Seksenler Dizisi İle Yeniden Ekranda / Şoray Uzun

Öncelikle ‘Seksenler’ isimli yeni diziniz hayırlı olsun…
Teşekkür ederim, sağ olun.
Çalışmalarınız nasıl gidiyor, diziye ilgi nasıl, memnun musunuz?
Önce biz memnunuz yaptığımız işten, biz keyif alıyoruz. Sonra da ahalinin bu teveccühü bizi çok mutlu ediyor. Çünkü siz çok güzel bir iş yaptığınızı zannedersiniz, buna inanırsınız ama bunun karşılığı yoksa devamı olmaz. İzleyiciden beğeni gördü, devam ediyoruz, o anlamda bir sıkıntımız yok. Bir de çok güzel bir kadro oluştu, o anlamda bizim için keyifli bir çalışma.
Diziyi seyrederken insanlar kendi geçmişlerinden bazı kesitleri tekrar hatırlama şansı buluyorlar. Şu an kullanmadığımız eşyalardan tutun da giyim ve kuşama kadar, şimdi bize garip gelen davranış biçimleri tekrar canlanıyor. Fakat bir süre sonra konu sıkıntısı olur mu acaba?
Biraz kronolojik gidiyoruz. 1979 yılını 1980 yılına bağlayan yılbaşı gecesi başladık ve şimdi Mayıs ayına geldik. Arada 24 Ocak kararları geçti, ilk bedelli askerlik yasasını işledik. Almancı Şahin, Almanya’dan dayımızın oğlu olarak geldi, 12 Eylül’e doğru gidiyoruz. 12 Eylül’de de darbe olacak. Sonrasında 12 Eylül sonrasını işleyebildiğimiz kadar işleyeceğiz. Kronolojik olarak gittiğimiz için ileride ne yapacağımızı biliyoruz. Yirmi iki sene önce yaşandı bunlar. Biz de o dönemi çekirdek aile etrafında işliyoruz. Objeler, o dönemin yaşantısı aslında fon, bir ailenin etrafında küçük bir hikâyemiz var bizim ama güzel olan tarafı yalın olması ve sade olması. Güzellik biraz sadelikte, dizi abartıdan uzak, şaşaadan şatafattan uzak… Biraz Brezilya’nın futbolu gibi seyrederken ben de oynuyorum zannedersiniz. Size o kadar sade, yalın gelir ki güzelliği de oradadır zaten, aslında zor olan odur. Yoksa abartılı işi yapmak daha kolay.
İzleyici kitlesi olarak hem yeni kuşak hem de o dönemin tanıkları olan kuşaktakilerin izlediği bir dizi olarak, mesela baba ve oğul anne ve kız jenerasyonunu buluşturmuş oldu. Ben çocuklarımla seyrederken, bak bak bizim zamanımızda böyleydi, diye bazı açıklamalar da yapıyorum.
Aynı durumdayız, bir taşla iki kuş vurmuş olduk. Hem benim kuşak, ben ve benden büyük ağabeylerin kuşakları geçmişi yâd ediyor, nostalji oluyor. Hem de yeni kuşaklara açıklamakta zorlandığımız pek çok şeyi bir iletişim aracı olan televizyonda gösterebiliyoruz.
Doğalgazın ne kadar konforlu bir yakıt olduğunu ben kendimi paralasam çocuklarıma anlatamam ama onlar kömür taşıdığımız dönemleri izleyince bunun ne kadar konforlu olduğunu biliyorlar. Yine günümüzün çocukları birbirlerine twit atıyorlar, mesaj atıyorlar, herkesin elinde bir cep telefonu. O dönem mahallede bir iki kişide telefon vardı, bakkalda vardı, esnafta vardı, bir de jetonlu telefonlar vardı ki asla düşmezdi onlar. Bayram zamanı altı yedi saat telefon başında biriyle konuşmak için beklerdin… O anlamda geçmişle günümüz arasında köprü oldu. Yeni nesiller maalesef bilmiyorlar. Bırakın onları biz bile unuttuk neredeyse…
Pozitif bir insansınız. Yaptığınız çalışmalarda da bu pozitiflik, doğallık, seyirciyle bir şekilde buluşuyor. Önceki yapmış olduğunuz programlar da böyleydi. Siz Anadolu’yu gezerken de hakeza çok keyifle seyrediyorduk. Anadolu programı doğrusu çok keyifliydi.
