Ana sayfa - Son Sayı - Sırlı Hayatlar 2 / Kenan Kurban

Sırlı Hayatlar 2 / Kenan Kurban

Sırların çözüleceği yolculuğa ilk adımı attıklarında odanın kapısı hiddetle açıldı. Öfkesinden hiçbir şey kaybetmeyen Gürkan tekrar içeri girdi. Ortalığı yıkarcasına “Ya babamın…” sorusunu soracakken Hasan Hüseyin’in elinde arabanın anahtarı olduğu halde amcasına baktı. Gürkan’ın gözleri Hasan Hüseyin’in elindeki anahtara takılınca ses tonu düşerek ümitsizce “Arabası nerede, kime bıraktı?” dedi. Ama cevap bütün açıklığı ve soğukluğu ile ortada duruyordu. Gürkan işte o an sırtından bıçaklanmış gibi hissetti ve her şeyi gerçekten kaybettiğini idrak etmeye başladı. Kanı çekilip hiç hali kalmamıştı. Başı öne düşüp eski taş yapının uzun koridorunda çıkış kapısına doğru yürürken ilk kez kendisini burada yabancı hissetti. Bir anda yılların yorgunluğu üstüne çöktü. Hafifçe duvara tutunup ayakta kalmaya çalışırken çalışanların çekinik bakan gözlerini fark etti. Hemen toparlandı. Anlı şanlı Gürkan Çeribaşı’na zayıflık yakışmazdı. Ama nereden güç alacaktı? Senelerdir bir gün babasının yerine geçecek olmanın hayali onun için en büyük itici güçtü. Bu sebepten değil miydi, kardeşi ölünce dıştan üzülse de sinsice için için sevinmişti. Elini tuttuğu duvardan çekip asıl ruhunun derinliklerinde tutunacak bir yer bulmaya çalıştı. Ve nihayet senelerdir onu yöneten ve hortlamak için en uygun anı bekleyen hasedi, hırsının içine öfke zehri damlatılınca intikam ateşi gözünün gördüğü her yere yayılmaya başladı. İntikam, onun ihtiyacı olan gücü vermişti. Şimdi kendisini eskisinden daha güçlü hissediyordu. Ve hiçbir bakışa aldırmadan kendisinden alınanları geri almak ve hesabını en acı şekilde sormak için kararlı adımlarla yürümeye başladı.
Güneş bütün haşmeti ve yakıcılığı ile İstanbul’u akşam serinliğine ve dolunayın cazibesine bırakırken Zeynep kullandığı spor arabanın gazını iyice kökledi. Ablası Nalan tedirgin arabada tutunmaya çalışırken büyümüş gözlerle “Sen delisin… Biraz yavaş…” dedi. Zeynep sakin sakin arabaları sollarken şoförler yanlarından hızla geçen arabayı bir bayanın kullandığını görünce bunu kendini yediremeyip onu geçmeye çalışıyordu. Ama nafile Zeynep hiçbirine izin vermiyordu. Zeynep tebessüm edip “Rahat ol abla… Ben deli değilim… Sadece elimdekini en akılcı ve verimli kullanıyorum. Bu spor arabayla yavaş gitmek de olmaz.” dedi. Ablası kendini kaybetmişçesine gözlerini kapatıp, bağırarak “Kendini beğenmiş ukala… Benim olmadığım bir arabada bunları yap… Şimdi hemen yavaşla.” dedi. Zeynep gülümseyerek “Aç gözünü ya.. Geldik.” dedi. Yalının kapısının önüne yanaşınca bekleyen korumalar arabanın kapısını açıp “Hoş geldiniz. Buyurun.” dedi. Gözlerini yavaşça açan Nalan derin nefes alıp etrafına bakınırken Zeynep “Uzattın ama…” dedi. Nalan inerken “Bir daha senin kullandığın arabaya binersem ne olayım?” dedi. Nalan dışarı adımını atar