Ana sayfa - Manşet - Sağlık ve Hastalığın Toplumsal Boyutları / Dr. Öğr. Üyesi İslam Can

Sağlık ve Hastalığın Toplumsal Boyutları / Dr. Öğr. Üyesi İslam Can

“Sağlık Olsun Sağlığın Toplumsal Görünümleri” adlı kitabınızdan hareketle “Hastalık; doku ve hücrelerde yapısal, fonksiyonel ve normal olmayan değişikliklerin ortaya çıkardığı durumdur. Hastalık kavramı her ne kadar biyolojik bir eksende tanımlansa da, hastalık sadece biyolojik bir süreç değildir. Zira hastalık, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir olgudur.” diyorsunuz. Biraz anlatır mısınız?

Esasında bahsettiğiniz husus, aynı zamanda “Sağlık Olsun” kitabımızın da temel iddialarından birini oluşturmaktadır. Çünkü dikkat çekmeye çalıştığım mevzu, gerek sağlık gerekse de hastalık konusunda, modern tıbbın üzerine inşa edildiği “biyo-medikal felsefe”nin eleştirisine yöneliktir. Sorunuzun yanıtına geçmeden önce, biyo-medikal yaklaşımın temel önermeleri üzerine birkaç kelam etmek isterim… Biyo-medikal yaklaşım, Avrupa’nın düşünme biçiminin bir ürünüdür. Malumunuz Avrupa’da Ortaçağ düşünüşünün sona ermesi ve modern dönemin bir felsefe olarak vücut bulması, Aydınlanma olarak adlandırılan ve temelde Descartes’in Kartezyen felsefesini önceleyen bir süreci ifade etmektedir. Kartezyen felsefenin çıkış noktası, varlığı fizik-metafizik ya da madde-ruh olarak birbirinden ayırmasıydı. Bu düşünüş şeklinin bir ürünü olarak modernizm, makrodan mikroya tüm paradigmayı yeniden kurguladı. Bilimler, toplumsal kurumlar, insanın yaşam alanları, kısacası varlığa ilişkin ne varsa bu düalist yaklaşımın bir ürünü olarak inşa edildi. Madde-ruh ayrımında terazi, her zaman maddenin kefesi lehine ağır bastı. Ruhtan uzaklaştırılan madde ya da metafizikten uzaklaştırılan fizik, bireyden topluma, siyasetten sağlığa, dinden hukuka, ekonomiden kentleşmeye kadar etrafımızı çepeçevre kuşattı. Dolayısıyla yaşadığımız çağ, maddenin kuşatılmışlığıyla hemhal olduğumuz yeni bir sürece evirilmiş oldu. Bu evirilme yaklaşık üç asırdır devam etmektedir. Zira modern tıbbın biyo-medikal felsefesi, doğrudan bu ilişki biçiminin bir ürünüdür… Tekrar soruya dönersek, yukarıda hastalık ile ilgili kitabımıza aldığımız tanım, hastalığı sadece dokulardaki ve hücrelerdeki yapının ve fonksiyonların bozulmasıyla açıklamaktadır. Bu tanım aynı zamanda modern tıbbın hastalık tanımıdır. Modern tıp sağlık ve hastalığı, Kartezyen felsefenin “maddeci” anlayışına uygun olarak tanımlamaktadır. Çünkü biyo-medikal modele göre hastalıklar öncelikle bireyin genetik yapısının, biyolojik durumunun ve yapısal özelliklerinin sonuçlarıdır. Başka bir deyişle sağlık ve hastalık durumu öncelikle bireyin yaradılış özellikleri ile ilgilidir. Bu modelde, hücreler, dokular, organlar ve sistemlerden oluşan insan vücudu adeta bir makine gibi ele alınmaktadır. Makinenin iyi çalışması sağlık durumunu temsil ederken, herhangi bir parçasının bozulması, görevini tam yapamaması hastalık ve sağlıksızlık anlamına gelmektedir… Bu yaklaşım insan bedenini akıl ve vücut olarak ikili bir biçimde ele almakta, böylelikle fiziksel hastalıkları sadece maddi vücutla ilişkilendirmektedir. Ayrıca bu model, bedeni bir makine gibi düşünmekte, hastalıklar ise bu biyo-kimyasal makinede ortaya çıkan uyumsuzluklar ya da makinenin bozulmuş bir parçası olarak yorumlanmaktadır. Bunun yanı