Pozitiflik biraz benden kaynaklanmıyor. Şirin’i görünce Ferhat’a demişler ki: “Uğruna dağları deldiğin Şirin bu mu?” Ferhat da demiş ki: “Siz onu benim gözümle bir görseniz…” Biraz nereden baktığınızla ilgili bir şey. Siz yaptığınız işe biraz gergin bakarsanız gergin bir sonuç ortaya çıkar, siz küçümserseniz seyirci de sizi küçümser, siz doğalsanız ya da içtenseniz o hemen karşıdaki insana geçer. İnsanları yüz yüze kandırabilirsiniz ama kamerayı kandırabilen bir oyuncu, sunucu, bir televizyon figürü henüz analar doğurmadı, kamerayı kandıramıyorsunuz. Kameranın affı yok. İnsanın toleresi vardır. Bir hata yaparsınız, özür dilersiniz, o sizi affeder ama kamera bir makinedir, anında bütün yalınlığıyla onu kaydeder, onu kandıramazsınız, kameraya oyun olmaz. Ya da insana rol kesersiniz, iyi niyetlidir, saftır, temizdir, size inanır ama kamera buna inanmaz. Seyirciyle de kamera aracılığıyla buluştuğunuz için sizde bir yapaylık varsa bir negatiflik varsa seyirci sizi sevmiyor. Sevmeyince de hiçbir şey yapamazsın.
Gezi programıyla ilgili de ben yeterince gezdim, hatta çok gezdim. Eve geldim ufak oğlan beni tanımıyor, kucağıma alıyorum korkuyor, dedesini istiyor. Ben geziyorum, bir şeyler kazanıyoruz falan ama hayat öte yandan akıp geçiyor. Bir de çocukların o zamanına hiç dönemeyeceğiz. Erkek çocukları on üç on dört yaşından sonra kendilerini pek sevdirmiyorlar. Onlarla geçirilecek zaman en fazla üçle on yaş arası, ondan sonra onların başka bir karakteri, başka bir dünyası oluyor. Ben, oğlanlar yirmi yaşına geldiğinde kendimi paralasam her gün onlarla beraber olmak istesem onlar benimle beraber olmayacaklar, benim babamla olmadığım gibi, babamın rahmetli dedemle olmadığı gibi, erkek çocuklarda bu böyle. Baktık hayat gidiyor, iş var başarılı fakat benim bir aile hayatım yok, dedim benden buraya kadar.
Ondan sonraki bir yıl boyunca hep gezi programları teklifi geldi bana. İşin açıkçası ben gezgin değilim, benim işim oyunculuk ya da ben oyunculuk yaptığımı zannediyorum, ona inanıyorum. Ben sonuçta mikrofon tutan adamdım. Galiba sadece biraz doğru kişilere tuttuk, bir de ön yargısız sadece oraya gitmek için gitmedik. İlla bir program çıkaralım aman işte reytingimiz yüksek olsun diye bir kaygımız da yoktu.
Ama çok neşeli programlar çıktı…
Şunda anlaşmamız lazım; İncili Çavuş, Nasreddin Hoca, Karagöz, Hacivat, Komik-i Şehir Naşit Bey, İsmail Dümbüllü, bunlar bizim geçmiş değerlerimiz. Türk’ün mizah anlayışı dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Metropolden Anadolu’yu farklı göstermişler bize, herkes mutsuz, herkesin kavgası var, bütün kadınlar kocalarıyla zorla evlendiriliyor, adamlar çok mutsuz, herkesin Ankara ile bir derdi var vs. Böyle bir şey yok, külli yalan bu. Bize böyle göstermişler. Halbuki onlar mutlular ve aşk orada var, büyük şehirde aşk maşk yok. Kimse aşkını iki sene boyunca şöyle bir yoldan geçsin de bir göreyim diye beklemiyor. Yarım saat içinde twit atıyor, ertesi gün mesajlaşıyorlar, üç gün sonra ayrılıyorlar, üç günde ne yaşanıyorsa… Anadolu’da gerçek aşk, bize göre kıymetli aşk, emek isteyen aşk devam ediyor. Onların büyük çoğu da evleniyorlar, mutlular, ha fakirler, doğru. Ama mutlular bizden daha mutlular. Onlar kırmızı ışıkta 67 saniyeyi geri saymıyorlar, böyle bir dertleri yok. Karbonmonoksitle hiç tanışmamışlar, bizden daha sağlıklı ve daha mutlular, kimse mutsuz falan değil. Herkes mutlu Anadolu’da… Mutsuzluk bence büyük şehirde daha çok daha fazla… Maalesef Anadolu denildiğinde mutsuz insanlar topluluğu gibi bir şey algılanıyor, külli yalan. Bizim gezi programı en azından buna hizmet ettiyse ben o anlamda çok mutlu olurum. İşte bu gerçek magazindir, magazin dediğiniz şey aktüel çekimlerdir, aktüel çekimler de ahaliyle olur, her yerde olur. Gidersiniz Artvin’de su değirmenleri vardır. Oradaki insanların coğrafyasını, kültürünü, folklorunu yerinde gösterirsiniz. Folklor bir figür değildir, halk dansı değildir, folklor bir kültür mozaiğidir.
