Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar 3 / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar 3 / Kenan Kurban

Hasan Hüseyin üzerinde mürekkepli kalemle yazılmış “Veliahdıma” yazan zarfı açarken babaannesi el oyması antika ceviz bir sandık getirdi. Hayatını dobra dobra yaşayan genç adam bir sabah uyandığında aniden ve iradesi dışında kendisini bilinmezler girdabının içinde bulmuş bu durumdan da çok hoşlanmamıştı. Bir yanı kaçıp gitmek isterken bir yanı pes etme devam et diyordu. Benliğini kaplamış olan arada kalmışlık duygusu gözlerinden okunurken sevilmenin, sevildiğini hissetmenin verdiği o tarifsiz duyguyla kendisini yerkürenin üstündeki bütün engelleri aşacak güçte hissediyordu. Özel bir kâğıda özene bezene yazılan mektubu okumaya başladı.

“Hasan Hüseyin, sen benim canımdan öte sevdiğim, yolunu dört gözle beklememe rağmen kollarımı iki yana kocaman açıp sıkıca sarıp doyasıya öpüp, koklayamadığım şehzademsin. Her gece aklım susup duygularım konuşmaya başlayınca uykularımı kaçıran, gözyaşlarımın uğrunda sel olduğu hasret çektiğimsin. Belki yaşadıklarımızla yazdıklarım sana çelişkili gelebilir. “Bu kadar seviyorduysan eğer niye ben hissetmedim?” diyebilirsin.

Ciğerparem, sevmek fedakârlık ister. Ben sana olan sevgimi yine senin için feda ettim. Çünkü vakit kısa işimiz oldukça zordu. Ben acı ve zorlu da olsa en kestirme en iyi yolu seçtim. Bu tercih senin, tam savaşçı bir lider, bilge bir kral gibi yetişmen içindi. Eğer ben hislerime yenik düşüp seni yanıma alıp koruyup kollasaydım inan ki sana en büyük kötülüğü yapmış olurdum. Çünkü bizim düşmanlarımızın kuralları, kanunları, milletleri, inançları, acımaları, merhametleri hiç ama hiç yoktur. Onlar kendilerince, modernizm diye tanımlanan zamanımızın tanrıcıklarıdır. Evladım, senin Hz. Yusuf’un çilesinden çilen var. Tek başına savaşarak yetişmen gerekliydi. Şunu da asla unutma; dünyaya yön veren büyük liderler asla güllük, gülistanlık bir ortamda yetişmemiştir. İlahi vadede takdir edilen misyonlarını ifa etmek için en zorlu, çetin ortamlarda savaşmayı, kaybetsen de yılmamayı sahip olduğun her bir nimet için vuruşmayı öğrenmişlerdir. Sen evlat sen… Hayal bile edemeyeceğin, anlatsalar hadi oradan diyeceğin, rüyanda görsen inanmayacağın görev için eğitildin… Bu senin seçimin değil kaderin. İstesen de kaçamazsın, kaçamazdık. “Bunu da nereden çıkardın, benimle ne kadar ilgilendin ki bu sonuca vardın?” diyebilirsin… Bu neticeye senin değil babanın yaşadıkları bizi bu noktaya getirdi. İlk önce bu şerefli görevin babanın olduğunu düşünmüş bütün birikimimi ona aktarmıştım. Fakat babanın kullandığı o küçük uçak düşüp annenle beraber ölürken mucizevi şekilde sadece küçücük bebek olan sen kurtulunca zannımda yanıldığımı anladım. Ve ilahi kader senin yetişmende benim bile fazla dahlimi istemiyor. Adeta “Sen karışma su akıp yönünü bulacak.” diyordu. Ben ve babaannen hep bu insicamı bozmaktan korktuğumuz için suyun akışına müdahil olmasak da, bulanmasını engelledik.

