Sinema, Televizyon ve Tiyatro Çağın En Güçlü Tebliğ Metotlarıdır / Tiyatro Sanatçısı Mehmet Beyazıt

Sinemanın öneminden bahseder misiniz?

Bana göre, sinema, televizyon ve tiyatro, günümüzün en güçlü tebliğ metotlarıdır. Bakın, Kur’an-ı azimüşşanda Musa Aleyhisselam kıssasına baktığımız vakit, sinema, televizyon ve tiyatro gibi sanatların ne kadar elzem olduğunu daha iyi anlarız.

Firavun ile Hazreti Musa Aleyhisselam kıssasında ne var? Hazreti Musa Aleyhisselam ile Firavun’un sihirbazları bir yarışa girer. Film senaryosu gibi düşünün. O kıssayı hepimiz biliyoruz. Ne yaparlar; Firavun’un sihirbazları gelirler, Musa’nın karşısında, ellerindeki âsâları yere atarlar, bunların her biri bir yılan olur. Buna karşılık Musa Aleyhisselam ne yapar; o da âsâsını yere atar. Bakın, Cenâb-ı Allah, peygamberinin karşısında sihirbazlık yapanların tamamını helak edebilir mi; eder. O yılanları yok edebilir mi; eder. Ama kullanılan yöntem ne? Âsâya karşı âsâ atılıyor yere. Sonra ne oluyor; o yılanların yerine Hazreti Musa’nın âsâsı ejderha oluyor. Niye aslan, kaplan veya başka bir şey olmuyor da onları imha etmiyor? Yılana karşı ejderha. Yani bir sürüngene karşı bir sürüngen. Ama ondan daha güçlü bir sürüngen. Âsâya karşı daha güçlü bir âsâ, sürüngene karşı daha güçlü bir sürüngenle imha ediyor onları. Yani bir silaha karşı…

Ellerindeki âsâ; sinema, tiyatro, televizyon. Sen onların karşısına başka bir şeyle çıkıyorsun. Muadili değil. Onları ancak âsâya karşı âsâ, sinemaya karşı sinema, televizyona karşı televizyon, tiyatroya karşı tiyatro, müziğe karşı müzikle yenebilirsin.

Peki, niçin bu ihmal ediliyor? Bunun kıymeti daha İslami camiada anlaşılmadı mı?

Hayır. Zihniyet problemi var.

Yani sadece bir eğlencelik gibi mi görülüyor, algılanıyor.

Evet, öyle algılanıyor.

Algımızda bir problem mi var?

Tabii. Çünkü öyle lanse ediliyor, öyle manipüle ediliyor.

Sinemaya destek, yardımcı olunmuyor mu?

Evet. Çünkü film seyretmek, boş zamanları hoşça geçirmek için kullanılan bir argüman olarak görülüyor. Hâlbuki o sırada bombardıman var, kültürel bombardıman var; kültürümüze, inancımıza, milliyetimize, kimliğimize, şahsiyetimize, aile birliğimize bir bombardıman var. Ama onu küçümsediği için o, o bombardımanı yiyor, o bombaların etkisinden kurtulamıyor. Ve inanın bana, bir atom bombasından, hidrojen bombasından çok daha tehlikeli sonuçlar doğuruyor o. Ki yaşıyoruz sonuçlarını. Neden? İşte atom bombası atılan yerde şimdi yine teknolojiyle radyoaktif ışınlar toparlanmaya başladı, orası yeniden mamur edilmeye falan çalışılıyor. Ama insan beyninde, ruhunda ve zihninde yapılan bu tahribatların ortadan kaldırılması, onarılması atom bombasından çok daha zor ve çok daha pahalı. Yani maddi boyutuyla düşünürsen bile çok daha pahalı. Bir atom bombasının yaptığı tahribattan çok daha büyük tahrifata neden oluyor.

Ama hiçbir zaman şöyle bir umutsuzluk noktasında değilim ben: “Eyvah! Şimdi yapacak bir şeyimiz yok.” Var. Her an var. Bu bir anda değişebilir.

Bir zamanlar birisi demişti ki: “Biz, Almanya’nın bugünkü durumuna 25 sene sonra geleceğiz.” Peki, 25 sene sonra Almanya nereye gitmiş olacak?! Bu mantık değil, hayır. Çağlar üstünden atlayarak, yıllar üstünden atlayarak, bugünkü hâlin içerisinden yeni bir hâl çıkarılabilir. Bu mümkündür. Bediüzzüman da öyle söyler: “Hâl muhal; ya izmihlal, ya istiklal” Ya batarız ya çıkarız. Durum ortada. Bu durumun içerisinden çıkabilecek sonuçlar olabilir.

Sinema, televizyon ve tiyatro çağın en güçlü silahıdır, en güçlü tebliğ metodudur.