Bizim bu mozaik lafta kalmış. Güneydoğu’da düğünde zılgıt çekilir, Karadeniz’de horon tepilir, Ege’de zeybek oynanır, Adana’da davul zurna eşliğinde oynanır, Kütahya’da karşılama vardır, Ankara’da misket vardır… Bunların hepsi ayrı ayrı güzelliktir ayrı ayrı değerlerdir. Ama sadece bu değildir. Halkın doğal yaşamını, neşesini, sanatını ve güzel adetlerini ekrana taşıyınca yeniden insanımıza hatırlatmış olduk.
Bizim Erzurum barı var, hançer barı var, bıçakla oynanır. Cirit grupları var, yaşatmaya çalışıyorlar. Allah muhafaza İtalyanlar ciridi bir keşfetse bir el atsa dünya şampiyonası çıkarırlar ve ciddi geleneksel bir şey olur. Bizde cirit ‘amatör’ kulüplerin elinde kalmış gibi, birkaç tane cengaver sayesinde yaşamaya çalışıyor.
Erzurum’un cağ kebabı, hamburgerden daha hijyenik daha lezizdir. Bunları niye söylüyorum? Bugün gençlerimizde özenti kompleksi var. Bizim değerlerimiz var bizim kültürümüz var ve gerçekten zengin bir kültür. Biraz değerimizin farkında değilmişiz gibi hatta değiliz, gerçek ederimizin farkında değiliz. O gezi programı kendimizi biraz hatırlatma oldu. Orada turistlerle falan karşılaşıyoruz, dünyanın en muazzam yerlerinde ağızları açık bakıyorlar. Fakat yerli insanımızın derdi, traktörü satayım da oğlana ya da kıza bir düğün yapayım da millet şöyle bir görsün. Millet gördükten üç ay sonra sen banka kredisini ödeyemiyorsun, batıyorsun… Senin sattığın topraklara geliyor birisi tesisi kuruyor, senin çocuğun o toprağın ancak bekçisi olabiliyor. İnsanımızın gözünün açılması ve önünün de açılması lazım. Yeni nesil kendisi ile barışık olması lazım.
Anadolu’da şunu fark ettim. Bizim insanımız pozitif, karamsar kötümser değil; bir kere kadere inanmışız. Toplum olarak kadere inanmışız, kader böyle yazmış diye kös kös oturan tipler de değiliz ama başımıza gelen şeye çok fazla üzülmüyoruz, çok fazla tepki göstermiyoruz. Bizim başımıza gelen şeyler bir başka memleketin başına gelse bu kadar sene yaşayamazdı zaten.
Sizi hep TV’de gördük. Eminim ki tiyatroda da sizi izlemek keyifli olurdu.