Biz Çeribaşı ailesinin asıl lakabı Karamollaoğlu’dur. Dedelerimiz Buhara’dan Horasan’a, Bağdat’tan Mekke’ye, Endülüs’ten Fas’a, Balkanlardan Payitahtın merkezi İstanbul’a kadar karış karış dolaşıp İslam’a, devlete, millete hizmet edecek asil ruhlu yiğitleri keşfedip yetiştirirdi. Bu yüzyıllarca böyle devam etti. Dünyanın birçok yerinde güzel izler bırakmışlar ama kök salmamışlar zaten salamazlardı. Çünkü onlar seyyahi meşreptiler. Kendi iç âlemlerine olan yolculuklarını, nefs terbiyelerini seyahat ederek yapıyorlardı. Bu durum ta ki Ulu Hakan Abdülhamit Han’a İslam ve insanlık tarihinin gidişatını değiştirecek darbe yapılana kadar devam etti. Çünkü o gün değişecek sadece bir padişah değildi. Cihan devleti anlayışı, ümmet bilinci yok edilecekti. Hal böyle olunca seyyahi dedelerimiz dünyanın zulümle dolacağını bundan daha beterinin ise İslam âleminin parça parça olup tefrikanın her eve gireceğini ön görüp engel olmaya çalıştılar ama nafile. Hadiseler önüne geçilemez bir hızla gelişmiş çöküş önlenememiştir. Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye parçalanınca gönüllerde ve akıllarda büyük sarsıntı olmuş. Buhranlar yaşanmıştır. Artık usuller ve gelenekler dumura uğramış gelinen durum yeni içtihat ihtiyaç haline getirmiştir. Onlar da bunu yaptılar.

Bu saatten sonra asil bir lider bulmak asıl amaçtı. Çünkü lidersiz yetişen neferler de çarçur olup gidecekti. Adaletli, cesur, ahlaklı ve dosta güven düşmana korku veren bir kişiliğe sahip lider ölü kalpleri diriltip az bir insanla bile çok büyük işler yapabilirdi.

İkinci olarak da ekonomik bir güç toplamak. Yokluk, fakirlik ahlaklı iyi insanları bile yeryüzünün en berbat ve bedbaht insanı yaparken, maddi gücü olan sırtlanlar illüzyon ile aslan gibi algılanıp sahte vakarla kainatta caka satıyorlar. İşte o günden beri Çeribaşı ailesi olarak biz ticaret yaparken belli bir orandaki parayı tasarruf ederiz. Bizim bütün birikimlerimiz altındır. Bunlar dünyanın dört bir yanında yerlerini sadece muhafızların bildiği en güvenli yerlerde saklanıp korunur. Büyük hesaplaşmada bir ayağımız topal kalmasın. Çünkü düşmanlarınız ekonomik olarak çok güçlü ve bundan daha da acısı ise insanlar ucuzlayıp üç kuruşa benliğini satacak kadar hain sayısı artacak. Bu düşüklüğü bir yorgan gibi örtmenin yolu söyledikleri tatlı yalanlar olacak. Sen şahsiyetine yakıştırıp birisi için aklına, hayaline getirmediğin iftiraları en güzel kelimelerle bezeyip altın tepside topluma sunacaklar. Bu sayede kolayca iradeleri yönlendirecekler. İşte o çetrefilli günlerin zorluklarıyla ancak iradesi çelikten daha güçlü bir lider ve sarsılmaz ekonomik güçle baş edilebilir.

Evlat, benim sezgilerime, tecrübelerime göre o lider yakın bir zamanda dünyaya geldi. Ve yakında onu bulacağımızı düşünüyordum. Fakat ömrüm vefa etmeyecek. Ama inşallah sana nasip olacak… Ona kavuşunca her şeyi geride bırak, hayata yeniden başlamak için Bismillah de. Çünkü bugüne kadar o gün için yaşadın.

Allah yar ve yardımcın olsun… Allah’a emanet ol…”