Bakınız, tiyatronun tarifini yaparken biz ne diyoruz; insanı insana, insanla, insanca anlatan sanatın adıdır diyoruz. Olmazsa olmazı insan olan tek sanattır, diyoruz. Malzemesi de insan, üreteni de insan, alıcısı da insan. Yani bir tiyatro oyununun olabilmesi için mutlaka bir insan, canlı bir insan, oyuncu olması gerekiyor ve mutlaka canlı bir insan, bir tek tane de olsa seyirci olması gerekiyor ve bunun mutlaka bir insan tarafından ortaya konulması gerekiyor. Oysa resimde siz insan motifi çizmeyebilirsiniz, bir sinema filmi çekersiniz, onun içerisinde hiç insan kullanmayabilirsiniz. Yine dramatik bir kurgusu olur. Kısa metraj film yazmıştım, “Güllerin Aşkı” isimli. İstanbul’da sinema-televizyon mezunu olacak bir arkadaş için yılsonu dersi olarak kısa metraj film istemişler. “Oyuncu bulamıyorum abi” dedi. “Dur, ben sana insansız bir senaryo yazacağım.” dedim. Bir gül bahçesi, içerisinde kırmızı, beyaz güller var. Bir kırmızı gül ile bir beyaz gül yan yana, onlar zaman zaman rüzgârın etkisiyle birbirlerine hafif dokunuşlar yapıyorlar falan, aralarında bir aşk var. Derken bir makas dolaşıyor çiçeklerin arasında. Yalnız o makasın açılmış ağzını görüyoruz. Geliyor o makas, beyaz gülü tık diye kesiyor. Ve o beyaz gülü bir çantanın içinde giderken görüyoruz. Sonra bir demir kapı görüyoruz, demir kapıdan içeri giriyor. Sonra onu bir vazonun içinde görüyoruz. Sonra tekrar bahçeye dönüyoruz; kırmızı güle çiy yağmış, ağlıyor. Biraz da boynunu bükmüş falan, üzerine çiy yağıyor, öyle damlacıklar var üzerinde. Derken makas tekrar dolaşmaya başlıyor. Kırmızı gül dikiliyor hemen, beni de kessin diye dikkatini çekmeye çalışıyor; makas geliyor, tık, onu da kesiyor. Sonra yine aynı çantanın içinde gülün gittiğini görüyoruz, yine aynı demir kapıdan girdiğini görüyoruz. Sonra bir kararma-açılma, çöp tenekesinde üst üste görüyoruz onları, ikisi de solmuş, üst üste duruyor. Ve son.

Son derece hüzünlü bir aşk hikâyesi ve hiç insan yok içerisinde. Öyle mi? Yani. Sinemada bu var. Ama tiyatroda bunu yapamazsın; mutlaka insan olacak, bir insan sahnede olacak ve bir insan onu seyredecek.

Yeni bir kültür, yeni bir bakış açısı, yeni bir vizyonla, İslami kimlikte, hassasiyetleri olan insanların sinemaya girmesi mümkün mü?

Bakın, mademki silah çok güçlüdür, bunun çatışması da çok güçlüdür. Yani bir silah ne kadar güçlüyse, bu silahların çatışması da çok güçlüdür. Bir cephe ne kadar çetinse, oradaki verilen mücadele de o kadar çetindir. Yani şimdi bir Çanakkale Savaşını düşünün; insanların üstüne patır patır mermi yağıyor, metrekareye 6 bin mermi düşüyor, biliyor, o mermiler birazdan kendisine gelecek… Çanakkale Savaşı kadar çetin bir mücadele bu. Ve Allah kabul ederse, ben 1972’den beri bu savaşın içerisindeyim. Hiçbir zaman inançlarımdan taviz vermedim. Bu piyasada herkes benim neye inandığımı ve nasıl bir dünya görüşüne sahip olduğumu bilir. Bunun için yapmamız gereken ne? Onlar bir biliyorsa, biz on bilmek mecburiyetindeyiz. Onlar bir birim iyiyse, siz on defa daha iyi olmak mecburiyetindesiniz ki orada durabilesiniz. Yani siz Firavun’un elindeki âsâ gibi değil, Musa’nın elindeki âsâ gibi olmak durumundasınız.

Şunun küskünlüğünü ben hiç yaşamadım: Ben bunun için şu kadar mücadele verdim, işkenceler gördüm, içeri girdim çıktım… Ben bu konuda sert bir mücadele vermişim, elhamdülillah. Ama niye bana hiç sahip çıkmadılar küskünlüğünü hiç yaşamadım. Nefsimizin en bize vuracağı yer orasıdır.

“Bak, şu kadar yaptın, bilmem ne yaptın; kim sana sahip çıkıyor, senin yüzüne bakan mı var?! Bak, gidiyorsun; seni adam yerine koyan mı var?!” Gidiyorsun, yalvarıyorsun, “Yahu, bak, ben senin için, senin çocuğunu kurtarmak için şöyle bir mücadele veriyorum, hiç değilse benim afişimi bastırsan olmaz mı?”

Küskünlük; en büyük derdimiz nefsimize yenilip küsmektir. Hayır.