atmaz hafiften gerinip, boğazını temizleyip kendine gelmeye çalıştı. Toparlandığını hissedince zengin duruşundan taviz vermeden kardeşiyle birlikte yürüdüler. Yüksek duvarların çevrelediği yalının süslü ahşap kapısından bahçesine girdiler. Onları davet sahibi Füsun karşıladı. İlk önce Nalan sıkıca sarılıp “Tatlım çok güzel olmuşsun, nice yıllara.” dedi. Füsun ise daha kibirli, yılışık bir yüz ifadesiyle Nalan’ın elinden tutup hafiften havaya kaldırıp şöyle bir baktı. Füsun “Sen de çok şıksın. Tanımayan biri senin doğum günün zanneder.” dedi. Nalan “Tatlım o senin güzelliğin.” dedi. Füsun ince bir planın planlayıcı edasıyla “Şık gelmen iyi oldu. Seni biriyle tanıştıracağım.” dedi. Nalan “Bu kadar değer verdiğin önemli kişi kim?” dedi. Füsun “Sürpriz bekleyeceksin.” dedi. Sonra Zeynep’in elinden tutup biraz saygı biraz özlem dolu gözlerle bakıp “Ne giyse yakışan güzel hanım sen de hoş geldin.” dedi. Zeynep “Hoş bulduk nice yaşlara.” dedi. Füsun “İnan bazen sırf sana özendiğim için başörtü takmak istiyorum.” dedi. Nalan da hemen lafa atlayıp “O her zaman öyle… Ne yapsa insanları kendisine hayran bırakır.” dedi. Füsun “Ablası olarak bu cazibenin sırrını biliyorsundur? O söylemese bile sen bizimle paylaşır mısın?” dedi. Nalan ümitsizce elini havada sallayıp “Ben ablasıyım bana bile söylemiyor.” dedi. Zeynep “Benim öyle özel bir sırrım yok. Sadece samimiyet.” dedi. Füsun, anladım dercesine başını sallayıp “Senden bu işin sırrını öğrenemeyeceğiz. Ama ben bir gün mutlaka çözeceğim.” dedi. Zeynep gülerek “Olmayan sırrı çözersen bana da büyük iyilik yapmış olursun.” dedi. Füsun bütün neşesiyle “Canım latife bir yana beni çok mutlu ettiniz. Siz keyfinize bakın benim diğer misafirlerle ilgilenmem gerekiyor. Müsaadenizle…” dedi. Yürürken Nalan’a tekrar bakıp “Gözün bende olsun sürprizimi çok seveceksin.” dedi. Zeynep ile Nalan ayakta masanın üzerindeki ikramlardan atıştırırken bir yandan etrafı süzmeye başladılar. Balcıoğlu ailesi biricik kızları için hiçbir masraftan kaçınmamış yiyecek, içeceklerin hem çeşidi çoktu hem de en kaliteli janjanlıları tercih edilmişti. Ortamın naifliği boğazın eşsiz güzelliğiyle taçlandırırken hafif tondaki canlı müzik ortama başka bir tat veriyordu. Bazılarının yüzlerinde hasedi örten sahte gülüşler kimilerinde ise güzel bir ikbal için kurulacak güçlü dostlukların sevinci vardı. Ayıp olmasın diye gelenler de idare eden tavırları, bir de gerçekten bu güzel ortamın tadını çıkarmaya gelen eğlence düşkünleri vardı. Azdan az olsa da samimi dostlar da yok değildi ama onları seçmek gerçekten de zordu. Her şeye rağmen Balcıoğlu ailesi her halükarda kazanandı. Bu debdebe ve ihtişam, fısıltı gazetesinde kulaktan kulağa dolaşacak, magazin sayfalarında haber olacaktı. Bütün misafirlerden ayrı bir hesabı olduğu belli olan iki erkek bir kadın ortamı sinsice ve usul usul süzüyor, kendince puanlamalar