Ben tiyatro ile başladım zaten. En sansasyonel, en ses getiren, en çok gişe yapan oyun “Şen Makas”tı. Türkiye’nin ilk interaktif oyunuydu. Ben bu oyunda yaklaşık bir buçuk sene rol aldım. Tiyatro anlamında ortada bir başarı varsa o başarıyı ticari anlamda da manevî anlamda da iş anlamında da ben gördüm. Gerçekten tiyatro çok saygın, çok özel bir sanat dalı, ama ben televizyonla daha fazla kişiye ulaşmayı daha kârlı görüyorum. Tiyatroya saygımdan zerre miktar eksilmiyor ama tiyatro biraz kişisel anlamda egosantrik bir iş, biraz ego besleyici. Benim egomun -büyük konuşmak olmasın, haddimi aşmış olmayayım- beslenmeye, şişirilmeye, alkışa malkışa ihtiyacı yok. Benim kendimce birincil önceliğim ne kadar çok kişiye ulaşırsam o kadar iyi. Bu ulaşma şekli de güzel, eli yüzü düzgün, hoş, kalıcı, karşılığı olan işler olursa o da benim için âlâ oluyor. Tiyatroya hiçbir itirazım yok, yine tiyatro da yaparım ama hani tiyatro sahnesinden tabutumu kaldırın gibi bir yaklaşımım yok. Tiyatro hayatımda fanatiği olduğum şeylerden değil. Daha doğrusu hayatımda dünyevî anlamda çok fanatiği olduğum bir şey yok. İlla şudur, bu olmazsa o olmaz diyenlerden değilim. Ne gelirse hayırlısı gelsin, üstümüze ne biçilirse elimizden geleni yapmaya çalışırız. Bu tiyatro olur, televizyon olur, gezi olur, sunuculuk olur, yarın öbür gün başka bir şey olur. Hiç alakasız ama araba kiralama işi yaparsın, adam gibi kirala, arabaların düzgün olsun işini iyi yap. İlla oyunculuk yapacağım vs. falan da yok ama oyunculuk yapmanın artısı, televizyonda ekran yüzü olmanın artısı pek çok kişiye ulaşıyorsun, bir de derdini çok net anlatabiliyorsun, öyle evelemeye gevelemeye gerek kalmıyor.
Sanatçı ve ahlak ilişkisini sormak istiyorum, magazin kültürünün içerisinde… Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim amatör bir televizyon izleyicisi olarak gözlemlediğim, magazinde yer alan sanatçı çok az gördüm. Onların da zaten kendi isteği yok, bunlar bir şekilde çekiliyor, herkes işini yapıyor. Sanatçıları çeken magazinci arkadaşlara da kızmıyorum, bir kere onlar benim meslektaşlarım. Ben iletişim fakültesini bitirdim, gazetecilikle başladım bu işe. Meslektaşlarımı kınamıyorum -kınamak haddim de değil zaten- ama magazin programlarında gördüğümüz figürler sanatçı mıdır tartışmak lazım. Yüzde seksen doksanının sanatçı olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla sanatçıyla ahlak arasındaki bağın ölçüsü magazin programları değildir. Magazin programlarındaki arkadaşlara da selam olsun. Siz, sizi çekmelerini istemiyorsanız genelde sizi çekmezler, onlar da sizi çekmeye çok meraklı değil, biraz arz talep meselesi. Arsanın sahibi izin vermezse siz oraya müteahhit olarak bina yapamazsınız, kaçak bina olur, kaçak binaya ruhsat alamazsınız, sıkıntı olur. Öyle kaçak köçek çekimler zaten belli ölçüde içerisinde olmak zorundadır. Sanatçılıksa sanatçıların yüzde doksanını ben magazin programlarında görmüyorum.
Sanatçıyı nasıl tarif edersiniz?
Sanatçı dediğiniz şey büyümemiş çocuklardır. Yani adamın yaşı altmıştır ama onun ruhu on beş yaşındadır. Anadolu’da çok gördüm öylelerini. Sanatçı ruhlular ve çok yetenekliler. Pek çok oyuncuya taş çıkartacak kişiler de gördüm. Sanatçı büyümemiş çocuktur. Onun bazı davranışları toplumun geneline normal gelmeyebilir, çocukça gelebilir. Çünkü büyümemiş içindeki çocuğu yaşatan kişidir sanatçı. İçindeki çocuğu öldüren adam zaten mutsuzdur.