sıra hastalıkların sebebi, sadece mikrop teorisiyle açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak biyo-medikal yaklaşım, kompleks kronik hastalıkları sadece mikrop teorisiyle kuşkusuz açıklayamamaktadır. Kaldı ki bir makine olarak düşünülen beden hastalandığında ise, bir maddeye ya da mekanik bir nesneye yaklaşıldığı gibi çözümler üretilmektedir. Maalesef günümüzde hekimlerin hastalığa yaklaşımıyla, bir oto tamircisinin otomobilin motorundaki aksaklıklara yaklaşımı arasında pek bir fark bulunmamaktadır. Modern tıbbın temsilcisi olan hekim ile tamircinin uyguladığı tedaviler, yöntem bakımından birbirine çok benzemektedir. Hekimin önerdiği ilaçlar ya da cerrahın uyguladığı operasyonlar, tamircinin otomobil üzerindeki tasarrufundan farklı değildir. Makine olarak kurgulanan beden, alınan ilaçlar neticesinde iyileşmesi umulmaktadır. Kapitalist bir sermayeye dönüşen ilaç sektörünün gerçekten sağlığı tedarik edip etmediği ise bir başka vahim mesele olarak durmaktadır… Mevzuyu çok dağıtmadan tekrardan sorunuza dönelim. Ben hastalığın sadece biyolojik bir süreç olmadığını aynı zamanda sosyal ve kültürel bir durum olduğunu öne sürmekteyim. Hem hastalığın ortaya çıkışı hem de tedavi süreçleri, sosyo-kültürel bağlamlardan ayrı düşünülemez. Çünkü hasta ya da hastalık, bireylerin rollerinden ve sorumluluklarından, ayrıca kişiler arası yükümlülüklerinden dolayı başlı başına sosyal bir durumdur. Zira genellikle sağlık ile birlikte ele alınan hastalığın aynı zamanda beş farklı ilişki biçimi bulunmaktadır: Sağlıklı yaşam tarzları (koruyucu hekimlik); hasta hayatı, hasta rolleri ve hastalığın sosyal inşası; hasta-hekim ve hasta-yardımcı sağlık personeli etkileşimi; sağlık ve hastalığın toplumsal nedenleri (sosyal epidemiyoloji) ve toplum sağlığı ve sağlık sistemi. Kuşkusuz bu ilişki biçimlerine tek tek değinmek, bu mülakatın sınırları içerisinde mümkün değildir. Ancak bazı örnekler üzerinden hastalığın sosyal ve kültürel boyutlarına kısaca dikkat çekmeye çalışayım… Malumunuz eskilerin “hıfzıssıhha” olarak ifade ettikleri, günümüzde ise “koruyucu hekimlik” olarak adlandırılan uygulama biçimi, esasında sağlık ve hastalığı belirleyen bir yaşama kültürüdür. Örneğin Müslüman hekimler, sağlığın temin edilmesi ve hastalığa maruz kalınmaması için altı dış faktörün (altı gereklilik/sitteh zaruriyyeh) gerekli olduğunu ileri sürmekteydiler. Bu faktörler; hava (çeşitli iklim ve arazi şartları da dâhil), yiyecek ve gıdalar (öğün zamanları ve ne kadar gıda alınması gerektiği), dinlenme ve hareket (spor, jimnastik), uyku (hangi vakitlerde ve ne kadar uyunacağı), sinirlerin rahatlaması (stres, duygu yoğunlukları, gerginlik gibi nörolojik durumlar) ve bedenin cinsi münasebetinin düzenlenmesi. Şimdi asıl soru şu: tüm bu faktörler tüm kültürlerde ve toplumlarda temel belirleyiciler olarak düşünüldüğünde, sağlık ve hastalıkla doğrudan ne tür alakası var? Bakınız toplumu bedenleştiren ve bir et parçası gibi bu iskelete şekil veren kültür, bu altı gerekliliği de tayin eden şeydir. Aynı zamanda sağlığı da hastalığı da belirleyen bir potansiyele sahiptir. Örneğin bu altı gereklilikten biri olan yiyecek ve gıdalar konusunu ele alalım. Bilindiği üzere tüm toplumlarda ve kültürlerde, yeme-içme alışkanlıkları birbirinden farklılaşmaktadır. Ne tür gıdalar tükettiklerinden tutun da