Ana sayfa - Manşet - Sanat, Kültürel ve Ahlakî Bir Savaş Alanıdır / Yazar – Oyuncu Bahadır Yenişehirlioğlu

Sanat, Kültürel ve Ahlakî Bir Savaş Alanıdır / Yazar – Oyuncu Bahadır Yenişehirlioğlu

Sizce büyük sanatçı olmanın kriteri nedir? Sizin cümlelerinizle sanat nedir? Sanatın hayatımıza etkileri nelerdir?

Eğer en büyük sanatçı olan Allah’a inanıyorsam, o zaman, en güçlü sanatçılardan biri benim olmam gerekir. İnanıyorsanız, güçlüyseniz ve gerçek manada İslam’ı hayatınıza geçirmişseniz, zaten sanatı asla hayatınızdan çıkaramazsınız. Sanatı hayatınızdan çıkardığınız zaman hoyratlaşıyorsunuz, katılaşıyorsunuz; anlayamaz, idrak edemez hâle geliyorsunuz.

Biz sanatı hayatımızdan çıkardığımız andan itibaren kaybetmeye başladık. Çünkü sanat insanın şuurunu açar, düşünme silsilesini geliştirir; kendi mefkûresinin önünü açan şeydir sanat. Çünkü sanat incelmektir, duymaktır, çanak anteninizin büyümesidir, daha çok şuanın size gelmesidir; buradan beslenerek yepyeni şeyler ortaya koymanız demektir sanat.

Yıllardır tartışılan, onun için mi, bunun için mi sanat. Sanat bizatihi insanın kendini inşasıdır, insanın kendini var etmesidir. Kendinden yola çıkarak kendini inşa ederek, bütün toplumun yarasını sarmak çalışmasıdır aslında sanat. Yara açan sanatla işimiz yok. Yara kapayan, yara saran insanlar olmaya ihtiyacımız var.

Bunun için, bunu sağlamak için entelektüel bir donanıma sahip olmanız, okuyor olmanız lazım. Okumayan birinin; kendi kadim değerlerini, kendi tarihini, kendini var eden kültürü tanımayan, bilmeyen birinin ve bunun üzerine evrensel bir okuma geliştirmemiş birinin sanat icra etmesi… Güdük kalan bir sanattır o, mefkûresi olmayan bir sanat hâline gelir. Kendinizi inşa etmek durumundasınız. Bunu da sanatla yapacaksınız, sinemayla yapacaksınız… Sanatın hangi dalında neyle iştigal edecekseniz edin, okuyor olmanız lazım. Çünkü sizi yaratan, bütün kâinatın sahibinin, size, O’nun Peygamber’i (s.a.v.) vasıtasıyla ulaştırdığı ilahi emir zaten “Oku!” diye başlıyor. Okumak, okumayı hayata geçirmek…

Günlerden bir gün, simsiyah bir gecede, gökyüzünde binlerce yıldızın olduğu, ama Mekke’nin köhne ışıklarının ileride göründüğü bir atmosferde, eğer şehrin ışıklarını kapatırsanız, o zaman insanoğlu ile gökyüzünün arasındaki perde ortadan kalkar, o muhteşemliği görürsünüz. Şehrin ışıkları bizim tefekkürümüzü de azaltır aslında. O yüzden, o dönemi bir an için gözünüzün önüne getirin. Sonsuz bir gökyüzü, binlerce yıldız ve içinde bulunduğu toplumun değer yargılarını tanımayan, reddeden, tahrif olmuş Hristiyanlığı, tahrif olmuş Yahudiliği, putperestliği, ateşe tapanları, puta tapanları reddetmiş bir insan. Bir şey gelecek, ama ne gelecek? Bir müjdeyle müjdelenecek, ama onun ne olduğunu bilmiyor, henüz kodlarına sahip değil. Ama bazen yukarılara çıkmak, bulunduğunuz yerden dışarıya çıkmak ve içinde yaşadığınız topluma yukarıdan bakmak, insanın düşünce yapısını geliştirir, daha doğru kararlar almasına sebebiyet verir. Felsefecileri, dervişleri, âlimleri ve peygamberleri hep dağlarda görürüz bu yüzden. Usulca dağa tırmanıyor, dağın tepesine doğru. Oradan Mekke’nin köhne ışıkları… Birden gökyüzünde bir hareketlenme başlıyor, garip bir şey, garip bir hareketlenme, şimdiye kadar şahit olmadığı bir şey. Birdenbire, o an, bir an, karşısında şimdiye kadar hiç görmediği, alışık olmadığı garip bir varlığın kendine doğru geldiğini görüyor. “Aman Allahım, ne bu?” Kanadının bir ucu ufkun bir ucunda, diğer ucu ufkun diğer ucunda, garip, müstesna bir canlı. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’e, “Oku!” diye sesleniyor.