yapıyordu. Ortadaki esmer tenli siyah gür saçlı kartal bakışlı adam kırık Türkçesiyle yanındakilere talimat verircesine bir şeyler anlatıyordu. Beyaz benizli, bir doksanlık tilki tipli genç ile sarışın mavi gözlü kız tasdikler bir vücut diliyle dinliyorlardı. Kartal bakışlı adam elindeki soğuk içeceğinden bir yudum daha içip eliyle Zeynep’i gösterip “Bu kız” dedi. Güzel renkli gözleri planladığı kurnazlığı kapatmaya yetmeyen kadın “Şu başı kapalı olan mı?” dedi. Erkek pis pis sırıtınca sivri çenesi öne doğru hafiften çıkıntı yaptıktan sonra “Üstün zekâlı, liderlik ruhuna sahip, icatçı bir kafa yapısına sahip. Bizim için ise hepsinden de güzeli ailesiyle uyuşmayan, çatışan bir düşünce dünyası var. Buna rağmen uyumlu, bir arada yaşamayı becerebiliyor.” dedi. Kadın başını hımm dercesine sallayıp “Desene idare etmeyi biliyor.” dedi. Liderleri konumundaki adam “Evet böyle birçok yeteneği kendisinde toplamış birine ihtiyacımız var. Ama…” Kadın sözünü keserek “Ama…” dedi. Adam hafif canı sıkkın “Ama para ile ikna edemiyoruz.” dedi. Kadın “Biz de duygularına çalışır, dostluk, arkadaşlık…” Genç adamın gözlerinin içine bakıp “Aşk, aşık edip onun peşinden koşturturuz.” dedi. Kartal bakışlı adam “Şule, senin bu üstün anlayışını ve çözüm yolundaki pratikliğine hayranım.” dedi. Genç adam insanı huzursuz eden sırıtışla “Suat bey siz merak etmeyin o iş biz de.” dedi. Talimatları alan ikili en masum, temiz ve dostane tavırlarıyla Füsun’un yanına doğru gittiler. Kendileri hakkında konuşulan ve yapılan planlardan habersiz Nalan ve Zeynep neredeyse boğaza sıfır masalarının başında laflayıp soğuk içeceklerini içiyorlardı. Füsun, Şule ile Cenk’in koluna girmiş gülücükler saçarak “Siz buraya kardeş kardeşe muhabbet etmeye mi geldiniz? Bakın sizi kimlerle tanıştıracağım.” dedi. Sonra eliyle Şule’yi gösterip “Şule Elçi, şirketlerimizden birinde dış ticaretten sorumlu müdür değil mi?” dedi. Şule başını tamam manasında sallarken Füsun devam etti: “Beyefendiyi ben de tanımıyorum. Şule’nin arkadaşıymış.” dedi. Onun bu küçümser tavırları karşısında Cenk sinirlense de belli etmeyip “Merhaba Cenk ben… Amerika da yaşıyorum…” Füsun her zamanki umarsızlığıyla “Zeynep ve Nalan iki can dostum.” dedi. Birkaç saniye es verip “Çabuk tanışıp kaynaşın. Fazla vaktiniz yok birazdan çılgın eğlence başlayacak. Bay.” dedi. Diğer misafirlerin arasına karıştı. O giderken Nalan heyecanla “Amerika’da okuyor musunuz?” dedi. Cenk “Hayır, insansız araç ve robotlar üreten bir firmada yöneticiyim.” dedi. Gözleri büyüyen Nalan “Vavv genç yaşta büyük başarı…” dedi. Şule “Bizim Cenk çok kabiliyetli beceriklidir.” dedi. Nalan, Zeynep’in koluna girip “Benim kardeşim ise Amerika’dan gelen teklifleri geri çevirdi.” dedi. Şule şaşırmış gibi “Aaa niye?” derken Cenk “Hangi firmadan?” dedi. Zeynep ablasının elini sus dercesine sıkarken o devam etti “Neydi o, insansız savaş