nasıl tükettiklerine varıncaya kadar birçok yeme-içme pratikleri değişkenlik göstermektedir. Zira Müslüman toplumlarda içki içmek ya da domuz eti yemek gibi haram olan alışkanlıklar, böyle bir yasağın olmadığı toplumlarda, şüphesiz farklı hastalıklara neden olabilmektedir. Ya da fazla gıda tüketen, mesela fast food tüketimin yoğunlukta olduğu toplumlarda obezitenin sıklıkla görülmesi, kültürün hastalık üzerindeki etkilerini açıkça ortaya koymaktadır. Bakınız bu altı gerekliliğin ilk maddesinde yer alan “hava” faktörü, sanayileşmeyle birlikte hızla artış gösteren veya genişleyen kentleşmeyle doğrudan ilgili bir durumdur. Çünkü yapılan araştırmalar astım hastalığının hava kirliliğiyle birlikte daha yaygın olarak görülmeye başlandığını, ayrıca kentleşmenin temiz havaya ve temiz suya erişimde imkânsızlıklar oluşturduğunu, astım, KOAH gibi akciğer hastalıklarının kentleşmeye bağlı olarak ciddi düzeyde arttığını göstermektedir… Bununla birlikte yapılan araştırmalar, sosyal ve kültürel birçok değişkenin hastalık üzerinde önemli etkileri olduğunu da ortaya koymuştur. Cinsiyet, medeni durum, din, ekonomik gelir, işsizlik, yaşanılan yerleşim birimi ve hatta etnik yapıya göre dahi hastalık durumları farklılaşmaktadır. Bu değişkenlerle ilgili birkaç örnek verip yanıtımı sonlandırmak isterim. Yapılan araştırmalarda örneğin çiftlikte çalışanların şehirde çalışmaya başlamalarıyla kalp hastalığına yakalanma riskleri, kırsal kesimden kente göç edenlerin kansere yakalanma riskleri daha yüksek olduğu bulgulanmıştır. Medeni durumla ilgili yapılan araştırmalarda, boşanmışların ya da dulların ölüm oranlarının evli çiftlere kıyasla daha yüksek olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Ayrıca boşanmış veya dul erkeklerin, boşanmış veya dul olan kadınlara kıyasla ölüm oranlarının yüksek olduğu da bir diğer bulguyu oluşturmaktadır. Cinsiyetle ilişkilendirilen araştırmalarda, kadınların erkeklere kıyasla hasta olduklarını daha çok kabul ettiği ve sağlık kuruluşlarına başvurduğu görülmüştür. Öte yandan erkeklerin kadınlara kıyasla iş hayatında çokça yer almaları, erkeklerin mesleklerinin kadınların mesleklerinden genellikle zor olması, meslek hastalıklarına daha fazla yakalanmalarına neden olmaktadır. Bunun yanı sıra din ve hastalık ilişkisine yönelik araştırmalara bakıldığında da, dinin sağlık üzerinde önemli etkilerinin olduğu görülmüştür. Mesela dini etkinliklerde bulunmanın, bireyleri bulaşıcı hastalıklar ve diyabet gibi erken ölüm risklerinden koruduğu, ayrıca dinin, bireylerde travmatik olaylar ve stresle başa çıkma davranışını güçlendirdiği, özellikle ölüm, ölümle neticelenen hastalıklar, ağır ve uzun süreli hastalıklar, ağır kazalar ve yaralanmalar gibi olaylarda, sürecin daha kontrollü atlatılmasına yardımcı olduğu bulgulanmıştır. Din faktörüyle ilgili bir diğer ilginç bulgu ise dine önem veren ve dini etkinliklerde bulunanların; şiddet, içkili araç kullanma, emniyet kemeri takmama, madde kullanımı, egzersiz yapmama ve yaralama gibi birçoğunun suç olarak değerlendirilebileceği olumsuz davranışları çok daha az gerçekleştirdikleri bulgulanmıştır. Daha birçok sosyal ve kültürel faktör, sağlığı ve hastalığı doğrudan ilgilendiren hususlardır. Dolayısıyla hastalık sadece doku ve hücrelerdeki bozukluklara indirgenemeyecek kadar geniş ve kapsamlı bir meseledir.