Okumak ilahi bir emirdir. Tüm kâinatın sahibinin bizlere gönderdiği bir tebliğdir. Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) “Oku!” diye emrettiğinde, hususi hâlini gösterdiğinde bir metin de sunmadı; bir papirüse, bir levhaya, bir deriye yazılmış bir metin de yoktu. Hayatı okumak. Arz üzerindeki duruşumuzu belirlemek. Anne gezegeni dediğimiz rahimden çıktığımız, yeryüzü gezegeninin kabrine girdiğimiz o süreç içerisindeki kendi menkıbemizi okumak. Niye yeryüzündeyim? Niye bizatihi insan olarak yaratıldım? Ben niye sanat icra edeceğim? Ben niye sinemayla uğraşacağım? Ben niye kitap yazacağım? Neden baba olacağım, neden koca olacağım, neden adam olacağım? Bu soruları sormak gerekir. Okumamız gereken budur. Fanatik olmayan bir bakış açısıyla, bütün toplumu, bütün dünyayı, yaşananları ve hayatı okuma. O zaman bir kimlik belirleyebilir; omurgalı bir duruşla, şahsiyetli bir duruşla, merhametin, muhabbetin ve şefkatin temsilcisi olabiliriz.

600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu bunu sağladı. 600 yıl bu muhabbeti sağladı. Ne zaman ki çekildi, ne zamanki II. Abdülhamit Han tahttan indirildi, o andan itibaren Ortadoğu’ya kan, gözyaşı hâkim oldu. İnanılmaz büyük bir tarihin sahibiyiz, anlatacağımız çok şey var. Sinema bu sebeple en güçlü araçlardan biri.

Kendi değerlerimizi yansıtacak sanatı icra etmek için nereden başlamalıyız, işin sırrı nedir, özünde ne var?

Bana göre işin sırrı ve özü şu: Kendinizi, sizi var eden kültürü, inanç sisteminizi, kadim değerlerimizi, Anadolu coğrafyasını, Anadolu coğrafyasına gelinceye kadar yaşadığımız o serüveni, yani kadim tarihimizi içselleştirmeden; bunun üzerine entelektüel bir duruşla, bir aydın duruşla evrensel bir okuma geliştirmeden sanat yapmanız mümkün değil. Zihni yapısı iğdiş edilmiş, sadece bir milat alınarak, evveli yok sayılarak, tu kaka denilerek, dışlanarak, küçük görülerek bir yapı inşa ediyorsanız, bir kimlik var etmeye çalışıyorsanız, olmuyor. Cumhuriyet’ten itibaren var olduğumuzu kabul eder, evvelini kötü, ahlaksız, hain ilan ederseniz, koca bir tarihi elinizin tersiyle iterseniz, o zaman üretemiyorsunuz. Üniversitelere bakın! Uluslararası standartta, dünya üzerinde tartışılabilecek ve üzerinde çok fazla konuşulabilecek kaç tane akademik tez ortaya koydular yıllardır, kaç tane orijinal fikirle dünyadaki literatüre geçtiler?! Hâlâ kimliği olan bir Türk sinemasının olmadığından bahsediyoruz, hâlâ Türk sineması diyebileceğimiz ve bütün dünyada örnek gösterilebilecek ve değer olarak alınabilecek bir sinemadan bahsedemiyoruz. Çünkü eğer siz kendi kadim tarihinizi, değerlerinizi, sizi var eden o Anadolu coğrafyasının her nüvesini hissetmiyorsanız, bunun üzerine kendinizle barışık yeni bir inşa derdine girmiyorsanız, yeni bir şey üretemiyorsunuz demektir. Zihin yapısı iğdiş edilmiş zihniyetlerin yeni şeyler üretmesi mümkün değildir.

O yüzden, kendi kimliğimize sahip çıkacağız, kendi medeniyetimize sahip çıkacağız; kendi tarihimizin, kendi medeniyetimizin kodlarına sahip çıkıp bunun üzerine evrensel bir okuma geliştireceğiz. Şovenist bir dille mi? Asla. Sömürmek için mi? Asla. Kan dökmek, gözyaşını çoğaltmak için mi? Asla. Biz öyle bir medeniyetin temsilcileri olmadık. İhya etmek için, yaraları sarmak için; merhametin, muhabbetin, şefkatin, rahmetin temsilcileri olarak, bütün dünyadaki acıya son vermek istiyorsak sanat en büyük güç. Sanatla uğraşanlar aynı zamanda birer savaşçıdır. Kadim sanatla, gerçek sanatla, kadim edebiyatla, gerçek sinemayla uğraşanlar birer savaşçıdırlar. Popüler kültüre hizmet eden, sadece para kazanmaya yönelik gayretleri, yazılanları ve çalışmaları zaten konumuz dışında tutuyoruz. Kendimize güvenmek zorundayız. Güçlü bir medeniyetin temsilcileriyiz biz. O yüzden güçlü sinemamızı var etmemiz gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.