Mektuba nemli gözlerle bakıp, çelişkili duygular ve düşünceler içinde kokladı. Sanki dedesinin sevgisini, samimiyetini hissetmek istiyordu… Sonra, babaannesinin gözlerinin içine “Eee… Bu yazılanlar doğru ise hani benim süper güçlerim nerede? Hani böyle özel seçilmiş adamlar gerçeği öğrenince insanüstü yetenekleri ortaya çıkıyordu.” dercesine baktı. Ama öyle bir şey yoktu. Aksine böyle müstesna kullardan olsan bile taştan taşa vurup, harlı ateşlerin potasında eritip damıttıktan sonra omuzlarına yüklerin en ağırını yükleyip şahsın için bunları kullanamazsın, diyorlardı. Babaannesi getirdiği ahşap sandığı açıp fotoğrafları çıkartırken mektubu yine dedesinin katladığı yerlerden katlayıp düzgünce zarfa geri koydu. Babaannesi sandıktan eski fotoğrafları çıkartıp Hasan Hüseyin’e uzattı. Eski resimlerdeki yüzler sanki hep tanıyıp bildiği insanlardı. Fatma Hanım tane tane konuşmaya başladı. “Bunlar şimdiye kadar bu vazifeyi bihakkın yerine getiren dedelerin.” Sonra mektuplar çıkarttı. “Bunlar da vasiyet hükmündeki nasihatleri.” dedi. Onları eline alınca sanki geçmişten geleceğe uzanan bir şuur ruhuna işliyor ve onu daha da olgunlaştırıyordu. O ara ahşap kapının hafiften tıklatılma sesi duyuldu. Hasan Hüseyin başını kaldırırken babaannesi eski dostları Hayri’ye bakıp başını “Tamam” manasında salladı. Hayri sakin adımlarla kapıyı gidip açtı. İçeri iki adam girdi. Hasan Hüseyin onları görünce gayriihtiyari ayağa kalkıp “Cemal Hocam, Zafer komutanım” diyerek kapıya doğru yürümeye başladı. Orta boylu, saçları dökülmüş gözlüklerine rağmen gözlerindeki mutluluk görülen adam “Benim zeki evladım” dedi. Kollarını iki yana açıp Hasan Hüseyin’e sarıldı. Hasan Hüseyin sadece “Hocam, hocam… Cemal hocam.” diyebildi. Uzun süreli sıkıca kucaklaşmadan sonra arkada bekleyen boylu poslu, kara yağız Zafer komutan “Hocam biraz da biz hasret giderelim yiğidimle…” dedi. Gözleri hafiften nemlenen Hasan Hüseyin ile komutan önce gardlarını alıp kendilerine has yumruklar atıp sonra Zafer komutan “Gel bakalım deli oğlan.” dedi. Hasan Hüseyin “Zalim Zafer Komutanım…” dedi, sarılırken gülüştüler. Cemal en samimi haliyle “Fatma Hanım, çekilen çileler boşa gitmedi…” dedi. Sevincin içinde yılların saklanamayan yorgunluğuyla birlikte Fatma “Hocam bizim sabrımız sizlerin emekleriyle şükür bugünlere geldik.” dedi. Zafer komutan hürmetle “Fatma Hanım sizleri çok iyi gördüm.” dedi. Fatma “Teşekkür ederim Zafer Bey…”dedi. Bütün yaşanan olayların sessiz tanığını her şeyden bilgi olsa da dışarı sızdırmayan Hayri “Beyler ayakta mı duracaksınız, buyurun oturun.” dedikten sonra eliyle yer gösterdi. Fakat sandalye sayısı insan sayısından az olduğundan Hasan Hüseyin kendi yerini Fatma Hanım’a verirken gelenler iki adet misafir koltuğuna oturunca Hasan Hüseyin ile Hayri ayakta kaldı. Hasan Hüseyin heyecanla “Şimdi bana kim açıklama yapacak?” dedi. Cemal, erdemli tavırları, yumuşak sesiyle “Evlat siz Çeribaşı, eliyle kendini ve Zafer komutanı göstererek bizler de çeriyiz. Aynı davanın neferleriyiz. Deden seni yanına alamasa da tam bir lider olarak yetişmen için bütün şartları uzaktan zorlayarak sağladı. Ben seni ilmi, ahlaki, duygu eğitimini verirken yiğitlik, strateji geliştirip kriz yönetme, savaşçılık eğitimini o Zalim(!) Zafer diye lakap taktığın mübarek adam yaptı.” sözü bitmeden Hasan Hüseyin hayıflanarak “Demek komutanım o kadar zorlu eğitim, dağdan dağa sürmen o sebeptendi.” dedi. Zafer içi yanmış “Benim sana acımam ölmen demekti.” dedi. Hasan Hüseyin bir an duraksadı “Peki benim hayatıma dair bilmediğim başka şeyleri var mı?” dedi. Bu soru bir anda derin bir sessizliğe sebep olurken bütün bakışlar Hayri’nin üstünde toplandı. Hayri hepsi bir anda değil zamanla dercesine ince bir tebessümle baktı…