“Sağlıklı yaşam miti, hastalığın değişen sosyal inşası” “Sağlıklı yaşam mitlerinin bir tür tarikat kutsallığında benimsenmesi ve medya unsurlarının yaşlanma ve obezite korkularını toplumun bilinçaltına süpürmesi” gibi deyimlerinizden ne anlamalıyız? İnsanların sağlık ve hastalık algılarının günümüzde müsbet ya da menfi çeldiricileri var mı? Bu durum sağlık bilincimizi, kendimizi iyi hissetme ya da hissetmeme durumumuzu nasıl etkiliyor?

Bir deyişe göre 18. yüzyılın sloganı “mutluluk”, 19. yüzyılın sloganı “özgürlük” ve 20. yüzyılın sloganı ise “sağlık” olmuştur. Her asrın kendi dinamikleri temelinde üretilen toplumsal gerilimler, “kurtarıcı” misyonu yüklenen ideolojiler veya eğilimler aracılığıyla yeni kurtarıcılarını da ilan etmişlerdir. Kuşkusuz sağlık da; sanayileşme, kentleşme, tıp alanındaki teknik gelişmeler ve salgın hastalıkların artışı gibi etkenlerden dolayı 1900’lü yıllardan itibaren adeta hemen her örgütlenme biçiminin söylem geliştirdiği bir slogana dönüşmüştür. “Modern tıp” kelimesi de, bu söylemin “sihirli kavramı” olarak egemenliğini ilan etmiştir…

Modern öncesi dönemde bazı kültür ve inanışlarda hastalık dinsel ya da mitsel bir anlam taşımaktaydı. Modern döneme kadar hastalık, çoğunlukla tanrısal gazabın bir aracı olarak anlaşılmaktaydı. Bu algıya göre tanrıların verdiği hastalık cezaları, ya bir topluluğu ya da bir bireyi hedef almaktaydı. Özellikle Ortaçağ Hristiyan inancında bu anlayış, toplumun geneline yayılmış ve insanlar için rahip, papaz ya da azizler, hastalıkları iyileştiren hekimler olarak görülmekteydi. Hristiyanlar Hz. İsa’nın en büyük hekim olduğuna inanmaktaydılar. Ancak bir zamanlar sınırları kesin olarak belirlenmiş olan “hastalık” kavramı, bugün puslu, bulanık ve belirsiz bir anlama kavuşmuştur. Nadir zamanlarda görülen, başlangıcı ve sonu belli olan ve bir defaya mahsus karşılaşılan bir durum olmanın yerine, sağlığın sürekli bir eşlikçisi, sağlığın öbür yüzü ve sürekli bir tehdit unsuru olarak görülmektedir. Bu nedenle hastalığa karşı sürekli tetikte olmak, haftanın her günü, günün yirmi dört saati hastalıkla mücadele etmek gerektiği insanlara telkin edilmektedir. Sağlıklı yaşam için mücadele etmek adeta hastalığa karşı sonu gelmeyen bir savaşa dönüşmektedir. Dolayısıyla günümüzde hastalık, adeta bir inanç biçimi gibi kutsanan sağlık dininin ritüellerine aykırı davranmayı ifade eden bir günahkârlık gibidir. Sözgelimi çaya şeker atma(ma)k alışkanlığı, hastalığa yakalanabilme korkusundan kaynaklı olarak, bir ibadetin yapılma durumunu konuşmaktan daha fazla günümüz insanının riayet ettiği bir ritüele dönüşmüştür. Böylece sağlıklı olmak ve hasta olmamak için tedavüle sokulan tüm korkular, insanların gündelik yaşamlarını bir kutsallık temelinde düzenlediği eylemleri beslemektedir.

Maalesef ki bugün sağlık, her geçen gün topluca katılan partizanlarıyla bir ideolojiye dönüşmektedir. Sağlığın bir ideoloji olarak algılanması, bu ideolojiye ayak uyduramayanları ya da ideolojiye aykırı davranışları sergileyenleri bir “hasta” yaftasıyla etiketlemektedir. Çünkü sağlık ideolojisi, “kutsal modern tıbbın buyruğu” olarak görülen medikalizasyon aracılığıyla, yaşamları “sağlıklı” olarak kurgulamak istemektedir. Sağlık ideolojisinin manifestosunda “hasta”, medikalizasyon sürecine uyum sağlayamayan kişi olarak inşa edilmektedir. Nasıl ki bir toplumda sosyalizasyonu (sosyalleşme) gerçekleşmeyen birey, toplumun kültüründen ve sosyal ilişkilerden uzak bir yerde, asosyal olarak konumlandırılıyorsa, medikalizasyonu gerçekleşmeyen birey de, hasta olarak adlandırılmaktadır. Öyle ki bugünün toplumlarında medikalizasyon, bir sosyalleşme biçimi olarak var olmakta ve hatta sosyalizasyonun da yerini almaya namzet görünmektedir. Belki de geleceğin toplumları sosyal-asosyal olarak değil, sağlıklı-hasta olarak kategorileştirilecektir.

