Ana sayfa - Arşiv - Sevincimiz Ümidimiz, Ümidimiz Sevincimizdir… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Sevincimiz Ümidimiz, Ümidimiz Sevincimizdir… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Sevincimiz ümidimiz, ümidimiz sevincimizdir. Ahireti, kavramsal düşünme boyutundan, yaşanılacak huzura muhabbete neşeye gebe ve zaten kaçınılmaz bir biçimde bizi bekleyen bir güzellik olarak düşündüğümüzde “ahirete iman” denilen inanma biçimimiz, içini daha dünyada hikmetle idrakle yakînle doldurmuş olur ki, bu güzelliği ancak Allah’ın (c.c.) yardımı ile açıklayabiliriz. İnsanı, bizzat bilmediği ama hissettiği yerlerde dolaştırmak başka ne ile açıklanabilir ki… Bu düşünüş ve idrak, insanın yaşam, düşünme, eyleme biçimine tesir ederse inancı bütün sıcaklığıyla, içimizde ve dış dünyada tezahür eden bütün kaos ve çalkantılardan uzakta, nezih bir biçimde hissederiz ki “garazsız ivazsız ol her canlıya” deyiminden nasiplenmişiz demektir. İnsanın içi cıvıl cıvıl kaynar ya, bir şeyi aşkla, muhabbetle yaparsınız ya, işte o iş insana ağır gelmez. Yapmak istediğimiz şeyleri erteleme ihtiyacı hissetmeyiz. “Daha sonrayı halleden her şeyi halleder.” tarzındaki motivasyonlar, yani bir şeyi nefsin direncine rağmen ertelemeden yapmak hususunda ciddi mesafe katetmiş oluruz. Nefsin ruha eziyet tarzındaki marazları, hastalıkları ise koşa koşa kaçtığımız pislikler olur. Muhasebe kültürümüze “seha” yani doğruyu her hâlükârda kabul etmek anlamında yeni bir mevzi kazanmış oluruz böylece. Pisliklerin üzerini örtüp kendimizi kandırmak yerine “pisliği temizlemek” için aşk ve şevkle çalışır, didinir, bu konudaki ilahi yardım ve hissedişleri de büyük bir lütuf biliriz… Tasavvuf ehlinin aşk, muhabbet ve teslimiyet şeklinde ifade ettiği “sacayağı” yani üzerine gönül ehli yani gönüllü bir insanın manevi yolculuğunu bina eylediği, kalbimizde perçinlenmeyi bekleyen unsurlar ki, Allah yolunda her biri vazgeçilmez manevi direklerdir. O direkler olmadan maneviyatın ne duvarı ne çatısı örülebilir. Bir kez örülünce de maneviyatın çatısı ve duvarları, “kalp evi” dediğimiz mekân, Allah’ın nazar eylediği yer haline gelir. Orada gafletten, fasıklıktan, nefisperestlikten eser kalmamaya doğru yol alınır. Kalsa da hakiki kulun hoşuna gitmez… Allah (c.c.) da kulunu yolda bırakmaz. Yeter ki gayret kemerini kuşansın, Rabbi’ne layıkıyla güvensin… “Yola çıkan yolda kalmaz… ”

Her ânını son ânın rikkat ve hasretiyle geçirenler, manen ağız tadı yerinde olanlardır. Hiç şüphesiz bilgiyle duygu arasındaki büyük mesafeler Sevgiliye duyulan iştiyakla kapanır. Yaşanılır kıldığımız şeyler, gerçekten de yaşamak istediklerimizse doğru yoldayız demektir. “İstemek” sadece yalın bir duygu değil demek ki… İçinde arzu var, talep var, gayret var, aşk var.

Ümitlenmek, sevinmek ancak en üst mercie güvenin canlı bir tezahürü olabilir. Sürekli her ânımızı kuşatmayan bir duygu kalıcı olamaz. O ümidi canlı kılmak her an duygulu, her an içli, her an merhametli olmakla mümkün… Bu da ancak her demde eksiğini görmekle ve bundan zevk almakla mümkün. Zevk almak terakkiden, gidilecek yollar olduğunu bilmek; hem mevcudun kıymetini bilmekle hem daha fazlasını talep etmekle mümkün… Eline geçenin kıymetini bilmek, onun Allah’tan geldiğini bilmek, verilen ne varsa “kul kardeşlerle” bölüşmek, ahlakı herkesin sinesinde aranılan güzellik kılmak… Kulun iştiyakı, kulların iştiyakına dönmeli, hakikat herkesin sinesinde, dertlerin çözüldüğü ümit ve terakki arzusuna dönmeli. Maneviyat, insanların birbirine hava attığı ya da birbirinden kıskandığı değil, büyük bir iştiyakla bölüştüğü güzellikler olmalı. Ki Allah’ın (c.c.) kullara daha dünya hayatında verdiği ruh enerjisi, huzur ve ağız tadı olsun. Aksi halde maneviyat vehmi, maneviyat tahsilinin en büyük düşmanı… Ne aradığını bilmeyen, ne bulduğunu da bilemez… Kendini küçük gören, ideallerini de küçük görür. Hayata ve olaylara ümitle bakmak -her türlü tedbiri almak şartıyla- idealleri büyük insanların kârıdır.