Tam 4 sene Allah Resulü otuz dokuz kişiydi, kırkıncı kişiyi bulamamıştı, tam 4 sene. 23 yılın 4’ünü çıkarın. 4 sene kırkıncı kişiyi bulamamıştı. Görmediği eziyet kalmadı. “Bilmiyorlar ya Rabbi, bilmiyorlar. Bilseler böyle yapmazlar ya Rabbi!” dedi.

Allah Resulü’nün bu tavrını “Ben Müslümanım” diyen sanatçı kendine şiar edinmeli. Kimseye küsmemeli. Benim hiç kimseye küskünlüğüm yok. Niye bana yardım etmiyorlar diye en küçük bir küskünlüğüm yok. Bilmiyorlar, ne kadar dehşet bir durumda olduklarının farkında değiller ve bu silahın ne kadar güçlü bir silah olduğunu bilmiyorlar.

Özel hayatımızın içerisinde en çok kullandığımız şeylerden biri “Teşekkür beklemek, ücret beklemektir.” Birisine bir iyilik yaparız, adam oradan kendini düzeltir; sonra biz döner, deriz ki: “Yahu, adama şu iyiliği yaptık, bir Allah razı olsun demedi. Keşke yapmasaydık.”

Bana sahip çıksınlar diye yapmadım ki. Rabbim bana sahip çıksın. Kulu değil, Rabbim bana sahip çıksın. Onun için, sahip çıkmayanlara herhangi bir küskünlüğüm yok. Çünkü ben, “Aferin Mehmet yahu, ne güzel yaptın.” desinler diye hiç yapmadım ki, böyle bir beklenti içerisine girmedim ki. Girilmemelidir.

Peki, bu iş ne zaman düzelecek o zaman? Yani nasıl olacak bu iş? Küllük’te oturuyoruz bir gün, Seyyid Ahmet Arvasi de orada. Zaman zaman Necip Fazıl Kısakürek, Seyyid Ahmet Arvasi oraya gelirlerdi, sohbetimiz olurdu. Biz gençler arkalarda olurduk tabii, hemen ağabeylerimiz etrafını sarardı. Bir gün böyle, dava nedir, ne değildir konuşuluyor, sohbet bunun üzerine. Önde oturanlardan bir tanesi Seyyid Ahmet Arvasi’ye: “Peki, dava adamını nasıl tarifleyeceğiz, üstat?” dedi. Şöyle döndü baktı, gülümsedi. Çok nurlu bir adamdı, yani gülümseyince yüzünde güller açan bir adamdı; kafamda resmi capcanlı. Şöyle baktı, dedi ki: “Adama sorarlar: ‘Bu memleketi sen mi kurtaracaksın?’ ‘Ben kurtaracağım, tek başıma kurtaracağım.’ diyebilen adam dava adamıdır.” Yoksa, hele birileri yola çıksın, hele ortalık bir güçlensin, işte bu konuda yatırımlar yapılsın, bilmem neler yapılsın, öyle… O zaman sana ihtiyaç yok ki. O zaman dava adamına ihtiyaç yok ki. Çünkü o zaman toplum zaten davayı kendisine dava edinmiş durumda, sana ihtiyaç yok ki. Dava adamı, hiç kimsenin sahiplenmediği yerde davasını sahiplenen adamdır.

Onun için, Müslüman aydının bunu da kendisine şiar edinmesi gerekiyor. Ne olacak peki durum? Ben elimden geleni yapayım, Allah rızası için. Ben yapayım… Ben üstüme düşen şeyi yaptım mı? “Falan adam yapmadı.” Yahu, bırak falan adamı, sen ne kadar yaptın? Başkalarının yapıp yapmadıklarını boşver; sen bir dön, kendi nefsine bak, kendine bak, ben ne yapmışım bugüne kadar diye. Şöyle bir dönüp bakıyorum, hakikaten incir çekirdeğini dolduracak kadar iş yapmamışım, doğru dürüst bir şey yaptığım yok. Ondan sonra da kalkıp en çok biz şikâyette bulunuyoruz: “Bana hiç kimse sahip çıkmadı.” Niye sahip çıksınlar sana, neden yani? Sana sahip çıksınlar diye mi yapıyorsun? “Ben tiyatrolar yaptım, battım. Ben film senaryoları yazdım, battım…” Yaptın, sus. Kimin bilmesi gerekiyor onu? Rabbin’in. Sen kendinden mutmain misin, kalbinden; “Ya Rabbi, ben bunların hepsini senin için yaptım.” diyebiliyor musun? Yoksa birileri bizi alkışlasın diye mi yapıyorsun?

İşte burada tasavvufa çok ihtiyacımız var. İşte tasavvuf burada giriyor devreye. Yani akıl, nefis ve gönül terbiyesi burada giriyor devreye. Enaniyetten kurtulabilme. Çünkü yaptığımız iş, insanoğlunun enaniyetini çok tahrik eden bir iş.

Yorum bırakın