Günümüz toplumları adeta bir tür hastalığa dönüşen korkularla yaşamaya başlamıştır. Bu yeni hastalığın adı ise bana göre “sağlık hastalığı”dır. Sağlık hastalığı, “sağlıklı yaşam” kavramıyla sembolleştirilen bir söyleme, steril ve tüm mikroplardan arındırılmış mekânlara, vücudu hastalıklardan ve hasta olma ihtimali olan tüm eylem ve pratiklerden uzaklaştırarak karantinaya almaya, kısacası hasta olma korkusuyla korkutulan bireylerin sağlıklı yaşam mitinin kutsallığına iman ettirilmesidir. Bu sağlık dininin buyruklarını yerine getirmemek ya da bu buyruklara karşı çıkmak, günahkârlıkla yani hasta olmayla eş değerdir. Hasta olmak istemeyen kişi, sadık bir müridin zikri ve rabıtası gibi, egzersizlerden beslenme alışkanlıklarına kadar, ödevlerini yerine getirmektedirler. Örneğin televizyonlarda ya da çeşitli medya organlarında yapılan reklamların birçoğu, temizlik ürünleri, kozmetik ürünleri, gıda, kıyafet, konutlar, arabalar, elektronik cihazlar ve daha birçok ürün, kullanıldığı takdirde “sağlıklı olunacağı” mesajı verilerek sunulmaktadır. Dolayısıyla sağlık, tüm kilitli kapıları açan bir “maymuncuk” görevi üstlenmiştir. Sağlıklı olmaya çabalayan bireyler ise bu ürünleri kullandığında ya da söz konusu uygulamaları/tedavileri/kürleri yerine getirdiğinde, daha sağlıklı olduğu düşüncesiyle adeta makbul vatandaş gibi tüm görev ve sorumluluklarını yerine getirmenin huzuruyla yaşamını sürdürmektedir. Böylelikle birey, hastalanmamak için önerilen ürünleri tüketen bir “müşteri”ye dönüşür. Çeşitli endüstrilerin reklam ya da sözde uzmanlar tarafından yüreklere saldığı hastalık korkusu, bu ürünleri alarak yatıştırılmaya çalışılır. O halde yaşayan ünlü sosyologlardan Anthony Giddens’ın demokrasi için sorduğu sorudan hareketle, sağlıkla ilgili bir soru sorarak bu hususu biraz daha açalım. Giddens “demokrasinin paradoksu” olarak formüle ettiği kavrama, şu soruyu sorarak erişmekteydi: “Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar demokrasiyle yönetilen ülke olmasına rağmen, neden bu kadar çok savaş yaşanmaktadır?” Bu soruyu sağlığa taşıyalım. “Dünya tarihinde daha önce hiç olmadığı kadar sağlık hizmetleri, ilaç tedavisi ve tıbbi cihazlar varken, bugün neden bu kadar çok ve çeşitli hastalıklar ve ölümler var?” Bu soruya verilecek yanıt, umarım bugünün tıp ve sağlık pratiklerinin yeniden düşünülmesini ve gözden geçirilmesini sağlayabilir.

Tıbbi etik kurulların dört dörtlük işlemediği bir vakıa… Dolayısıyla konuşulacak çok konu da var. Bu çerçevede medikal magazin dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, haklısınız, tıbbi etik kurullarının işlerliğine yönelik önemli yapısal ve eylemsel problemlerimiz var. Sağlığın ticarileşmesi, kâr getiren bir sermaye olarak düşünülmesi, tıp eğitiminde “etik” problemine yeterince yer verilmemesi, sağlık hizmetlerine yönelik denetleyici mekanizmaların olmayışı, sağlık politikalarındaki yetersizlikler ve daha birçok husus, bu kurulların sadece kâğıt üzerinde kalmasını ve müdahil olamamasını beraberinde getirmektedir. Üzülerek görüyorum ki çoğunlukla tıbbi etiğe yönelik, sağlık çalışanlarında ve sağlık hizmetlerini alan vatandaşlarda bir “etik bilinci” oluşmuş değil. Bununla ilgili sağlık alanında birçok konu örnek verilebilir kuşkusuz… Mesela bunlardan biri sorunuzda da geçen “medikal magazin” konusu. Medyanın tüm aygıtlarında özellikle televizyonlarda yayınlanan sağlık programları, gerek ele alınan aynı tip konular gerekse de sağlık adına konuşan hekimler arasındaki çelişkili açıklamalarla gerçekten çok vahim olan durumumuzu ortaya koymaktadır. Ve bu programların tıbbi bilgi açısından denetlenmeden, doğabilecek riskler hesaba katılmadan, reyting kaygısıyla sunulması, başlı başına önemli bir etik sorunudur…

Bu programlara biraz daha yakından baktığımızda şu tespitlerde bulunmak mümkündür. Genelde sabah kuşağında yer alan bu programlar, sağlığı magazin ile harmanlayarak sunmakta ve böylece programın izlenme oranını yükseltmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca medikal magazinin konularına baktığımızda genellikle benzer konuların ele alındığı da görülmektedir. Diyet, zayıflama, estetik, ilaç kürleri veya hastalıklardan kurtulmanın sözüm ona “mucizevi” şekilleri, kadınların çoğunlukla maruz kaldığı rahatsızlıklar, spor yapmanın önemi, cinsel problemler vs.