jetleri ve robotları üreten bir yermiş.” dedi. Cenk “Ooo” yaptı sonra “Bu çok büyük ve önemli bir proje… Bu tip yerlere ancak dünyadaki üst düzey kabiliyetleri dâhil ederler.” dedi. Zeynep’in mimiklerinden iyice sıkıldığı konunun konuşulmasından rahatsız olduğu belli oluyordu. Şule kıvrak zekâsını devreye sokup “Kuzum böyle teknik ve sıkıcı konular bu güzel ortamın mevzusu değil. Şimdi daha hoş insani şeylerden bahsedelim.” dedi. Tam o sırada giriş kapısında bir hareketlenme oldu. Peş peşe patlayan flaşların ışıkları görülürken, sesi zar zor da olsa duyuluyordu. Bütün davetliler dikkatini kapıya yöneltti. Gelen Onurhan Çeribaşı’ydı. Yakışıklı, karizmatik duruşuyla yine bütün dikkatleri üzerinde toplamıştı. Nalan gayri ihtiyari bir adım attı. Sonra duraksadı. Füsun gelen popüler misafirinin en samimi haliyle koluna girip boş masaya doğru götürdü. Bir an Nalan ile Füsun göz göze geldiler. Füsun sürprizimi beğendin mi manasında gözlerini kapatıp açtı. Nalan aynı şekilde karşılık verdi. Fakat hafif bir kız havası vermemek için ağır ağır yürümeye başladı. Zeynep ablasının arkasından sevgi dolu gözlerle baktı. Şule “Gördüğüm kadarıyla ablana çok düşkünsün?” dedi. Zeynep tok ama insanın yüreğini yakıcı bir tonda “Ben ailemin her bir ferdi için bin canım olsa binini de seve seve veririm.” dedi. Şule hafif müstehzi “Fakat biz…” Zeynep ona bakmadan cümleye devam etti “Fakat biz farklı dedikodular duyduk, diyeceksin.” dedi. Sonra önce Cenk’in sonrada Şule’nin ruhunun derinliklerine bakarcasına gözlerinin içine bakıp “Kafanızın arkasını kemiren, içinizi gıcık eden o soruyu ben sizin adınıza sorayım. Niye tesettüre girdin?” Zeynep’in açık sözlü oluşu doğru teşhisleri ve vakur duruşu Şule ile Cenk’i etkilemiş onları ağır ağır yönlendirmeye başlamıştı bile. İkisi de istemsiz “Evet” manasında gözleriyle tasdiklediler. Zeynep şefkat kokan sesiyle “Sahicilik” dedi. “İnsanlık nasıl yediğinde, içtiğinde DNA’sıyla oynanmamış, pis insanların müdahil olmadığı gıdalar istiyorsa, fikrinde, zikrinde de organik, su katılmamış insanlar arıyor. Ve birçok insan beni sorgularken aslında, sen iddia ettiğin kadar temiz insan mısın, ahlaklı mısın, temsil ettiğin değerleri hayatında ne kadar yaşıyorsun, diyor…” Cenk kurnazca “Ne haddimize, insan haklarında inanç özgürlüğü var.” dedi. Zeynep o vakur duruşundan taviz vermeden bu dediklerin işin edebiyatı edasıyla devam etti “Ben de hep şu soruyu sormuşumdur; hiçbir risk almadan temiz olduklarını iddia edenler acaba samimi bir Allah adamını tanısalar hangi tepkiyi verecekler?” Biraz es verip “Hatta sorumu daha da anlaşılır hale getireyim, günümüze Hz. Muhammed (s.a.v.) tekrar teşrif etse etrafında kaç kişi olur?” Şule cevabını sen ver dercesine bakarken Cenk bu iş canımı sıkmaya başladı tavırlarına çoktan girmişti. Zeynep ise konuşmasını bitirmenin rahatlığı içinde sodasından bir yudum daha aldı.
