yapıyorsun?” dedi. Zeynep “Off abla, of… Çeribaşı Holdingin yeni yönetim kurulu başkanı Hasan Hüseyin Çeribaşı iş görüşmesi için beni davet ediyor.” dedi. Nalan heyecanla “Sen ne yapacaksın?” Zeynep “Düşüneceğim.”

Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.