Bu programların spot cümlelerine baktığınız da genellikle benzer şeyler söylendiğini görürsünüz: “ideal beden için beslenme tüyoları”, “diyetle formunuzu koruyun”, “kilo sorununuzdan kurtulun”, “formda bir yaz için yapılması gerekenler”, “sağlıklı ve fit bir beden için altın kurallar”, “ameliyatsız burun estetiği”, “mükemmel vücuda sahip olmanın şifreleri” vs. gibi… Televizyondaki sağlık showları ve sağlık haberleri, genellikle insanları sağlıkları konusunda bilinçlendirmenin ötesinde hedef kitlenin çokluğu ve reyting kaygıları gözetilerek yapılmaktadır. Örneğin geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de çokça izlenen bir ulusal kanalın haber masasında çalışan bir hanımefendi bu duruma dikkat çekmişti. Bu hanımefendinin beyanına göre Multiple Skleroz Haftası’nda MS ile ilgili bir haber yapma eğiliminin, Türkiye’de bu hastalığa yakalanan kişilerin sayıca az olması ve dikkat çekmeyeceği öngörüsüyle reddedildiği, bunun yerine kalp, kanser ve kısırlık gibi herhangi bir sağlık haberinin daha fazla reyting getireceği hesabıyla yapılmasının kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır.

Medikal magazinle ilgili bir diğer husus medyada yer alan “sağlık fenomenleri”dir. Bunların kim olduklarını herkes biliyor. Mesela bir hekim çıkıp “kolesterol düzeyi sağlık göstergeleri açısından önemlidir” diyor, diğeri çıkıp “kolesterol sağlık ve hastalıkla ilgili önemli bir veri değildir” diyebiliyor. Bir hekim çıkıp şu gıdayı tüketin derken, diğeri çıkarak “Aman ha! Kesinlikle tüketmeyin!” diyebiliyor… Sağlık maalesef uluslararası ilişkiler konusu gibi, televizyondaki açık oturumlarda sorumsuzca tartışılabiliyor. Gerek sağlık showlarını gerekse de bu tartışma programlarını izleyen insanlar, doğru olmayan şekilde bilgilendirilip sağlıklarıyla ilgili risk oluşturabilecek uygulamaları ve pratikleri deneyebiliyorlar… Malumunuz geçtiğimiz yıllarda bu tarz programların olumsuz etkisini gösterecek çok önemli bir olay yaşandı. “Isırgan vakası” olarak da hatırlanılan bu olay, ısırganın kanser hastalığını yenen mucizevi bir bitki olduğu haberleri sonrasında birçok kanser hastasının ilaçlarını ve kemoterapi tedavisini terk etmesine neden olmuştu. Sadece ısırgan tüketerek iyileşebileceğini düşünen bu insanların çoğu daha erken bir zamanda maalesef hayatlarını kaybettiler… Altın çilek hapı mevzusunu hatırlatmaya gerek yok sanırım… Ne var ki gerek televizyonda sağlık ürünlerini (!) satan kanallar gerekse de bu gıdaların “gizli reklamlarını” yapan sağlık showları, şu ana kadar hangi etik kurulların yaptırımlarına muhatap oldu? Merak ediyorum, doğrusu. Kısacası insan sağlığı, adeta bir ticari sermayeye dönüşmüş durumda. Çeşitli sağlık kurumlarındaki bu kurulların, insan sağlığına zarar veren uygulamalara bir an önce dur demesi gerekmektedir. Aksi halde az önce dile getirdiğimiz ve insanlarımıza özellikle medya aygıtlarıyla pompalanan “sağlık hastalığı” ve “hastalık korkusu”, sağlıklı olmayı dileyen insanlarımızı, sağlık simsarlarının kucağına atmakta ve daha çok hasta edebilmektedir.