Zeynep görevlinin açtığı dış kapıdan arabayla avluya girip villanın önünde durunca koruma aracın kapısını açtı. Kızlar inerken onları üst katın camından izleyen babaları Selçuk, kahvesinden bir yudum daha içip umarsızca moda dergileri karıştıran eşine “Keşke Zeynep erkek olsaydı?” Kadın kocasına bakmadan dalgın “Zeynep erkek olsa ne olacaktı? İki tane aslan gibi oğlun var yetmiyor mu?” dedi. Selçuk “Var ama ruhlarında delikanlılık yok. İşleri güçleri kendi çıkarları. Kimsenin aileyi düşündüğü yok. Ama Zeynep öyle mi? O çok ama çok farklı. Her şeye rağmen akrabasını koruyup kolluyor. Sanki bizim aileye iyilikler gezegeninden gönderilmiş bir melek.” dedi. Kadın “Babalar kızlarına düşkün olur derlerdi de inanmazdım. Gerçi Nalan da kızımız ama onun için böyle cümleler kurmuyorsun.” dedi. Selçuk “Fikriye mesele az veya çok sevmek meselesi değil. Ruh, karakter meselesi…” derken Nalan’ın neşeli kahkahalarına karışık “Hayat çok güzelmiş kardeşim…” dedi. Zeynep “Bak babamlar burada.” dedi ve babasına doğru yürüyüp önce yanaklarından öpüp sarıldı “İyi geceler babacığım.” dedi. Selçuk siyasi bir tavırla “Sana da yavrucuğum.” dedi. Zeynep sonra annesine sarıldı “Anneciğim yine kendini modaya vermişsin… Anlaşılan terzilerin canını çıkartacaksın.” dedi. Nalan ise elini kaldırıp “Ben odama çıkıyorum iyi geceler millet.” dedi. Aşk şarkıları söyleyip yürümeye devam etti. Fikriye asık ve meraklı bir yüzle “Ne oldu buna?” dedi. Zeynep hafiften omuz silkip “Onurhan Çeribaşı’yla tanıştılar.” deyince kadın elindeki dergiyi sehpaya bırakırken Selçuk ellerini ovuşturup “Eee?” dedi. Zeynep “Yani ablam için önemli bir olay… Hani çocuk da ilgisiz değil hani” derken Fikriye “Ne demek ablam için önemli olay bu ailemiz için mühim bir gelişme.” dedi. Selçuk “Çeribaşı ailesiyle akrabalık. Bize bir anda ciddi yol aldırır.” Zeynep hafiften yüzünü asıp “Bence öyle hemen peşin peşin sevinmeyin çocuk kaba saba, bencil bir tip…” deyince annesi sert bir tavırla “Bak işte Selçuk o çok güvendiğin kızın yine muhalif bir yerde duruyor. İnşallah desene kız… Senin duan kabul olur.” dedi. Zeynep “Neyse gecenin bu saatinde Nalan’ın aşk sizin iş hayatınızla uğraşamam… Ben yatacağım… İyi geceler.” diyerek odasına doğru yürüdü. Zeynep attığı her adımda sadece ailesinde değil bu gezegende kendisini yalnız hissediyordu. Partide tanıştığı Cenk ve Şule gizlemeye çalışsalar da ne kadar plancı oldukları her tavırlarına yansımıştı, art niyetleri insanı korkutuyordu. Niye insan ilişkilerinde ahlak değil de hep çıkar ön plandaydı? Evet, “İnsanlık insana muhtaçtı.” Ve yerküre üzerinde birbirinden habersiz yaşayan o özel insanlar hep yalnızlık acısını çekiyorlardı. Akledip dillendiremeseler de kaderlerinin kendilerini bir araya getireceği günü bekliyorlardı.