Füsun ise elini kaldırıp “Nalan canım.” dedi. Onurhan da Nalan’a doğru baktı. Nalan’ın hızla çarpan yüreği bir an duracak gibi oldu. Dizlerinin bağı neredeyse çözülüp yere yığılacaktı. Ama yine de ayakta kalmayı becerip sadece elini kaldırdı. Füsun eliyle ısrarlı şekilde gel işareti yaptı. Nalan daha birkaç saat önce sadece internetten haberlerini okuyup âşık olduğu adama bir nefes kadar yakın olacaktı. Uçarak gitmek istedi ama yapamazdı. Çekinik adımlarla yürürken Onurhan, Nalan’ı her zamanki çapkın bakışlarıyla süzüyordu. Füsun o rahat tavırlarıyla “Gel canım, bak seni kiminle tanıştıracağım.” dedikten sonra elinden tutup “Onurhan, Nalan cemiyetin en güzel, asil bir ailenin kızıdır.” dedi. Onurhan hemen elini uzatıp “Onurhan ben, Onurhan Çeribaşı… Memnun oldum.” dedi. Nalan yutkunup “Ben de” diyebildi. Onurhan şımarıkça “Füsun sana büyük ceza keseceğim. Böyle zarif, güzel arkadaşların var ve sen benimle bu zamana kadar tanıştırmıyorsun.” dedi. Nalan “Çok kibarsınız.” dedi. Füsun “Her şeyin bir zamanı var.” dedi.
Zeynep bir yandan Cenk ve Şule ile konuşurken bir yandan da ablasını takip ediyordu. Ablasının gözlerinde Onurhan ile tanışmanın mutluluğunu gördükçe seviniyor, bir yandan da hayal kırıklığı yaşamaması için dua ediyordu.
Fatma Hanım sımsıkı tuttuğu torunuyla elini hiç bırakmadan yürümeye devam etti. Hemen arkalarında ise Hayri onları takip etti. Asansörün önünde durdular. Hayri hemen otoparka inen asansörün düğmesine basınca kapı hemen açıldı. Sakince bindiler. Hayri özel anahtarı takıp çevirince otopark ve yönetim yazan düğmelerin ışıkları yandı. Hayri hemen otopark butonuna bastı. Tarihi binanın son teknoloji asansörü saniyeler içinde otoparka indi. Hasan Hüseyin önce arabalara baktı. Sonra elindeki anahtara bakıp en eski antika arabaya baktı. O dedesinin meşhur arabasıydı. Manuel kapıları açtı. Hayri “Telefonları bırakıyoruz.” dedi. Hemen yandaki arabanın bagajını açıp içindeki sandığa bıraktılar. Hasan Hüseyin hemen sürücü koltuğuna babaannesinin yanına, Hayri ise arkaya bindi. Açılan otopark kapısından ağırca çıkış yaptılar. Fatma Hanım sakince çantasından çıkardığı cihazı açıp ön camın yanına bıraktı. Hasan Hüseyin anlamaya çalışıyordu. Ama biliyor ki kimse bir şey anlatmayacaktı. Merakına sahip çıkıp Hayri’nin tarif ettiği istikamette ilerlerken Fatma Hanım, torunun elini sıkıca tutup hiç bırakmadı. Hasan Hüseyin sıcaklığı hissettikçe muhabbetle ona bakıyordu. Fatma Hanım’ın gözleri doldu. Sanki yıllardır içinde tutup biriktirdiği sevgi barajı patlamış, dünyanın bütün engellerini aşacak kadar kuvvetli bir sele, demirden bir dağı eritecek kadar kor bir ateşe dönüşmüştü.
Bu tarifsiz sevgi karşısında Hasan Hüseyin hem mutlu hem de şaşkındı. İçinde şu soruyu sormaktan kendini alamıyordu; “Madem beni bu kadar sevip değer veriyorsunuz niye bugüne kadar beklediniz?”