Tıbbi etik konusu bakımından medikal magazin meselesi, bilindiği üzere sadece dar bir alanı ihtiva eder. Çünkü tıp etiği günümüzde hâlâ insanın yaşama hakkını gasp edebilen ya da kültürel ve inançsal formlarla karşı karşıya gelmesini sağlayan birçok hususu kapsayacak kadar geniş bir zemine sahiptir. Örneğin çeşitli radyolojik tanı yöntemleriyle engelli olduğu öngörülen bebeğin anne karnında hayatının sonlandırılması ve kürtaj meselesi, “bitkisel yaşam” ya da “beyin ölümü” adı verilen durumlarda tabiri caizse “hastanın fişi”nin çekilip çekilmemesi, sperm bankaları, taşıyıcı (kiralık) annelik, klonlama ve hasta mahremiyeti gibi birçok husus, toplumun kültürel kodları ve inanç sistemi temelinde tıp etiğinin ilgilenmesi gereken problemlerdir. Kuşkusuz teknik bilgi geliştikçe, tıp etiğinin problematiğini oluşturan birçok yeni açmaz da, bu mevzulara dâhil edilecektir.

Sağlık mutluluk ilişkisi gayr-i ihtiyari önemseniyor. Sizce hastalığın “gülen yüzü” var mı? Ebedi hayat düşüncesiyle birlikte bu nasıl telif edilebilir? Gün doğumunda doğup gün batmadan ölenler olduğu gibi, neredeyse tüm hayatı biyolojik ya da psikolojik acı içinde geçenler de var. Göçler, savaşlar da cabası… Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önemli bir hususa dikkat çektiniz… Son yıllarda sağlık ve mutluluk kavramları sürekli birbirleriyle zikredilen adeta siyam ikizleri gibi. Bu ilişkiyi basit bir şekilde anlamak için sadece yayımlanan birtakım sağlıkla ilgili kitap isimlerine bakmamız yeterli. Onlarca kitap, sağlıklı olmanın yolunun mutlulukla ya da mutlu olmanın yolunun da sağlıkla mümkün olduğunu, neredeyse beynimize kazımaktadır. Peki, gerçekten öyle midir? Esasında bu mevzuyu biraz daha açmak için öncelikle “sağlık” kavramının ne olduğuna bakmak gerekir. Malumunuz sağlık kavramını tanımlarken en çok referans gösterilen tanım, Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıdır. Ne diyordu DSÖ tanımında, “Sağlık, yalnızca hastalık ya da sakatlıkların yokluğu olmayıp bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali içerisinde olma durumudur.” Ancak DSÖ’nün bu tanımı yığınla eleştiri almaktadır. Ben de naçizane bu tanımı kabul etmeyenlerdenim. Sağlığın mutlulukla eşleştirilmesi, tam da bu tanımın öğütlediği bir şeydir. Zira insan, tanımda geçtiğinin aksine, hasta ya da engelli olduğunda bile gayet mutlu olabilir. DSÖ’nün tanımı çok pozitivist ve maddeci bir tanımdır. Sağlığı sadece uzuvların çalışabilirliğine bağlayan ve böylelikle bedeni adeta bir makine gibi düşünen biyo-medikal yaklaşımın ürünüdür. Bakınız, yaşamımın çeşitli dönemlerinde, sonradan engelli olmuş ve engelli olduktan sonra kendilerini daha mutlu ve huzurlu hisseden insanların olduğuna şahit oldum. Engelli ya da hasta olmadan önce, hayatın olağan akışı içerisinde monoton yaşayan, engelli ya da hasta olduktan sonra hayatını sorgulayan ve yaşamının amacını idrak eden insanlar bunlar. Elbette bir insanın hasta ya da engelli olması, istenilen bir durum değildir. Ancak sağlığı ya da mutluluğu, sadece “her şeyiyle tam olan” bireylere tahvil etmek, gerçekten sorunlu bir bakış açısıdır.