Hasan Hüseyin omuzlarına yüklenen ağır yükü kabullenememiş hâlâ ne yapacağı konusunda kararsızken şirketin işlerini ele almaya da başlamıştı. Şirketleri tek tek incelerken “Sis-mar” isimli işletme dikkatini çekti. Dosyayı ayırıp telefonu açtı “Hayri amca lütfen yanıma gelir misin?” dedi. Sonra ayağa kalkıp odayı adımlamaya başladı. Birkaç dakika sonra içeri elinde tavşan kanı iki çay ile Hayri girdi. Düşüncelerin sardığı Hasan Hüseyin’e “Evlat şu çayı al bakalım. Çay muhabbeti çağırır.” dedi. Sonra karşılıklı oturdular. Hasan Hüseyin dosyayı uzatıp “Bu işletme küçük ve kârlı değil?” Hayri dosyayı hiç incelemeden “Burası dedenin en çok önem verdiği fakat dikkat çekmesini istemediği firması…” dedi. Hasan Hüseyin meraklı bir yüz ifadesiyle “Nasıl yani?” dedi. Hayri “Burası aslında savunma sanayi amaçlı bir kurum. Özellikle radar sistemleri, görüntüleme sistemleri alanında özgün çalışmalar yapıyor. Ve üretilen ürünler şu ana kadar sadece dedeniz ve babaanneniz tarafından kullanıldı. Hatta birine siz de tanık olmuş olmalısınız. Dedenizin arabasıyla çiftlik evine giderken kameraların sizi izlemesini engel olan cihazı Fatma Hanım kullanmış olmalı.” dedi. Hasan Hüseyin bir an düşündü, evet gerçekten olay doğruydu. Hayri “Aslında bu geleceğin teknolojisine sahip ama şimdi sadece şartlar gereği büyümüyor.” dedi. Hasan Hüseyin “Öğrenmem gereken çok sır var değil mi?” dedi. Hayri başını evet manasında sallarken “Şu an iyi bir mühendise ihtiyacımız var.” dedi. Hasan Hüseyin “Bize karakterli sır sahibi bir çalışan gerekli.” dedi.

Kullandığı lüks arabanın açık camından esen rüzgar Şule’nin saçlarını hafiften dalgalandırırken telefonu çaldı. Şule ilerideki polisleri görünce kulaklıktan konuşmaya başladı. Şule “Alo Suat Bey…” “Evet, Zeynep ile arkadaşlığımız ilerliyor. Şimdi onların takıldığı kafeye gidiyorum. Evet, Füsun da orada. Tabi tabi ilerleyen saatlerde Cenk de katılacak.” “Kesinlikle en kısa zamanda sonuç alacağız. Meraklanmayın…” dedikten sonra telefonu kapattı. Başını sağa sola sallayıp “Ah Zeynep, ah hakikaten de zor bir kızsın…” dedi. Gaza dokundurup hızlandı…

Güneş sahneden çekilince yine karanlık ince bir tül gibi her şeyin üstünü örtse de Hasan Hüseyin’in içi bir türlü durulmuyordu. Haliç kenarını arkadaşı Salih ile adımlarken Salih “Be kardeşim seni bir türlü anlamıyorum. Ne güzel işte deden her şeyi sana bırakmış. Hayattayken yapamadığını ölünce yapmış… Böyle kara kara niye düşünüyorsun?” Hasan Hüseyin “Doğru bana bir güzellik yaptı yapmasına ama tam bir kurtlar sofrasının da ortasına attı.” dedi. Salih “Dostum valla beni yordun gel şu boş banka oturalım.” dedi. Okunan yatsı ezanları çoktan İstanbul semalarında yankılanırken insanın içine tarifsiz bir huzur veriyordu. Hasan Hüseyin tane tane “Sınırlarını, hedefini kendimin seçip düşmanlarımı dünya gözüyle göremediğim savaş beni korkutuyor.” dedi. Salih “Takıldığın mevzuya bak kardeşim. Bizim hayatımız çocukluktan beri hep bir belirsizlik, hep bir mücadeleydi.” dedi. O sıra yanlarına şık giyimli bir genç yaklaşıp “Oturabilir miyim?” dedi. Salih “Başka bir yer bul birader.” dedi. Hasan Hüseyin başıyla otur işareti yapınca genç kenara ilişip cebinden paketi çıkartıp ikram etti. Fakat kimse almayınca kendi sigarasını kendisi yakıp derin derin içine çekti. Salih “Ne o birader pek bi dertlisin?” Genç “Bu dünyada sıkıntısız bir yer, bir adam var mı?” dedi. Salih “Dert var dert var…” dedi. Salih “Sen en azından derdinin ne olduğunu biliyorsun. Bak kardeşim daha sorunun ismini koymadı.” dedi. Genç bu arada elini tokalaşmak için uzatıp “Ben Gabriel…” dedi.

Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.