Üzerinde çok düşünülecek güzellikler vardır. Onları düşününce içimiz içimize sığmaz, kâinatın her köşesindeki ilahi kurguyu bir de biz haykırıp ilan etmek isteriz. Ayakları yere basmayan bir çoğulculukla karıştırılmamak kaydıyla, “İlahi genişlik ve kuşatıcılık” çoğu zaman insanoğlunun hazmedemediği ya da hazmedemeyeceği bir enginliktir. Bazı tasavvuf büyükleri ateistin durduğu yere dahi “ilah-ı mutekad” derler. Yani o aslında zihnindeki kavramı reddeder, aslını reddetmek mümkün mü? Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ümmeti “ümmet-i davet ve ümmet-i icabet” diye tavsif buyurması çok büyük bir merhamet tezahürüdür. Çünkü o (s.a.v.) son peygamberdir ve tüm insanlığa gönderilmiştir. Pek çok insanın ya da hatta inanç sahibinin başkalarını ötekileştirerek yaptığı dışlama, İslam’ın özüne ve Peygamber ahlakına aykırıdır. Ve aslında belki de iyi niyetle söylemek gerekirse sadece dinine sarılayım derken tutunma çabasıdır. Bunun dışarıya yansıması başkalarını dışlamak şeklinde olmamalıdır. İslam tevhid dinidir ve tevhid, tabir yerindeyse kimsenin tekelinde değildir, hiç kimse insanlığın manevi geleceğine kendi durduğu yer açısından bir rezerv koyamaz. O yüzden Muzaffer Özak Hocaefendi “Amentü billah ila muradillah” demiştir. Yani Allah’a (cc) Allah’ın (cc) murad ettiği gibi inanın… Allah’ın (cc) kulları üzerindeki muradı ise en güzel Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şahsında, ahlakında, uygulamalarında kendini gösterir. Yani onun izinde gidenler ancak o muradın izlerini sürebilirler. Eğer bir doğruluk, bir hikmet, bir ahlak aranacaksa orada aranmalıdır. Aksi halde kendinden menkul bir din algısı ya da anlayışı olamaz. Üstelik İslam ahlakını da tartışmaya açmış oluruz ki bugün bu, tebliğin önündeki en büyük engeldir. İnsanın, kendi yanlışlarından ve varlık duygusundan yola çıkarak, kutsalın her temsil alanına “entelektüel şiddet” uygulaması asla kabul edilemez. İslam bu anlamda “açık medeniyeti” yani insan toplumunu önemser. Yani başkalarına bakışta aşağılayıcı ve dışlayıcı olmamak… Nitekim zinanın yasaklanması nesli korumak, katlin yasaklanması insan türünü korumak gibi amaçlara matuftur. Hepsi de tamamen insanî amaçlar türündendir. Sosyal hafızasını kaybetmemiş insanlar, tarihe baktıklarında uygulamada bunun böyle olduğunu gayet iyi bilirler. Nitekim Hristiyan mezhepler birbirine tahammül edemezken, İslam hâkimiyeti altında yaşanan huzur “Katolik külahı yerine Osmanlı sarığını” tercih eder hale getirmiştir bir zamanlar pek çok Batılıyı… O nedenle bütün beşeriyeti ilgilendiren konular üzerinde kafa yormak hem daha insanî ve mecburen de daha İslamîdir. Zaten İslam fıkhı ve tasavvufu bu konuda çok ilham verici bir yerde durmaktadır. Burada önemli olan, kişinin haklarını ve ödevlerini keşfetmesidir. Bu anlamda insan, sosyal ilişkiler ağının bir parçasıdır. İslam dininde Allah (c.c.) kendisine karşı işlenen günahları affederken, kullarına karşı işlenen günahlarda tövbe olsa bile önce zararın tazminini esas tutmuştur. Hırsızlık gibi… Önce zarar tazmini, sonra tövbe… İlahi muradın yeryüzünde izlerini arayanlar, her şeyden önce Vahyi yani Kur’ân’ı, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) indirileni doğru anlamalıdırlar.

Unutmayalım ki “İnsan ve Kur’ân, ikiz kardeştir.”

Ve bir düşünürün deyimiyle “En tehlikeli yanlış, doğruya en çok benzeyendir.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.