Diğer yandan benim kabul ettiğim sağlık tanımı ise Ivan Illich’in tanımıdır. Bu tanıma göre “sağlık, çevredeki değişimlere uyum sağlayabilmeyi, büyümeyi ve yaşlanabilmeyi, zarar gördüğünde iyileşebilmeyi, acı çekebilmeyi ve ölümü huzurlu biçimde bekleyebilmeyi” ifade etmektedir. Esasında sağlık, insanın dünya yolculuğunu çeşitli aşamalardan geçerek tamamlamasıdır. Bu yolculukta büyüme ve yaşlanma olduğu gibi, hastalanma, iyileşme, acı çekme ve ölümü huzurlu biçimde bekleyebilme de yer almaktadır. Maalesef modern dünya, insanın bu doğal sürecini tümüyle tepe taklak etmiştir. Modern tıp anlayışı mutluluğu sağlığa, sağlığı ise genç, ince ve güzel görünmeye, yaşlanmamaya, yaşlılığın belirtilerini örtmeye, diyete ve estetiğe, kısacası sağlık endüstrisine indirgemiştir. Bu endüstrinin önemli temsilcilerinden biri de maalesef medyadır. Çünkü medya genelde sağlığı özelde ise bedeni, moda ve reklam endüstrisinin araçlarını kullanarak bireyi üç aşamada “tüketimin gönüllü kulluğuna” dönüştürmektedir. İlk aşamada reklamlar aracılığıyla kişilerin kendi bedenlerinden memnuniyet duymamaları sağlanmakta, ikinci aşamada güzel, fit, ideal bedenin hangi kriterleri içermesi gerektiği anlatılmakta, üçüncü aşamada ise reklamı yapılan ürün kullanıldığı takdirde kişinin bedeninden memnun olacağı, kendisiyle barışık olacağı, diğer kişilerin gözünde ideal bir tip olacağı, dolayısıyla sağlıklı ve mutlu olacağı algısı oluşturmaktadır.

Gönüllerin sultanı Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: “Dünya, mü’min için bir hapishane, kâfir için ise bir cennettir.” İçinde yaşadığımız toplumumuzun kültüründe ve inancında, insanın yaşadığı bu hayat ya da dünya, birer imtihan dünyasıdır. Hastalıklar, ölümler, kazalar, engellilik, dertler, stresler ve daha birçok hüzün, aynı zamanda birer imtihan vesilesi olarak görülmektedir. Kuşkusuz insan hayatı dertlerden ve tasalardan ibaret değildir; mutlu oldukları, sevinç yaşadıkları, keyiflendikleri birçok olay ve olgu da bulunmaktadır. Ancak hayat, tümüyle mutluluktan teşekkül etmiş bir mecra da değildir. Fakat ne yazık ki, günümüz insanı mutlu olmayı, her daim “haz peşinde koşmak” olarak telakki etmektedir. “Haz alamıyorsan, mutlu değilsin.” mesajı sürekli bilinçaltımıza süpürülmektedir. Mal, mülk, makam, tüketim, cinsellik gibi iştahları kabartan her şey, nasıl olduğu ve edinildiği önemsizleştirilerek nihai amacın “haz almak” olduğu vurgulanmaktadır. “Anı yaşama”nın sorumsuzluğunda, mutlu olma çabaları yüzünden mutsuzluğa sürüklenmektedirler. Çünkü “nihai mutluluk”, yaşadığımız dünyanın doğasına ya da fıtratına aykırı bir durumdur… Sağlık ise bu “mutluluk tacirliği”ne aracılık ettirilmektedir. Genç görünmek, yaşlanmamak, estetik yaptırmak, zayıflamak, ideal bedene sahip olmak, saç ektirmek, kas yapmak gibi bedeni teşhir etmeye dönük ne varsa, yerine getirildiğinde insanların mutlu olabileceği, bunu yapmayanların ise mutsuzluğa mahkûm olacakları telkin edilmektedir. Ancak mutluluk; haz ya da şehvet demek değildir. Mutluluk, hayatın akıp giden mecrasında hüzünle birlikte var olan düalizmin bir parçasıdır. Dolayısıyla gerek biyolojik gerek psikolojik acı çekenler, gerekse de göç ve savaşlardan dolayı mağdur olan insanlar için hüzün ve keder daha çok muhatap olunan davranışlar olabilir, fakat mutluluğun sürekliliğinin mümkün olmadığı gibi hüznün sürekliliği de mümkün değildir. Pekâlâ, göç ya da savaş bölgelerinde bu durumu müşahede edebiliyoruz. Hayat orada da, burada olduğu gibi, bir ırmak gibi akıp gitmektedir. Bu ırmakta bir yandan acılar, diğer yanda sevinçler ve mutluluklar da akıp gitmektedir. Çünkü insan, her şeyi öteleyebilir ama mutlu olmayı ötelemez. Düğünler, evlilikler, çocuk sahibi olma, çocukların parklarda oynaması ya da mutluluk olarak değerlendirilen ne varsa, savaşta da barışta da gerçekleştirilmeye devam eder. Hülasası şu; bizler mutlu olmak için sağlıklı olmaya değil, sağlıklı olduğumuz için mutlu olmaya çabaladığımız sürece sağlık da mutluluk da ve hatta hayat da bir anlam kazanmaya başlayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.