Emeklilik yaşı çoktan gelmesine rağmen yıllardır dirayetli çalışmayı bırakmayan çaycı Hayri’nin çehresinde ise “Ben bunca zamandır bugün için soluk alıp verdim.” ifadesi vardı. Dakikalar öncesine kadar hasis ve kasvetli duygular yerini muhabbetin huzur ve sıcaklığı sararken ümit ışığı artık daha güçlü hissediliyordu.
En sonunda orman içinde bir çiftliğe ulaştılar. Bu gösterişsiz yerde, sıradan bir ev, ahır, bakımsız ağaçlar vardı. Derme çatma ağaç kapıyı bir ihtiyar açtı. Arabayı yine Hayri’nin tarif ettiği hangara park ettiler. Fatma Hanım önce torununa baktı “Artık bilinmezlerin sonuna geldin evladım.” dedi. Ve taş duvardaki gizli geçidi açıp kendisine bakan torununa “Eee gelmiyor musun?” dedi. Hasan Hüseyin’in içinde bir ürperti uyansa da düşünmeden davete icabet etti. Bu kapı ince bir koridordan sonra bir kütüphaneye açılıyordu. Burada kitaplar kadar antika eşyalar, dosyalar da vardı. Masif bir masa, makam koltuğu ile iki tane de misafir koltuğu vardı. Fatma Hanım, Hasan Hüseyin’e masanın başındaki koltuğu gösterip “Hadi asıl hakkın olan yere geç bakalım.” dedi. Hasan Hüseyin bir an Hayri ile göz göze geldi. Hayri “Çekinme” dedi. O da koltuğa oturdu. Fatma Hanım çantasından küçük bir anahtar çıkartıp “Masanın çekmecesini aç.” dedi. Antika masif masanın çekmecesini açınca mühürlü bir zarf çıktı. Zarfı eline alıp incelemeye başlayınca Fatma Hanım “O sana ait hadi aç.” dedi. Hasan Hüseyin hızla zarfı açtı. İçinde düzgün ve güzel el yazısıyla kaleme alınmış mektup çıktı. Bu dedesine aitti. Usulca yerine koydu. Hasan Hüseyin, babaannesine bakınca o “Hadi o soruların cevabı orada.” dedi. Hasan Hüseyin “Ben bunlara hazır mıyım? Belki öğrenmesem daha iyi olacak.” dedi. Hayri bilgece “Senin kaderin bu evlat, başka yolun yok.” dedi. Gerçekle yüzleşmek insana neden zor geliyordu. Yalan ve yanlış bile olsa benimsediklerine inanmak daha az mı acı veriyordu? Hasan Hüseyin, Hayri’ye bakıp “Bin adama dalsam korkmam ama şurada yazılanları okumak nedense beni korkutuyor.” dedi. Ve çekinerek mektubu okumak için tekrar çıkarttı.
Gabriel, babasıyla bu kadar uzun vakit geçirmeye alışık olmadığından iyice bunalmış, canı sıkılmıştı. Ama bundan daha berbatı, halini babasına hissetirmemeliydi. Hayatı boyunca yapabileceği en iyi rolü yapıyordu. Masanın üzerindeki antika telefon çaldı. Babası o soğuk ve mütekebbir tavırlarıyla ahizeyi kaldırıp “Ne oldu?” dedi. Donuk bakışlarında hafiften bir şaşırmışlık oldu. Sonra “Tamam” diyerek ahizeyi yerine koydu. Kendisinden birkaç cümle bekleyen Gabriel’e eliyle dosyayı aç ve sayfaları çevir işareti yaptı. Gabriel önündeki dosyanın sayfalarını hızla çevirmeye başladı. Nihayet Hasan Hüseyin’in resmi görülünce babası dur işareti yaptı. Gabriel “Bu çocuk mu şirketlerin başına geçmiş?” dedi. Babası “Evet.” dedi. Gabriel küçümser bir sırıtışla “En deneyimsiz, eğitimsiz ve sevilmeyen çocuk… Çözmek kolay olacak.” dedi.
Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.