Rol model olma hadisesi var. Yani benim hatalarım vardır, günahlarım vardır ama kişiseldir ve yaşadığım hayat içerisinde bunlara bir şekilde maruz kalacağım. Kendi hatalarımla yüzleşeceğim ama çıkıp belli bir zümre, dar bir zümre, hiç başı ağrımayan, devamlı gülen gezen tozan… Magazin derken ahlak ilişkisi derken bu konuda bir yanılgı oluşturulması, rol model oluşturulması…
Öncelikle magazin programlarına asla karşı değilim. İzleyicisi olduğu sürece de yapılacaktır. Fakat bu sanatçı ya da sanatçı sıfatı verilmiş insanların ekranda bu kadar vıcık vıcık görülmesinin ahalideki tezahürü biraz sevimsiz. Şu anlamda sevimsiz; hayatımda ilk defa gördüğüm, adını bile bilmediğim bir adam bana kaç para kazanıyorsun diyor, ilk sorusu bu. Bu bir edepsizliktir, bu bir haddi aşmadır, bu ne cürettir… Bu hadsizliği adam kendince haklı görüyor. Çünkü bir önceki akşam kimin arabası kaç para, kaç tane almış, nerede oturuyor onları seyretmiş. Evinin içine giriyorlar adamın, benim bildiğim ev mahremdir, o eve kimse gelmez. Evde röportaj olur anlarım ama gardolabını açmak… Alan var alamayan var, iki yüz tane ayakkabı koleksiyonun var. Hayrını gör ayağında paralansın da bundan banane, bundan bize ne yaa, komşuma ne, halamın kızına ne… Halamın kızı kendine ikinci ayakkabıyı alamıyor, senin iki yüz tane ayakkabını gördüğü zaman bilinçaltında bir şey oluşuyor, bu sanatçı milletinin üç beş yüz tane arabası oluyor diye biliyor. Ben vasat bir arabayla benzin alırken buna mı biniyorsun diye kınanıyorum. Sporda ve sanatta işin cılkı çıkmış vaziyette. Bunun da sebebi; ahalinin sanatçı geçinen ya da sanatçı zannettiği kişilerin hayatımıza ekran yoluyla bütün detaylarıyla girmesi, burada bir kontrol gerekiyor. Beni birinin aldığı villanın döşemesi zerre kadar ilgilendirmiyor ama toplumun bir bölümünü de ilgilendiriyor, o zaman da herkes böyle görgüsüzmüş gibi bir algı oluşuyor. Adam karşına çıkıp kaç para kazanıyorsun sen kardeşim, diyebiliyor. Şundan yüz sene öncesine kadar sokakta millet birbirini gördüğünde “nereden” diye sormazdı, soramazdı, ayıp bir şeydi nereden, demek. Ola ki adam söylemek istemediği bir yerden geliyor. Şimdi televizyon figürlerinde adını bilmediğin adam her şeyi soruyor; nerede oturuyorsun, evi kaça aldın, kaç odası var, çok mu rahat kazanıyorsun? Babamın sormadığı soruları soruyor bana.
Rol kişilik konusu da başka dert. Bizim gerçek hayattaki kişiliklerimiz değil canlandırdığımız karakterler üzerinden bir rol model algılayışı var. Ben Kaygısızlar dizisinde Kültigin’i oynarken sokakta bana tekme atıyorlardı. Kardeşim o Kültigin, sanal bir adam, kavgacı, ben kavgacı değilim, yüksek lisans yapan bir adamım, ben sadece oyunculuk yapıyorum, rol geliyor orada tekme atıyorum, ben gerçekten elemanı dövmüyorum, Cüneyt Arkın filmlerde gerçekten ölmüyor, onlar boya, kan değil… Hadi onu anladık, Cem Yılmaz’a diyorlar ki: “Sizin de amma yüzünüz asık.” Kardeşim, paranı vereceksin oyununu oynadığı salona gideceksin, orada sana ne hüneri varsa yapacak. Adam kalkmış hava alanına yetişmek için koşturuyor, sana espri yapmak zorunda değil ki. Bu adam yirmi dört saat espri yapan bir adam değil, adamın işiyle kendisini ayırmak lazım. Bir tipi canlandırıyorsun algıda problem oluyor, sizi o gördüğü adam zannediyor. Allah Polat Alemdar’a, Necati Şaşmaz’a yardım etsin, onun işi gerçekten zor. Normal hayatta onun başına Polat iş açıyordur. O bir aktör…
Güzel ve samimi bir söyleşi oldu. Teşekkürler…
Ben teşekkür ederim. Bu konular derin konular sabaha kadar bitmez…

Yorum bırakın